Yönetim biçimlerinden olan padişahlık tek bir ailenin silsile yolu ile babadan oğul'a geçen bir yönetim sistemi. Bazen olur ki tek kişi tarafından yönetilen ülkeler hızlı karar alma, bürokrasinin olmaması avantaj gibi gözükse de tek kişinin aldığı kararların doğruluğu tartışma yaratan bir sorundur. Özellikle İslam ülkelerinde padişahlık, sultanlık gibi tek bir aileye mahsus olan yönetim biçimi İslâm anlayışına özellikle indirilen, inanılan kitaba aykırıdır. Allah istişareyi emretmişken, farklı bir karar alma makinizması oluşturmanın hükmü nedir?
Zaman geçtikçe aynı topraklarda yaşamış aynı millete, aynı halka sahip olan halk mevcut yönetim biçiminden zarar görmüş olsa da devletler yönetim sistemini değiştirip, Cumhuriyet, komünizm,gibi yönetim biçimlerini bir şekilde değiştirse de bir önceki yönetim biçimine sonraki nesiller hayranlık duymaktan geri durmazlar.
Sistemi bir anda değiştirmek kolay olmasa gerek. Mesela Osmanlı bir padişah sistemi ile yonetilirken, olumsuz, doğru olmayan kararlar alması sonucu güçsüz düşmüş, parçalanmaya başladığında bir kurtuluş mücadelesi verilerek Cumhuriyet yönetim sistemine geçilmiştir. Saltanat kaldırıldı, gerçekte kaldırıldı mı? Yoksa şekil, ad değiştirerek devam mı ediyor? Bir kişinin yönetiminden birden fazla kişinin yönetimine giren ülke istişare ile mi yönetiliyor? Biz saltanatı, padişahlığı kaldırdık ama her kurumun başına bir padişah koyduk. Astığı astık, kestiği kestik. Padişaha halini anlatabilirsin de bu padişahlara nasıl anlatacaksın. En iyisini bilen, en doğru kararı alabilen padişahlar yeri geldiği zaman kendini yaratıcının yerine koymaktan da geri durmaz hale geldiyse biz neyi kaldırdık demeden duramıyor insan. "Ben kanunum" diyen alt katmanda yönetici görmüşsününüzdür, sanki çalışanlarını o yaratmış gibi hareket eder. Tağutluğu ile gurur duyar. Padişahın yetkilerinden fazladır yetkileri. Ceza verir, işten atmak için dolaplar döndürür. Onun üstü çalışana inanacak değil ya, elbette küçük tağuta inanacak. Hani derler ya "amir haklıdır özellikle haksız olduğu durumlarda daha çok haklıdır."
" Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönünde ki iddiası o kadar güçlüdür." Etrafımıza baktığımız zaman, bir kişi bunlardan birini öne çıkarıyorsa kendinde olmayan bir şeyi bunlar aracılığı ile saklıyordur. Öne çıkardığı milliyetçilik, dini değerler, ulusalcılık gibi kavramları kendinde görmediği ya da ulaşamadığı için söz ile yüksek perdeden kendini tanımlamaya çalışıyor. Hâlbuki yaşadığı hayat öne çıkardığı kavramlarla örtüşmüyor. Herkes tarafından görülen bu davranış kendi tarafından asla gözükmüyor. Kendini öyle sanarak yaşamaya çalışıyor. Toplumda ki bu gibi hareket sergileyenler eğer çoğunluğu oluşturuyorsa ve inandığı kavramlara örtüşmeyen hareket yapanlar sebebiyle ortada gerçek anlamda ne milliyetçilik, ne dindarlık, ne ulusalcılık, ne sağcılık ne de solculuk kalıyor. Hepsi birbirine karışıyor ki, dindar dan dinsizlik, milliyetçi den hainlik, görmek olağanlaşıyor.
Romanın yerine Avrupalı, vikinglerin yerini İskandinav ülkeleri yer aldı. Bizim yerimizi kim alacak? Şimdiden karar vermek gerekir. Ya olduğumuz gibi kalacağız (Bunun sonu iyi yere çıkmayacağı kesin) ya da köklerimize döneceğiz. (Onda da yakın gelecekte bir Umut yok gibi) Korkarım bu hengamenin içinde kimliksiz yok olup gideceğiz. Amaç da bu değil mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder