AKILDA KALMAYANLAR

6 Nisan 2026 Pazartesi

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer, yer altı, ve yerüstü. Hiç bir hayat birbirine karışmaz. Aynı mekan kullanılır fakat yaşam standartları farklıdır. Kimi yer altında sefil hayat, kimi yerde normal hayat, kimi de yerin üstünde, göklerde rahat hayat. Bunlar arasında geçişler elbet olur, ancak her geçiş diğerini etkiler. Her katmanda 10 kişi varsa hiçbir zaman 11 olmaz. Sayılar sabittir. Birisi üst katmana çıkıyorsa, oradaki birisi alta inmesiyle mümkün olur. İnsan hayatı başka türlü devam ettirilemez. 
       Herkesin iş insanı olduğu bir düzende işçi olmadan nasıl üretim olacak. Herkes şehirli, bunların besin kaynağını temin etmeden nasıl hayatta kalacaklar. Herkes belli bir iş kolunda uzmanlaşırsa hayatta kalma gereksinimler nasıl sağlanacak. Sınıflar her zaman olmuş bundan sonrada olacaktır. Sınıfların konumunu bulunulan şartlar, güvenlik, gibi etkenler belirler. Savaş ortamında yüksek sınıfta olan asker, savaş bitince bir alta düşer. Sınıf farkları olmasa savaşlar da olmaz. Herkesi komutan olduğu bir sistemde ölecek askerî nerde bulacaksın. Ölecek asker olmazsa savaş da olmaz. 
          Bütün farklılıklara, sınıflara rağmen sermayeyi elinde tutanlar hep aynı yerdedir. İster savaş olsun, ister salgın hastalık. İnsanlık için yıkım olan her durum sermaye sahibinin daha da yükselmesine neden olur. Savaşta silah, salgın hastalıkta ilaç yüksek kâr getiren ticaret malı haline gelir. Bunlarda bu durumları çok iyi kullanır. 
       Her savaş sonunda yeni zenginler turetir, türeyen bu zengin bir üst sınıfa çıkar. Yalnız savaş ile ilgisi olmayan yerde faaliyet gösteren bir üst sınıfdan birini aşağı çekerek yapar. Bunların dünyasında duygusal hiç bir şey olmaz. Kurtlar sofrası gibi, ortaya bir leş düşsün yeter ki, kapanın elinde kalır. 
          Kendi inancını, başkalarının inancını kötüleyerek yaşamak, insana hiç bir değer katmaz. Bilâkis değeri aşağıya çeker, pul eder. İnsan çıkar yol bulamayınca, kendine göre bir şey yapmak, yapıyor gözükmek için başkasının değerlerine saldırır. O değeri yok etme gayretine girer, hâlbuki zaman içerisinde kendisi ya yok olur, ya da savaştığı değerin içinde bulur kendini. Kendi değeri düşman haline gelir. Bunun farkına dâhi varmaz. Sınıf mücadelesinde de durum budur. Bir üst sınıf hakkında olumsuz düşünen kişi zamanla o sınıfa geçer, daha önce bulunduğu sınıfa düşman olur. Geçişler ani olmadığı için farkına varamadığı davranışlar edinir. İnsan için bu bir değişim değildir, kendinde bulunan ve içinde baskıladığı davranışın dışa vurulmasıdır. Hiç bir davranış sonradan ortaya çıkmaz, hiç kimse sonradan bilmediği bir davranışı sergileyemez. Her insan karakterinin gereğini yapar. Bu hiç şaşmaz. Hıyanet eden biri sürekli hıyanet eder, hırsızı hırsızlından vazgeçiremezsin. Karakteri odur. 

2 Nisan 2026 Perşembe

BAE. (BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ

         İran, BAE’yi vurduğunda, teknik olarak bir Arap ülkesini mi vurmuş oluyor?
        Dünyada resmi olarak kaç Yahudi devleti vardır. Eminim herkes bir diyecek, İsrail. Ya iki ise. ve bundanda kimsenin pek haberi yok gibi gösteriliyorsa. Hiç düşündünüz mü? Dubai yi kim cazibe haline getirdi. Herkes niye oraya gitmek ister. Ya da şöyle sorayım: belli konuma sahip insanlar Dubai'ye gidip kimlerle görüşme yapar. Bunların cevabını aşağıda ki yazıda bulabilirsiniz.
         Filistinli El-Cezire televizyon programcısı merhum gazeteci Cemal Rayyan’ın (1953-2026), 2021’de aktardığı bir istihbarat raporunun özeti bunu açıklıyor.
“Kimsenin bilmediği ‘BAE’nin sırrı"
(Gazeteci Cemal Reyyan)
          Yüzölçümü 75 bin km²’yi geçmeyen, yerli nüfusu 800 bini bile bulmayan küçük bir ülke olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin nasıl bu kadar hızlı bir kalkınma yaşadığı kimse tarafından bilinmiyor.
          BAE’nin siyasi bir geçmişi, kurtuluş hareketleri, kültürel ya da düşünsel kurumları yoktur.
           Acaba Şeyh Zayed ona “Yasin Suresi” mi üfledi de bir gecede imar ve kalkınma ile gelişmiş, Batı Asya’nın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri mi oldu?
        Gerçek şu ki: “BAE projesinin” arkasında Yahudiler vardır.
        Batı’daki zengin Yahudiler, Orta Doğu’da ticaret ve finansı yönetecek, “ana devletle” doğrudan ilişki kurmadan çıkarlarını koruyacak bir yerleşim kurmayı düşündüler.
         1971’de, yani kuruluş yılında, Batı Emirlikleri önce altıya sonra yedi emirliğe böldü. Her birinin emiri, ordusu, polisi ve güvenlik yapısı vardır.
Abu Dabi ise toplam alanın dörtte üçünden fazlasını kapsar. Böylece güçlü bir devlet çekirdeği oluşmasının önüne geçildi.
         Resmî rakamlara göre yerli nüfus 750 bin olsa bile, 200 farklı milletten yaklaşık 9 milyon yabancıyla kıyaslandığında bu ne ifade eder?
        Tüm yerli halk istihbarat ve ordu olsa bile ülkelerini koruyamazlar.
          BAE’ye girdiğinizde kendinizi Avrupa ya da gelişmiş Asya ülkelerinden birinde gibi hissedersiniz: düzen, profesyonellik, temizlik ve disiplin vardır.
Ancak “yerli vatandaş” bulmak zordur; havaalanından konuta kadar her şey yabancıların elindedir.
         Havalimanları ve limanlardaki yoğunluk insanı hayrete düşürür.
         Bu kadar karmaşık bir sistemi, düşünce ve vizyon olarak basit bir “Emirati”nin yönetmesi mümkün müdür?
        BAE, özellikle Abu Dabi, dünyadaki en yüksek milyoner oranlarından birine sahiptir; yaklaşık 75 bin milyoner vardır ve bunların büyük kısmı Yahudi zenginlerdir.
Bu da büyük bir finansal birikim için güvenli bir ortam oluşturur.
        Bu nedenle Muhammed bin Zayed’i İsrail’e yönlendiren kişinin Yahudi milyarder Haim Saban olması şaşırtıcı değildir.
          BAE sadece gökdelenler ve ticaret değildir;
      “ümmete karşı bir komplo yerleşimidir.”
Soru:
        BAE neden dünyada en çok silah harcayan ülkelerden biridir?
Ordusu nerede? Hangi sınırları savunuyor?
       Cevap:
        Bu silahlar bölge ülkelerine karşı kullanılıyor; BAE’nin ekonomik, siyasi veya güvenlik olarak müdahil olmadığı neredeyse hiçbir ülke yoktur.
      Bir diğer soru:
     BAl Zayed ailesi tüm bu karmaşık işleri yönetecek kapasiteye sahip mi?
         Neden büyük sermaye sahipleri BAE’yi doğrudan yönetmiyor?
       Bu sorunun cevabını Henry Ford’un 1921 tarihli “Uluslararası Yahudi” kitabı verir:
“Yahudiler dünyayı arkadan yönetmeyi tercih eder.”
        Başka bir soru:
       Neden yatırım için İsrail değil de BAE seçildi?
Cevap:
         İsrail askeri bir cephedir, sürekli tehdit altındadır, ticari olarak bölgede kabul görmez ve istikrarsızdır.
        Sonuç: “BAE, 1971’den beri bir İsrail yerleşimidir.”

