Tasavvufun İtibarını Korumak İçin: İç’e Doğru Bir Manifesto
Gençler… Bu satırlar, sizi incitmek için değil; hakikati berrak bir su gibi önünüze koymak için yazılıyor. Çünkü bugün “tasavvuf” adı, hakikî mânâsından koparılmış, yer yer kirletilmiş, yer yer dünyevî hesaplara alet edilmiş bir kelimeye döndü. Oysa tasavvuf, bir kelime değil; bir hâl, bir hâlet-i ruhiye, bir iç yolculuğu, bir diriliş terbiyesidir.
Tasavvuf, babadan kalan mirası paylaşamayıp birbirinin boğazına sarılanların işi değildir. Tasavvuf, bir zümrenin malı için, makamı için, nüfuzu için “kardeş” bildiği insanları bir anda “öteki” ilan edenlerin yolu değildir. Tasavvuf, Kâbe’nin gölgesinde, Ravza’nın huzurunda, sarık ve cübbenin arkasına saklanarak nefis kavgası yapanların nefesi değildir.
Gerçek mutasavvıf, Allah’ın huzurunda “ben” diyecek nefes bulamaz; nasıl olur da şeyhlik kavgası eder?
Bir insan düşünün: Dünyayı avucuna almak için devrin iktidarlarıyla pazarlık eder, makam ister, mevki ister, görünmek ister, iltifat ister… Bir insan düşünün: Etrafında toplanan kalabalıkları “cemaat” sanır, kendisini de “kişisel kurtarıcı”… Bir insan düşünün: Allah için yetiştirmesi gereken çocukları korkutan, ezen, taciz eden, nefis terbiye evi olması gereken mekânı bir zulüm yuvasına çeviren…
Bunlar, tasavvuf ehli değildir. Hiçbir zaman olmadılar. Olmaları da mümkün değildir.
Cemaat başka, tasavvuf başkadır
Cemaat sosyolojinin konusudur: Toplanır, örgütlenir, büyür, azalır. Tasavvuf ise psikolojinin, daha doğrusu insanın kendi iç dünyasının konusudur: Kişinin kendisiyle kavgası, nefsiyle mücadelesi, iç benliğiyle yüzleşmesidir.
Cemaat kalabalığı sever; tasavvuf yalnızlığı. Cemaat görünürlüğü sever; tasavvuf görünmezliği. Cemaat sayıyı sever; tasavvuf kaliteyi. Cemaat güç ister; tasavvuf güçten kaçar.
Tasavvuf, toplumun dışına kaçmak değildir ama toplumun içinde görünmeden var olmaktır. Bir gönül işçiliğidir. İçsel bir arkeolojidir. Kişinin benliğinde gömülü duran putları kırması, çıkarlarını, hırslarını, nefsini didiklemesi, kendisiyle hesaplaşmasıdır.
Bugün tasavvuf diye bildiklerimiz neden tasavvuf değil?
İsim vermeye gerek yok… Siz söylemeseniz de herkes neyi kastettiğinizi anlar: Bir tarafı “miras kavgaları” kaplamış… Bir tarafı “örgüt modeli”ne dönmüş… Bir tarafı “devletle pazarlık kulübü”… Bir tarafı “şov gösterisi”…
Bir tarafı “dışarıdan bakınca tekke, içeriden bakınca şirket”… Bir tarafı “dışarıdan ilim, içeriden tahakküm”… Bir tarafı “dışarıdan zikir meclisi, içeriden ticaret ağı”… Bir tarafı “dışarıdan tevazu, içeriden kibir ve otorite hırsı”…
İnsanlar soruyor: “Bu mudur tasavvuf?” Hayır. Bu değil.
Bunlar olsa olsa tasavvufun gölgesine saklanan dünyevî yapılardır.
Asırlardır devam eden hakikat yolculuğunu, birkaç neslin elinde bir “cemaat işletmesine” indirgeyenlerdir.
Peki neden bugün bir Yunus Emre, bir Mevlânâ, bir Hacı Bektaş-ı Velî, bir Tapduk Emre, bir Sarı Saltuk, bir Somuncu Baba, bir Kaygusuz Abdal, bir Ahmed Yesevî yetişmiyor?
Çünkü bugün tasavvufun ruhu değil, şekli kaldı.
Çünkü nefis terbiyesi değil, makam kavgası kaldı.
