AKILDA KALMAYANLAR

23 Ekim 2024 Çarşamba

BİLİNMEZLİK

       Bazı insanlar her şeyi bildiğini zanneder. Bu insanlar cahil diye adlandırılır. Nasıl öyle olmasın ki insan dünyada yaşadığı sürece "bilmiyorum, bilinmezlik" evresindedir. Ama farkında değildir. 

      İnsan sadece hayatda kalabilmek için yaptığı mücadeleyi bilir. Bunu bazıları insanca, bazıları ise hayvanca yapar. İçgüdüler devreye girer, karşısındakinin ne ve kim olduğunun bir önemi yoktur. Vurur acımasızca. Ne elde edecek? Hiç bir şey. İnsanların o anki yaptıklarına değil aslında sonlarına bakmak lazım. Ne dediler, ne yaptılar ve ne oldular. Bunların hepsi ne için kısa süreli dünyada daha iyi yaşamak için. Ebedi hayat için ne yapıyor? Hiç bir şey. İşte bilinmezlik burada başlıyor. Bu bilinmezliğin, bilinebirliğini sağlayacak elde de hiç bir şey yok. Hep şüpheler içerisinde. Var yok arasında gidip gelen insan, var olduğunu gerçek anlamda hiç bir zaman kabullenemedi. Yaptığı yanlışları, kötülükleri bilinmezlik üzerine inşaa etti ki, vicdanı rahatlasın. Ama hiç bir zaman rahat olmadı, bundan sonrada olmayacak.

     Ebu Hanife diyor ki: "Bilmediklerimi ayaklarım altina alsam, başım göğe değerdi " din konusunda yaşadığı yıldan bugüne kadar otorite olan Ebu Hanife bu sözü söylüyor. Bilmemesini normal bir davranış olarak sergilediği halde kendinden sonra gelen ve kendisini takip ettiğini iddia edenler her şeyi biliyor!  Bu normal bir davranış mıdır?

         İnsan ne çok şey bilirsen acısı da aynı ölçüde çok oluyor. Bilmemek daha iyi gözükse de bilgi çağında her şey bilgin üzerine kurulu olduğundan kendini insan olarak tanimlayanların bundan  kaçınması pek mümkün olmuyor. Bilgi diyoruz da, ama hangi bilgi? Doğru olan mı? Yoksa uydurma olan mı? İnsan işte bunun ayrımını çoğu zaman yapamıyor. Beynini gereksiz yanlış bilgiler ile doldurarak, süsleyip satmaya çalışıyor. Alıcısı yok mu? Elbette var. İnsana duymak istediği yanlış bilgiyi verirsen onu hemen alır. Muhasebe edip sorgulama yapmadan o bilgi ile ne kadar hayat sürür o da muamma.  Gerçek bilgi değerlidir, her insan üretemediği gibi, etrafda çok da alıcısı olmaz. Değerinin nedeni fayda sağlamasının yanında pazarlaması da zordur. 

       Yalanlar hep gürültü çıkarır, oysa hakikat sessizdir. Yalan söyleyen biri, yalanını başkalarına inandırmak için hep yüksek sesle konuşur. Böyle yaparak inandıracağını zanneder. Bunu kendisi de bilir, fakat ne hikmetse bütün yalancılar aynı şeyi tekrarlar. Oysa hakikat öyle mi? Hakikati haykıranın yanında sessizce durur. Yalan gibi bir gün mutlaka gerçek ortaya çıkacak diye bir kaygısı yoktur. Bugün hakikat olan, yarında hakikat olarak yerini koruyacaktır.

        Bilinmezlik yalan ile hakikatin bir sonucudur. Her şeyi bu iki şey belirler.  Yalan bilinmezliğe uzun vadede çare olamaz. Çünkü gerçeğin bir huyu vardır, mutlaka bir gün ortaya çıkar. Bu da bilinmezliği yok eder. 

         İnsan dünyaya bilinmezlik ile gelir. Etrafını gözlemleyerek öğrenmeye başlar, eğitim ve öğretim hayatında da bir şeyler öğrenir. İş hayatına atılır, çalışır, bir şeyler üretir, geriye doğru baktığında arkasında sadece enkaz olduğunu görür. Her şeyi bildiğini zanneden insan gerçekte aslında hiç bir şey bilmiyordur.  Yaşadığı şu hayat bir illüzyon dan ibaret olmadığını kim söyleyebilir. Varmıdır bir ispatı.  Gerçekler acıdır ama yaşanılan her şey bir gerçektir.

16 Ekim 2024 Çarşamba

ÇIKMAZ

   İnsanın çıkmaza girdiği anlar vardır, veya öyle  zanneder. Aslında insan çıkmaza girmez. Allah hiç bir insana kaldıramayacağı yük yüklemez. İnsan bunu bilsede kendini bu emre değilde kendi kafasında yarattığı çıkmazı ön plana çıkarır. 