30 Mart 2026 Pazartesi

MİLLİYETÇİLİK

      İnsanlar arasında ırk olarak ayrım ne zaman oldu? Kim ne amaçladı? Amacına ulaştımı? Bu soruların net bir cevabı yok. İnsanların ayrışma sonucu değişik coğrafyalarda hayatta kalabilmek, güvenliklerini sağlamak, besin ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturdukları toplumsal birliktelik muhtemel olsa gerek. İlk insan ile birlikte geliştirilen bu argüman, binlerce yıl geçmesine rağmen halen varlığını sürdürüyor. Bir farkla. Toplumun bütün bireyleri bu ortaklıktan yararlanıyorken, günümüzde belli kişi ve çevrelerin menfaatleri doğrultusunda kullanılır olmasıda bir gerçek olarak ortada duruyor. 
       Milliyetçilik, kavmiyetçilik dediğimiz bu kavram. Doğru kullanıldığı taktirde, toplumları güvenli şekilde atakta tutan bir olgu olabilir. Ama günümüz dünyasında kötü ellerde oyuncak olmuş olan milliyetçilik. Birilerinin rahatı, servet sahibi olmasını sağlayan bir araç haline geldiği de bir gerçektir. 
        İnsanlar arasında ayrım olarak nitelenen Milliyetçiliğin ne tür bir ayrıma tabi tutulduğu da anlaşılır şey değildir. Milliyetler arasında yaratılış olarak bir farkın olmadığı bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bir milletin kanı kırmızı iken diğerinin ki beyaz ya da sarı mı? Hayır. Aynı DNA yapısına sahip. Yaşamış olduğu coğrafi konumun etkisiyle şekil olarak değişime, bağlı olduğu coğrafyaya uyum göstermek için deri, göz gibi organlar da değişiklik gözlense de organ olarak her hangi bir değişiklik olmamıştır. Birinin kulağı var da diğerinin yok mu? 
         Peki binlerce yıldır "Biz farklıyız" imajı neden veriliyor? Çünkü birilerinin konumlarını, servetlerini devam ettirmek, belki daha arttırmak için mücadele etmesi gerekir. Kendini bu mücadeleden uzak tutarak, hayatını riske atmadan konum korumanın en iyi yöntemi Milliyetçilik fikridir. Savaşlarda ölecek insanlara ihtiyaç varken bu nereden bulunacak, vatan, millet sözleri insanları motive eden en etkili yoldur. Birileri köşklerinde keyif çatarken birileri de cephede ölmesi gerekir. 
         Kendilerine seçilmiş olarak tanımlayanların savaşlarda ölmesi için her zaman ölmeye gönüllü bulması hiç zor olmamıştır. Bu kesim de plan çoktur. Biri etkisiz kalırsa diğerini devreye sokar. Mesela Milliyetçilik yüz yumuyorsa, din 'i devreye alır. Bazen olur ikisini birlikte sahaya sürmesi kalabalıkların artmasına sebep de olur. Garibanların kimisi Milliyetçilik ile kimisi din duygularının hareketi ile birilerinin rahatı için ölüp giderler. Bir iki gün övgü, saygı, sonra tarihin tozlu sayfasına atılır, kaybolup, unutulur gider. Bu arada hayatta kalan seçilmişler hayatlarını daha güvenli, servetlerinin daha da arttırma ile sonuçlanan bu mücadelenin kazananı olur. 
       Bu durumdan kurtulmak kolay değildir. Her zaman için alıcı bir kitle mutlaka bulunur. Bunlar kendi öz benlikleri, düşünceleri, ile hareket eden kitle değildir. Bir konu hakkında tutarlı bir fikrede sahip değildir zaten. Ne verilirse onunla yetinen, ölüm nangalarıdır onlar. Mankurt tanımı bunlara Uygun düşse gerek. Hafızasını yitirmiş insan toplulukları. Böyle bir kitleden kurtulmak mümkün olmadığından sayısını azaltarak topluma entegre etme yolu tek yoldur. Bu uzun bir yol olup sabır ister. 

23 Mart 2026 Pazartesi

GÖZDEN KAÇANLAR

       Şu kısa olan dünyada herkes bir hayat mücadelesi veriyor. Kimi zor şartlarda, kimi de lüks sefa içerisinde. Her iki kesimde kendini suçlu, yâda ödüllendirilmiş görmüyor. Bunlara toplumda yeri hakkında bilgilendirmeye çalışanlar sistemler tarafından dışarıya itiliyor. Her tarafta ön planda ve görünen olan insanın yarattığı din, üç maymunu oynuyor. Bilmiyorum, görmedim, duymadım. 
        Zenginleşme aracı olan sermeya doğru ellerde olduğu sürece toplumun hayat standardı yüksek, diğer türlü sefalet meydana geliyor. Bazı toplumlarda buna müdahale edici argümanları her zaman bir tarafta tutuyor. Sendikalar, sivil toplum örgütleri gibi. Sermaye ile işçiyi çatışma ortamına sokmamak için aracı rolü üstlenerek problemi çözme yoluna gidiyor. Bu her toplumda var ancak işlevsiz de olabiliyor. Yönetim erklerinin çıkardığı kanunlar çerçevesinde uygulanan bu yöntem, sınırları tam çizilemediği için orta yol bazen bulunamıyor. 
        Orta yol bulunamayan her anlaşma çatışmaya ya da işçinin sömürülmesine sebep oluyor. Sermaye üretilen malın kendi imkanları ile olduğunu sanıyor ancak, iş gücünü hiç bir zaman asıl faktör olarak görmüyor. Onun için kazanılan kar dağıtımında problemler çıkıyor. Orta yolu bulmak için oluşturulan sendikalar devletin ya da işverenin güdümüne gidince sömürülme başlıyor. Devlet kendi menfaatini gözetme yolunu seçer. Kendine hangisi daha fazla vergi sağlarsa onun yanında yer alır. Kararları sendika yönetimi değil devlet verir. Sendika başkanının sürekli aynı koltukta kalması devlete olan sadakatine bağlıdır. 
         Sermaye sahibinin kar, işçinin ücret olarak tanımladığı üretimin sonunda elde edilen para, işçi açısından tatminkâr olmasına önem göstermeyen işletmeler, arkasında her zaman bir güç bulundurur, bu çoğunlukla devlet olur, ya da temsil eden sendika.
           Bunlar bir devlet olma becerisi ile bağlantılıdır. Her işte ön planda olan dinin görünmediği tek yer işte burasıdır. Hiç duydunuz mu bir din adamının çıkıp da işverenlerin işçilere adil ücret vermediğini, sömürürdüğünü söylediğini. Duyamazssınız. Her şey birbiri ile ilinti içerisinde. O koca kiliseler, havralar, camiler nasıl yapılıyor. Bir sermaye sahibi işçisinden kaçırdığı miktarların sadece küçük bir kısmı ile bir mabet yaptırır, halkın gözünde dindar, mutaber olur çıkar. Emek sahibine şirin gözükmenin bir anlamı yoktur. Fakir toplumlarda işçi, zaten işverenin yanında olmak zorundadır. Hakça paylaşım sadece dini kitaplarda yazar, ama hiç bir zaman oradan çıkarılmaz. 
      Bir düşünün fabrikada çalışan bir işçinin elini makinaya kaptırması sonucu sakat kaldığını. İşçi ne yaparsa yapsın haklı gösterilmez. Her zaman için makina haklıdır . Bu büyük işletmeler için geçerli bir kuraldır. Küçük işletmelerde hukuk tam olarak uygulanır. 
         ABD olsun Avrupa ülkeleri ya da uzak doğudaki ülkelerin gelişmiş olmasının sebebi kanunlar çalışma hayatında eşit uygulanır. Sendikalar kuruluş amacında hizmet verir. Kanunlar esnetilmez, emeğin hakkını korur. Bütün iş adamlarının ve hukukçuların yönetim erkinde olduğu sistemlerden farklı sonuç beklemek abes ile iştikaldir. Yine burada da din bu işe hak kavramı üzerinden karışmaz, diyeceği bir söz yoktur. Lal olup çıkar. İnsan tarafından üretilen dinlerde bu sonuçların ortaya çıkması kadar doğal bir şey yoktur. Allah'ın indirdiği din kitaplardadır. Burada haksızlık edilmemesi gereken, o kitap bir mushafın içinde evlerin en değerli yerinde yerini alır. Kitaba ancak bu kadar değer verilir. Kitap sadece en değerli yerlerde saklansın diye indirildiğine inanan bir insandan başka bir sonuç da beklememek gerekir.