Çünkü mürit yetiştirmek değil, kalabalık toplamak hedef oldu.
Çünkü hal sahipleri değil, rol yapanlar çoğaldı.
Çünkü insanlar “yol”u aramak yerine “grup” arıyor;
“mürşid”i aramak yerine “lider” arıyor;
“hâl” aramak yerine “etki ve güç” arıyor.
Bugün hiçbir tarikat Yunus yetiştiremez;
çünkü Yunus’u yetiştiren şey, fakrın terbiyesi, çilenin ateşi, teslimiyetin sükûtu idi.
Bugün hiçbir tarikat Mevlânâ çıkaramaz;
çünkü Mevlânâ’yı yetiştiren şey, iktidarın, paranın, makamın uzağındaki derin aşk tecrübesiydi.
Bugün hiçbir yapı Somuncu Baba çıkaramaz;
çünkü o gönül adamlarını yetiştiren şey, görünmeme ahlakıydı; bugün herkes görünmek istiyor.
Bugün Ahmed Yesevî gibi bir ışık doğmuyor;
çünkü Yesevî’yi Yesevî yapan şey, tekkenin büyüklüğü değil, gönlün büyüklüğüydü;
bugün gönüller dar, iddialar büyük.
Hakiki mürşitler kaybolmadı aslında;
bizim onları görebilecek gözümüz kayboldu.
Aşkın yerini gösteri, halin yerini tören, irşadın yerini örgüt modeli aldı.
Büyükler yetişmiyor değil;
bizim onları yetiştirecek iklimimiz kalmadı.
Tasavvufun hakiki ölçüsü
Hakiki mutasavvıf: – İnsanlara hükmetmez, onları hürmetle dinler.
– Makam aramaz; makam onu bulsa bile mahcup olur.
– Kendisinden geçer; kendini büyütmez.
– Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek yaşar.
– Haramdan kaçar, helâlin etrafında bile temkinle yürür.
– İbadeti gösteri için değil, Allah için yapar.
– Kendisine bağlı insanlardan değil, Rabbine bağlı bir kalpten güç alır.
Tasavvuf, gösteri değildir. Tasavvuf, kalabalık değildir. Tasavvuf, bir liderin etrafında toplanmış güruh değildir. Tasavvuf, “biz kimiz?” sorusuna verilen bir cevap değil; “ben kimim?” sorusuna verilen bir feryattır.
Hakiki tasavvufun kayboluşu
Bugün gördüğümüz şey, kalabalıkların içerisinde kaybolmuş, sisteme entegre olmuş, devletle pazarlığa oturacak kadar dünyevileşmiş, bir yandan masum insanların inancını sömürürken diğer yandan “maneviyat tüccarlığı” yapan yapılardır.
Tasavvufun adı kullanılıyor, fakat kendisi yok. Mekânlar var, ama hal yok. Semboller var, ama ruh yok. Zikir var, ama tefekkür yok. Topluluk var, ama ahlak yok.
Bu bir çağrıdır
Tasavvuf adına konuşanların değil, tasavvufun kendisinin sesidir bu çağrı:
Ey insan! İçine dön. Kendini bil. Nefsinin karanlığını kaz, çıkar. Hakikat arayışını başkalarının eline teslim etme. Bir cemaatin kalabalığında kaybolma; kalbinde Allah’ı bul.
Tasavvuf, başkasının sana vereceği bir “yol” değildir. Tasavvuf, senin Allah’a doğru yürüyeceğin bir “hal”dir.
Kalabalıktan değil, kalpten başlar. Sloganla değil, suskunlukla büyür. Gösteriyle değil, gözyaşıyla olgunlaşır.
Son söz
Tasavvufun izzetini korumak, onu cemaatleşmenin, dünyevî hırsların, siyasi pazarlıkların gölgesinden kurtarmakla mümkündür.
Bırakalım tasavvuf cemaatçilik tekelinden çıksın… Tekrar hâline, hikmetine, ahlakına, edebine dönsün. Tasavvuf yeniden insanı insan yapan o derin iç yolculuk olsun.
Ve herkes bilsin ki:
Tasavvuf, kalabalığa değil kalbe hitap eder. Tasavvuf, bir grubun değil, arayış içinde olan her insanın yoludur. Tasavvuf, gösteri değil, hakikattir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder