AKILDA KALMAYANLAR

24 Aralık 2023 Pazar

O GÜN BİR GÜN GELECEK

    Unutmayın her şeyin hesabı var. Üzdüğün kadar üzülürsün.

         1-Devrim önce kendi çocuklarını yiyor. En çok zarar görenler devrime en fazla hizmet edenler oluyor. Bununda tek bir sebebi var. Lider kadrosunda olanlar gücü, makamı, ve menfaati paylaşmak istemiyor. Diğer hizmet edenleri bir rakip olarak görüyor. Örnek 1789 Fransa, Rusya, İran ve son olarak Çin. bu devrimlerden sonra devrim yapanların liderden başka diğerleri hep mağdur edilmiştir. Ya hapse atılmış yada vatan haini olarak damgalanarak sürülmüşlerdir. Devrimler ikinci bir lideri kabül etmez.

         2-Zamanla bazı halk grupları kendilerini devrimi yapanların yerine koyarak kendini yetkili bir devlet görevlisi olarak görmeye başlıyor ki bu da diğer halka zulüm olarak dönüyor. Bu silsile devam edip gittikçe açlık ve ölüm kaçınılmaz olmaya başlıyor.

           3-Sürekli bir düşman bulmak ve ilan etmek zorunda ki, halka o düşman ile mücadele ettiğini göstererek halkın büyük çoğunluğunu kendi tarafına geçirerek diğer halk kitleler üzerinde sürekli bir baskı oluşturabilsin.

           4-Zarar görenler her zaman çocuklar oluyor. Uzun süren baskı sonucu sağlıksız bir nesil meydana geliyor. Sadece uzak halklara değil özellikle kendi akrabalarını dahi düşman veya bir rakip olarak görebiliyor.

          5-Devrim lideri kendini insan üzeri gösterme çabası sonrası, ilahlık düzeyine çıkararak halk üzerinde kutsallık kozunu kullanarak halkı idare etmeye çalışıyor. Kutsal olarak kabül edilen liderin ölmesi halkta büyük travmalara neden olduğundan düşmanlıklar daha çok artıyor.

           Son sözü mahşere bıraktık. O toplantıya nazeretsiz herkes katılacak.

        Hıristiyanlık Miladi 1. Yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar 1800 yıl insanlarını veya dindaşlarını din bilginlerinin insafına bırakmış durumuna düşürmüştür. Dini temsil ettiğini söyleyen papa ya da rahipler insanları kendi menfaatlerine göre yönlendirmiş, yaşamlarını bu yönde sürdürmelerine sebep olmuşlardır. İlginç yanı devlet yönetiminin başında olanlar menfaatleri icabı bunu fark etselerde seslerini çıkarmamışlardır. Son yüzyıllarda insanlar bunun farkına varmış olsalarda dinden çıkarma (aforoz) tehdidiyle insanları kaybetmek uğruna bu düzeni değiştirmemişlerdir. Onlar için bir bireyin kaybedilmesinin bir önemi yok yeter ki kiliselere hiç bir şey olmasın. Sorun insan merkezli değil kilise ve kilisenin başında olanların menfaati meselesi.

            İnsanların bir arada tutma zenginlere, krallara, padişahlara, kiliseye, hocaya isyan etmemenin en kısa yolu alsa gerek. Ancak semavi dinlere bakarsan hiç biri kaynağında bunu söylemez. Sadece Allah’ın indirmiş olduğu kitapların kendilerine göre yorumlama biçimidir bu. Kitapları sadece kendileri okuyabilir ya da sadece kendileri yorumlayabilir. Sıradan insanlara bu hak onlara göre verilmemiştir. 1430 yılında olan bu düşünce yüzyıllar geçmesine rağmen değişmeden aynı kişi yada ağızlar tarafından söylenmeye devam etmektedir.

           Televizyonları kitaplıklarından büyük olan hiç kimseye güvenmeyin. Televizyonlar olmayan bir şeyi var gibi gösterir. Kitaplar yalan söylemez. İspatı televizyon dizileri. Dizilerde herkes villalarda oturur, herkesin lüks araçları vardır ve herkes yüksek gelirli bir işte çalışır. Hayatınıza bakın gerçek böyle mi!