12 Mart 2026 Perşembe

DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK

       Özgürlük, demokrasi batının başka ülkelere verdiği tavsiyelerdendir. Özgürlük insanın istediğini, istediği zaman, istediği aracı kullanarak yapması değildir. Özgürlüğünde elbette sınırları vardır. Bu sınırları aşmak özgürlük değil vandallıktır. Özgürlük başkasının sınırlarına girdiği anda biter. Devam etmek karşı tarafa zulümdür. 
        Demokrasi de aynı şekilde. Demokrasi çoğulun azınlığı yönetmesi olarak algılanmamalı. Bu şekildeki algı, demokrasi değil diktatörlüktür. Çoğunluğun yönetimi elinde bulundurması, istediğimi yaparım mantığı ile hareket etme değildir. Azınlığın haklarını da koruma ile demokrasi olur. Çoğunluk tarafından iktidarı ele geçirmek demokrasinin ilk adımıdır. Önemli olan gücü elinde bulunduranlar, o güç ile zalimane davranışlarda bulunursa yönetim şekline demokrasi denemez. Ama gelişmekte olan toplumların demokrasiden anladığı istediğini yapma özgürlüğü olarak algılanır. Halk bunun farkına ancak o yönetimden kendine bir saldırı olduğu zaman farkına varır. Saldırının gücüne göre savunma mekanizması oluşturma çabaları çoğunlukla başarısız olur. 
         İnsan aldatmaya meyillidir. Şeytanın hilelerini bildiği halde çoğu zaman ona ayak uydurması bunun bir ispatıdır. Çoğulcu demokrasi ile başa geçenler, kişinin sınırlarını zorladığı zaman pasif hareket etmeye çalışır. Aktif hareket, haklı da olsa hainlik ile sonuçlanır. Hainliği burada yõnetim erki belirler. Haklı veya haksız olduğunun bir önemi yoktur. Mesela 1835 yıllarında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa İngiltere'nin Balta limanı anlaşmasını tanımadığını beyanı ile hain ilan edilmişken, hain ilan edenler aynı anlaşma ile kendi insanının rekabet gücünü kırarak, yoksullaşmasına sebep olduğundan dolayı hain olmamıştır. Vatanseverlere hain, hainlere vatansever demekde demokrasinin bir gereği olsa gerek. 
       Hainlik kişiden kişiye, toplumdan topluma, değer yargılar, ihtiyaçlar, hedefler, güvenlik endişesi ( genel veya kişisel) değişiklik gösterebilir. Bir toplumda hain olarak yaftalanan kişi diğer toplumda vatan sever olabilir. Bu yapılan hareketin aynı olmasına rağmen böyledir. Yukarıda örnekte olduğu gibi tarih Mehmet Ali Paşa 'yı hain, Osmanlı padişahını vatan sever olarak yazmıştır. Tarih yazıcıları yapılan işe bakmadan paşayı yaftalamış, padişahı göklere çıkarmıştır. O günün şartları onu gerektiriyor diyenler çıkabilir. "Kardeş katlini, devletin bekası için yapıldığını söyleyenler de aynı kişiler. Aynı kişiler padişahın Balta limanı anlaşması ile İngiltere'ye verilen gümrüksüz ithal ve serbest dolaşım hakkı sebebiyle kendi tüccar, sanayicisini rakabet etmekten mahrum bırakıp, halkın fakirleştirikmesine, fakirlik neticesi koskoca imparatorluğun çökmesine sebep olmasına iki çift laf edermi orası meçhul. 
          Dediğim gibi hainlik ihtiyaca ve güvenlik anlayışına göre şekil değiştirir. Dün binlerce insanın kanını döken kişi hainken, bir anda önder olarak karşımıza çıkabilir. Bunu belirleyen ihtiyaçlardır. Genel veya özel, hiç fark etmez. Bir devletin ömür boyu düşmanı, haini olması zaten düşünülemez. Öyle haller olur ki devletler yok olup gider ama hain dediklerin düşünceleri yaşıyor olabilir. Burada kazanan taraf hain olan mı, yoksa ona o hükmü verenmi? 
        Demokrasi yönetim biçimlerinden en ideali olamaz, olsa olsa en masumudur. Demokrasiyi bir zulüm aracı, otoriter yönetim aracı ya da tek adamlık olan diktatörlük gibi yönetimlerin ayakta kalması içinde bir araç olarak da kullanılabilir. Çoğunlukla iktidara gelenlerin seçildiği süre içerisinde istediği yönetim biçimine dönüştürmesi de bir nevi demokrasidir. Çoğunlukla verilen yetkiyi kullanan erk, denetim yapan bağımsız kurumları atamalar ile pasifize edip orada istediği kadar kalabilir. Buna dur diyecek bir güç yoktur. Buna karşı duranlar "hain olarak" yaftalamakta hiç Zor olmasa gerek. Burada karşı koyanlar mı hain? Yoksa koltuğu bırakmayanlar mı? Bu da yine tarih yazıcıları na kalmış bir şey. Tarih olmuş her davranış hüküm verilirken sadece tarih yazanları dinleyerek değil, karşı tarafıda dinlendikten sonra karar vermek en isabetli olanıdır. İnka, maya, Kızılderelileri dinlemeden batının ağzı ile keşif masalları dinlemek insanı doğruya götürmez.

