Bazı insanlar her şeyi bildiğini zanneder. Bu insanlar cahil diye adlandırılır. Nasıl öyle olmasın ki insan dünyada yaşadığı sürece "bilmiyorum, bilinmezlik" evresindedir. Ama farkında değildir.
İnsan sadece hayatda kalabilmek için yaptığı mücadeleyi bilir. Bunu bazıları insanca, bazıları ise hayvanca yapar. İçgüdüler devreye girer, karşısındakinin ne ve kim olduğunun bir önemi yoktur. Vurur acımasızca. Ne elde edecek? Hiç bir şey. İnsanların o anki yaptıklarına değil aslında sonlarına bakmak lazım. Ne dediler, ne yaptılar ve ne oldular. Bunların hepsi ne için kısa süreli dünyada daha iyi yaşamak için. Ebedi hayat için ne yapıyor? Hiç bir şey. İşte bilinmezlik burada başlıyor. Bu bilinmezliğin, bilinebirliğini sağlayacak elde de hiç bir şey yok. Hep şüpheler içerisinde. Var yok arasında gidip gelen insan, var olduğunu gerçek anlamda hiç bir zaman kabullenemedi. Yaptığı yanlışları, kötülükleri bilinmezlik üzerine inşaa etti ki, vicdanı rahatlasın. Ama hiç bir zaman rahat olmadı, bundan sonrada olmayacak.
Ebu Hanife diyor ki: "Bilmediklerimi ayaklarım altina alsam, başım göğe değerdi " din konusunda yaşadığı yıldan bugüne kadar otorite olan Ebu Hanife bu sözü söylüyor. Bilmemesini normal bir davranış olarak sergilediği halde kendinden sonra gelen ve kendisini takip ettiğini iddia edenler her şeyi biliyor! Bu normal bir davranış mıdır?
İnsan ne çok şey bilirsen acısı da aynı ölçüde çok oluyor. Bilmemek daha iyi gözükse de bilgi çağında her şey bilgin üzerine kurulu olduğundan kendini insan olarak tanimlayanların bundan kaçınması pek mümkün olmuyor. Bilgi diyoruz da, ama hangi bilgi? Doğru olan mı? Yoksa uydurma olan mı? İnsan işte bunun ayrımını çoğu zaman yapamıyor. Beynini gereksiz yanlış bilgiler ile doldurarak, süsleyip satmaya çalışıyor. Alıcısı yok mu? Elbette var. İnsana duymak istediği yanlış bilgiyi verirsen onu hemen alır. Muhasebe edip sorgulama yapmadan o bilgi ile ne kadar hayat sürür o da muamma. Gerçek bilgi değerlidir, her insan üretemediği gibi, etrafda çok da alıcısı olmaz. Değerinin nedeni fayda sağlamasının yanında pazarlaması da zordur.
Yalanlar hep gürültü çıkarır, oysa hakikat sessizdir. Yalan söyleyen biri, yalanını başkalarına inandırmak için hep yüksek sesle konuşur. Böyle yaparak inandıracağını zanneder. Bunu kendisi de bilir, fakat ne hikmetse bütün yalancılar aynı şeyi tekrarlar. Oysa hakikat öyle mi? Hakikati haykıranın yanında sessizce durur. Yalan gibi bir gün mutlaka gerçek ortaya çıkacak diye bir kaygısı yoktur. Bugün hakikat olan, yarında hakikat olarak yerini koruyacaktır.
Bilinmezlik yalan ile hakikatin bir sonucudur. Her şeyi bu iki şey belirler. Yalan bilinmezliğe uzun vadede çare olamaz. Çünkü gerçeğin bir huyu vardır, mutlaka bir gün ortaya çıkar. Bu da bilinmezliği yok eder.
İnsan dünyaya bilinmezlik ile gelir. Etrafını gözlemleyerek öğrenmeye başlar, eğitim ve öğretim hayatında da bir şeyler öğrenir. İş hayatına atılır, çalışır, bir şeyler üretir, geriye doğru baktığında arkasında sadece enkaz olduğunu görür. Her şeyi bildiğini zanneden insan gerçekte aslında hiç bir şey bilmiyordur. Yaşadığı şu hayat bir illüzyon dan ibaret olmadığını kim söyleyebilir. Varmıdır bir ispatı. Gerçekler acıdır ama yaşanılan her şey bir gerçektir.