         Tam kemale ermemiş nefis insanı o hale getiriyor ki sorgulamalar başlatabiliyor. İnsanlar Romanın MÖ 300-200 yılları arasında öyle zulümlere maruz kalmışlar ki kendilerini insan zannedenler, insanlar tarafından insan yerine konmamıştır. Yetkiyi elinde tutanlar çoğu zaman kendilerini yaratan sıfatıyla Allah yerine koymuşlar insanları bir yaratılan gözüyle muamele etmişlerdir. 

    Sadece o döneme mahsus olan bir davranış olmamıştır. Ne ilk ne de son olmuştur. 1940-1945 yılları arasında Hitlerin Yahudilere yaptığı soykırımda aynı acıları yaşatmıştır. Sovyet kominizmi, Çin kominizmi de aynı acıların yaşanmasına sebep olmuştur. İnsanlar inandıkları dinleri sorgulamışlardır.

        Yaşam aslında öldükten sonra başlıyor olması lazım. Mezar taşlarına niye doğum tarihi yazılır ki. Yaşam eğer öldükten sonra başlıyorsa ölüm tarihi yeterli aslında. Kısaca ölüm tarihi doğum tarihidir.

          Her dinde ve dönemde insanları bir arada tutabilmek, mavcut iktidarların hakimiyetlerini sürdürebilmek için olmayan şahısları, olmayan olaylarla irtibatlandırıp halkın üzerinde baskı aracı olarak kullandıkları aşikardır. Bunun için önce halkın dini duygularını ileri seviyeye taşımak, din kurallarını belirlemek, bu din kurallarından ayrılınılması halinde başına bu dünyada kötü şeylertin geleceğine, veya diğer tarafta cehennem de yanacağına inandırmak gerekir ki insanlar kontrol altında tutulabilsin. Bu tip anlatımlarda her zaman yaşayan bir insan örnek gösterilmez. Tarih verilmez. İnandırıcılığın etkin olabilmesi için tarih belli olmaması ve şahsın isminin olmaması gerekir. Biri çıkıpta delil isteyebilir. Hayali tarih ve şahıslar ile bunun tedbiri alınmıştır. 

            Din kitaplarının  herkes tarafından okunmasıda istenilmez. Gerekçe de herkes bunları anlayamaz yada yorumlayamaz. Sanki Allah belli kişilerin anlayabileceği yada yorumlayacağı kitap indirmiştir. Halbuki Allah herkesin anlayacağı ve yorumlayacağı açık ve anlaşılır bir kitap indirmiştir.

            Allah insanlık tarihinden beri Peygamber aracılığı ile “Öldürme yaşat” der ancak insan Allah’ın gönderdiği kitapları zamanla öyle değiştirerek yorumlar ki “Yaşatma öldür” haline getirir. Avrupada Cadı ithamına maruz kalanlara cadı olmadıklarını ıspatlama yükümlülükleri getirilmiş. Mahkemeler ıspat etme yükümlülüklerini sanıklara yüklemiş. Sözde mahkemeler yoluyla ve ne acıdır ki din aracı edilerek binlerce kişi cadı itahamıyla ateşlerde yakılarak öldürülmüş. Hıristiyanlıktan önceki pagan dinlerinde yapılanlar bu defa din kisfesi altında yapılır hale gelmiş. Peygamber ve Allah’ın gönderdiği kitap insanları düzeltmeye çoğu zaman yetmemiş. Peygamberlerin hayatları ile onu devam ettiren din takipçilerinin hayat tarzları ve yaşayışları birbirine uyumlu halde olmadığından her gelen yenilikçi yaşayışını din kuralı haline getirmiş. Sonuçta da dünya yaşanamaz hale gelmiş.

                Günümüzde insanların yaşayışı hangi peygamberin yaşayışına ile uyumlu. Allah kitabını herkesin anlayabileceği bir şekilde indirmesine rağmen, bazı din adamı kisfesinde ki kişiler tarafından yorumlanarak yeni yorum din kuralı olmuş. Sonuçtada fakirlik, cinayet, adaletsizlikler türemiş.  