        İnsan girer de çıkmaza toplum girmez mi? Aynı şey onun içinde geçerlidir. İşin özünde toplumu oluşturan insandır. Sebep ve sonuçlarını insan hazırlar. Toplumu insan gibi düşünen bir varlık olarak algılamak elbette abestir. İnsan eşittir toplumdur. Bunun daha ilerisine gidip ülke, dünya olarak tanımlanabilir. Ülkeler de dünya da çıkmaza gidebilir. Ama özünde çıkmazın sebebi temele yani insana dayanır.

        2024 yılı Türkiye sinde öyle bir zamanına denk geldik ki bir ülkenin yaşayabileceği çıkmazların hepsini aynı anda yaşıyoruz.  Ekonomik, siyasal, dış politika, ahlakı, dini kısacası ne ararsan var.  Çıkış yolu var mı? Elbette var ancak her çıkmazın bir ceremeside var. Peki bu ceremeyi kim ödeyecek? Her zaman olduğu gibi halk. Çıkmaza sokanlar yine her zaman olduğu gibi rahat. Kendilerine hiç suç kondurmuyorlar. Onlar da haklı! Yirmi iki yıldır seçim yapılıyor yine onlar ipi göğüslüyor. Kendilerine mutlaka şu soruyu sorarlardır. " Başarılıyız, halk bizden memnun ki yine bizi iktidar da tutuyorlar" 

         Çıkmazın ekonomi ayağında yine fakir ezilecek. Burası kesin de fakir bunu istiyor. Kentlere bakın, kentin zengin Mahallesi'nde hiç yüksek sesle müzik dinleyeni, abartılı eksoz takıp halkı rahatsız edeni gördünüz mü? Olmaz, para sessizliği sever.  Lüks otomobillerden yüksek sesle müzik dinleyeni göremezsiniz. O adam sessizliğin ne olduğunu bilir. Paranın da sessizliğe gideceğini de bilir.  Fakire gelince eline geçen üç beş kuruşu ucuz bir arabaya bağlar, bir ses sistemi yanında gürültü çıkaran bir eksoz ile sokakları turlayarak gürültü yapar.  Gürültünün neye sebep olduğunu bilmez. Varsa yoksa o anki dengesiz ruh halidir. Birde kendini gösterme hevesi vardır. Asgarî ücret ile çalışır, maaşının yarısını en son çıkan telefon taksitine öder. Onun için zenginlik telefondur.  Bu durum yıllarca böyle olmuş, böyle de olacaktır.

         Dış politika tam bir muamma. İleriye dönük hiç bir planları yokmuş gibi hareket ediliyor. Günlük politikalar ile devlet ne kadar ayakta kalır? Sözde ve harekette tutarlılık dengenin temelidir. Ortada ne söz var ne de tutarlılık.  Dünya iki kutba ayrılmış biz sözde batı blokundayız ancak, hareketlerimiz hiç de öyle gözükmüyor. İsrail'in karşısında gözüküyor gibi yapıp arka kapıdan diplomasi yürütüp, ticaret yapmak ne kadar tutarlılık?  Ne kadar ahlâkî?  Tavır net olmadıkça kimse sana inanmaz. Yurt içindeki halka özellikle taraftarlara karşı verilen mesajların küresel anlamda ne kıymeti ne değeri vardır. Bunlar küresel anlamda boş slagondan öteye geçemez, bu gün var yarın yok.

          Ahlâkî yapı ele alınacak gibi değil. Yapılan yanlışların gençler üzerinde ki yıkım onarılacak gibi değil. Her kafadan bir ses çıkması inandırıcılığı bitiriyor. Artık gençler yöneticilere güven duymuyor. Bu nereye kadar? Halkın üzerine çöken ekonomik sıkıntı bir ahlâkî sorunu beraberinde getiriyor. Fuhuş, hırsızlık, dolandırıcılık hiç bir zamanda olmadığı kadar toplumun üzerine çökmüş durumda. Buna karşılık Dinî temsil eden Diyanet ne yapıyor. Yapılan yanlışlara dinî bir kılıf bulma peşinde. 

        Çaresi var mı elbette var. "Gitmek mi iyi, kalmak mı?" derler. Çok insan kalmadan yanıdır ancak öyle bir an gelir ki gitmek insana, topluma, ülkeye ilaç gibi gelir. İşte biz bu noktadayız. 

6 Ekim 2024 Pazar

KİM KARAR VERİYİR?

        İktisatda ki kurallar her dönem geçerliliğini koruyan bir olgudur.  Arz talep ilişkisi. Bir mal piyasada ne kadar az ve buna karşılık talep çoksa o malın değeri maliyetlere bakılmaksızın yüksek olur. Bunu sadece ekonomik olarak değerlendirmek de yanlıştır. Bu kural yaşamın her alanında geçerli bir kural olarak karşımıza çıkar.

       Bunlardan biri de sanat olsa gerek. 1700, 1800 yıllarda verilen klâsik müzik eserleri günümüzde halen geçerliliğini koruyorsa alıcısının olmasına bağlıdır. Yazıldığı dönemlerde nasıl alıcı bulduysa şimdide buluyor. Bunun sebebi daha iyi eser verilmiyor olması etkilimi dir? Veya başka bir sebep varmıdır? Bilinmez. 

       Bilinen bir gerçekte vardır ki, yazıldığı ülkeler her dönem eserleri gündemde tutmuş, pazarlamasını çok iyi yapmıştır. Eserlerin kalitesinden midir? Orası da ayrı bir tartışma konusu. Nasıl bir malın reklamı ve pazarlaması vardır, bu da öyle olsa gerek. 

       Sadece Avrupa'da üretilen eserler her dönem gündem olmuş, değer kazanmıştır. Dünyanın diğer yerlerinde kaliteli eser verilmemesi düşünülebilir mi? Ama ne yazık ki durum ortada. 

        Ne çok anladınsa, sorguladınsa dibe batarsın ve bu batma sorgulama nispetinde hızlı ve derin olur. Çağın önemi olmadan dünyanın neresine bakarsan bak her dönem ilerlemeyi ön plana çıkaran toplumlar tarih yazımında, kalıcı eserler bırakmada ön plana çıkmıştır. Toplumları belirli bir yere kanalize edenler hep onlar olmuştur. Geriye doğru bak bunu açıkça göreceksin. Yazının ilk bulunma dönemi Sümerler bulunduğu çağda diğer toplumlara nispeten daha ileri bir toplum meydana getirmesinden dolayı günümüzde sadece onlardan bahsediyoruz. Aynı dönem başka toplum yok muydu? Elbet de vardı. Ama kendinden sonraki nesillere kalıcı bir şey bırakmadığı için ya yok oldular ya da kendinden güçlü medeniyetler içinde eriyip gittikler.

        Bugün Selçukluların Anadolu ya gelmesi ile burada bulanan toplumlar ne oldu? Selçuklu hepsini yok mu etti? Hayır. Kendinden güçlü bir toplumun içinde eriyip gitti. Gelenlere tâbi oldular. 

        İnsan hep gel-gitler arasında mekik dokuyup duruyor.  Hayal kuruyor fakat ne hikmetse yaşadıkları, yaptıkları ile hayalleri bir türlü örtüşmüyor. Hayal bir tarafa yaşam bir tarafa.  Yaşamanın anlamını, değerini bilmeden bir ömür tüketen, tükettiği bu ömür içerisinde bir gün olsun hayatı sorgulamaya insan yığınları içinde yaşayıp gitmek insana elem veriyor. Yöneten yönettiğinden, yönetilen kendinden bi haber. Nereye kadar? Meçhule giden bir gemiye binmişiz ne gemiden haberimiz var, ne de menzilden. 

        Kendi inanmadığı bir duruma, başkalarının inanmasını bekleyenler türedi. Başkası da inanmiyorsa, inandırmak için girmediği kılık kalmayanlar türedi. Hayatı kendinin değil, başkasının yalanlara  inanmaları üzerine kurulu insanlar türedi. İlginç olan Uzakda değil yanı başımızda, hemen dibimizde.  Yalanlar üzerine kurulu düzen içerisinde hayat mücadelesi verip, temiz olarak çıkana ne denir?  Onu da bilmiyorum. 

        Her şeyin boş ve anlamsız olduğu böyle bir ortamda hayat mücadelesi vereceksin ve sergilediğin eserlerin değerli olmasını bekleyeceksin, takdir isteyeceksin. Anlamsız uğraşlar bunlar. Esere değer biçen yine sana yalan söyleyenler ise, beklemekte anlamsızdır. 

         Her zaman denir ya! Fikirlere saygı gosterilmeli. Çok saçma bir düşünce. Fikire saygı gösterilmez. Fikrin sahibine insan olduğu için saygı gösterilir. İnsan değerlendirilmez ama fikir değerlendirilebilir. İnsan ile o insana ait olan fikir karıştırılmamalı. Ama ne hikmet se hep karıştırılır. Fikre saygı gösterme üzerinde durulur hep. İşte hayattaki yanlış da burada başlar. Onun için hiç kimse kimse ile anlaşamaz. Bu kısır döngü saygı üzerinden sürüp gider. 

           

        

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...