10 Mart 2026 Salı

SİSTEMLER

         Her yolsuzluk beraberinde zulüm getirir. Cumhuriyetinin  ilk yıllarına bakın, topraklar belli zümrelere ait, orada ırgat olarak karın tokluğuna çalışıp ölen milyonlarca gariban insan var. Bugün hiç birinin Mezar taşı dâhi yok. Büyük mezar taşları zenginler içindir. Hiç değişmeyen bu sistem bizzat o ırgat olarak çalışan insanlar tarafından korunur ve sürdürülür. Toprak ağası zulumkardır ama hiç zulmünden bahsedilmez, ırgatlar bu zulmü hak etmiştir, bunu ağa söylemez, zulme uğrayan ırgat söyler. 
         Ağalara, beylere, paşalara daha önemlisi bu zalimlere bu toprakları savaştan sonra onlara kim verdi. Gasp ettikleri topraklar üzerinde hükümranlık kurup, zalim oldular. Gücü İyilik amacı olarak görmediler, daha çok servet, daha çok zulüm getirdi.  Arada çıkan iyilik seven servet sahibi Evliya yapıldı. Nasıl yapılmasın, garibin soluk aldığı yerdi o kapı.
       Sistemler refah, güvenlik üretmek için kurulmuştur. Refah üretirken temelde eşitlik ilkesi çerçevesinde yapar bunu. Ancak öyle anlar olur ki, üretme araçları sisteme tehdit gibi algılatılabilirde. Güvenlik, tehdit var diye eşitlikten vazgeçilip, refahı daraltarak, serveti belli kesimlere aktarma yoluna da gidilebilir. Refah ve güvenlik olarak çıkılan yolun sonunda ortada hiç bir şeyin kalmaması da muhtemeldir. Genellikle dunya daki sistemlerin sonu hep böyle olmuştur.
        İnsanın elinin değdiği bir şey yok ki, başlangıç ile sonuç farklı olmasın. Dürüst kadrolar ile çıkılan yolda, başlarına ne geliyorsa sonuç hep hüsran oluyor. İlginç olan çıkılan yoldaki şahıs ile yolun sonunda ki şahıs aynı. Hiçlik duygular ile çıkılan yolda servetler elde edilerek çokluk oluyorlar. Hiçlik son iken başlangıç hale gelmesi yine insan marifetiyle değiştirilip önümüze konuyor. 
        Hiç bir şey ne göründüğü gibi, ne de bize anlatılanlar doğru. Belli bir azınlık kurt hesabı kuzuyu yeme peşinde. İlginç olan ise çoban da bu işin içinde. Her şey bizim düşündüğümüz gibi gitmediği  Bir tarafa kurulan hayaller dahi sahte, çalıntı haline getiriliyor. Elimizde çalıntı mal ile ortalıkta dolanıp duruyoruz. Herkes her şeyi biliyor, her konuda da uzman. En iyi bildiğin konular dahi sana geri dönüyor. Bir söz var "Kartalların gökyüzünde gördüklerini, yerdeki tavuklara anlatamazsın" insanlar tavuk olmaktan çok memnun. 
       Dünyanın halı ortada, olmadık, insanlıktan uzak pislikler belge ve görüntüler ile ortalıkta saçılmış durumda. Kimse üzerine alınmıyor. Özellikle bu işinde olanlar. Başkalarını suçlama peşine düşmüş. Yüksek perdeden sesleri gür çıkıyor. Çünkü suçlu çok bağırır. Kıyamet alâmeti midir nedir? İnsan topluluklarından uzak durmak ile Allah'a daha yakınlaşma peşine düşmek bizide bu pisliklerden uzak tutar mı? Eskiden kutu açılınca hediye çıkardı, ya şimdi öyle mi? Öyle pislikler çıkıyor ki kilometrelerce uzaktaki insanları etkiliyor. Problemimiz kötü kokunun nereden geldiği biliniyor, ama kimse söylemiyor. Hakkı söylemek haktır, ne olursa olsun dost doğru ol. Düsturu çağımızda geçerliliğini yitirmiş durumda. 
         