Bütün semavi dinlerin ortak bir özelliği vardır. Yasaklar ve ahlak. Yasaklar pergamber aracılığı ile her dinin takipçilerine bildirilmiştir. Ancak ahlak kısmı çok farklıdır. Allah ahlakı insanın içine koymuş. Bir cevher gibi saklamıştır. Onu oradan o saklı yerden çıkaracak olan kendisidir. İnsan hiç bir dine inanmayabilir ama o cevher o insanda vardır. 

              Ahlak anlık olmaması gerekir, süreklilik arz eden bir olgu olması gerekir. Dinler ahlaklı olmanın süreklilik arz etmesini ister. Ancak bütün semavi din kitaplarında süreklilik olan ahlaktan bahsederken, dinin takipçileri buna pek uymamışlardır. 

         Ortaçağ Avrupasında kiliseye giden şovelyeler papazı pür dikkat dinler, papazın “öldürmeyin yaşatın” sözünü gözlerinden yaş akıtarak dinlerler, dışarı çıkınca tekrar eski ahlaksızlıklarına dönerek insanları haksız yere öldürürlerdi, Yahudiler sinagoglara girince hahamların “Adaletli olun” sözlerini ağlayarak dinlerler, dışarı çıkınca kendinden olmayanlara farklı bir muamele yaparak haksızlık yaparlardı, Müslümanlar camilere gider Hocanın kürsüden “hırsızlık yapmayın, haksızlık yapmayın, kul hakkı yemeyin sözlerini” pür dikkat  kafalarını haklı anlamında sallayarak dinlerler dışarı çıkınca hırsızlık yaparlar, hak yerler. Ahlaklı olmayı sadece bir anlık olarak anlayan bir din kitlesi haline gelmiş topluluklar. 

               Ahlaklı olmayı sadece ibadethaneler de değil dışarıda, hayatının her anında süreklilik arz eden bir olgu olarak hayatlarına idame etmeleri gerektiğini anlamaları gerekir ki dinleri de bunu emr eder.

               Ortaçağ Avrupasında suçsuz özellikle kadınları “cadı” yaftasıyla katletmeleri, Müslümanların din sapkını adı altında Hallac-ı Mansur gibi kişilere yaptıkları muameleler. Musevilerin din adı altında Hz İsa’ya yaptıkları çarmıha germeler. Hangi süreklilik arz eden Ahlak anlayışında bunlar vardır. 

Ahlak olmadan dinin ne önemi var. Dinin kurallarına uyan o kadar çok ahlaksız insan var ki. Dindarım sanıyor kendini ancak ahlaksız bir dindar. Çevrenize bir bakın her şeyi göreceksiniz. Günümüz dindarları (bütün dinler için geçerli) dilde dindar, uygulamada dinsiz. Bir ahlak terimi bir toplumu bu kadar mı bozar? Bunun  sebebi nedir? Devlet kaynaklarını sınırsızca kullanan, neden kullandın diye sorduğunda, kanuni bir engel yok diyen  bir yönetici dindar olsa da bir ahlaksızdır. İşte bu gibi insanlara dinden önce ahlak öğretmek lazım. 

               Allah kitapların hepsinde yarattığı can’ın, mahlukatın rızkına kefil olduğunu beyan eder. Özellikle Kur’an-ı Kerimde 90 yerde rızka kefil olduğunu beyan etmesine rağmen sadece bir yerde şeytan insan’ı rızık ile korkutur ne acıdır ki İnsan Allah’a değilde Şeytan’a uyarak haksızlık yapar, kul hakkı yer, can’a kıyar. Bunu hep rızık korkusundan yapar. Bu inanan bir insan için garipsenecek şey değil de nedir?  Acaba insanlar düşünmeden, akl etmeden yaşamaya mı çaışıyor? Bu tür yaşamalar tesadüfi değil mi? Tesadüflerle cennete mi gidilecek! Kimi kandıracak? Allahı mı! Kendisini mi!        Pişmanlıkların fayda etmediği o gün elbet gelecek. Hangi günler gelmedi ki o gün gelmesin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...