         

7 Mart 2026 Cumartesi

DİN NASIL OLMALI

        Din şeffaf olmalı, gizem barındırmalı. Günün şartlarına göre yorumlanan din, sadece kendi çağında hüküm sürer. Devamı ve evrenselliği yoktur. Her bir detayın kitapta anlatılması mümkün olmadığı için kıyas olmalı. Dinde zorlama olmamalı. Zorlanan şey din olmaktan çıkar. Zorlama yolu ile dine tâbi olanların her yanlış hareketi inanmadıkları din ile birlikte anılır. Tâbi olunmayan bir din yozlaşır, sadece ritüellerden ibaret olur ki, içinde ahlâk, edep, hak hukuktan yoksun hale gelir. Sonuç da ortaya Allah'ın değil kul 'un icat ettiği bir din olur. Bu da ahlaklı hiç kimsenin işine yaramaz. 
         Vahiy ile gelen hiç bir şey sorgulanmaz. Ancak kul'un kıyası sorgulanabilir. Doğru olup olmadığı vahiy ile gelen konular ile karşılaştırılır, ters bir şey varsa vahiy ölçü alınır. Kıyasın burada hükmü yoktur. 
       Din sorgusuz vahiy ile Allah'a kısa yoldan ulaşma aracıdır. Felsefe ise sorgulayarak bilimsel yoldan Allah'a ulaşma aracıdır. Felsefe yoluyla Allah'a ulaşanlar da sapma olmaz. Bir konunun geçmişini, o günkü hâlini ve geleceği hakkında yeterli bilgi sahibi olur. Vahiy yolu tercih edip, biat edenlerde sapma daha çok olur. Daha da kötüsü tebliğ seçeneklerde sadece söz vardır, davranış eksikliği ya da bozukluğu tebliğ ettiği kitlelerde olumlu bir sonuç doğurmaz. Gereksiz, bilinmeyen konular ile hedef kitle üzerinde olumsuz düşünceler bırakması çoğu zaman kaçınılmazdır. 
        Dinî simgeler yerinde ve zamanında kullanılmadığı sürece yakıcı bir ateş haline gelir. Simgeler ile tebliğ de sözün etkisi olmaz, insanlar hal diline bakar. Yanlış bir şey görürse kinini sadece kişi ile yetinmez aynı zamanda temsil ettiği dinin üzerine boşaltır. Kişinin suçu dine mal olur. Allah muhafaza bu yol açmaktır. Amellerin kapanmadığı bu yol çıkmaz sokaktır ki kişiyi helak eder. 
       Din kisvesi ile sosyal medyada "Orucu karısıyla cinsi münasebet ile açılabilir" fetvası veren neyi amaçlamaktadır, tebliğine ne gibi bir faydası vardır. Nereden bilgi alarak kıyas yapmıştır. Bu sözler din'e katkı sağlamaz bilâkis sur da delik açtırır. Düşman sağlam kaleler ile uğraşmaz, surda açılan delikten saldırır. Kişi bu deliği düşmana niye gösterir bilinmez. Gerçek bir savaş olsa deliği gösteren hain olarak yaftalanır. Sonuç da kale düşer. Bu yol gösterici kim tarafından ödüllendirilmesi gerekir? Her halde kele sahibince olmasa gerek. 
         Din adına konuşma tarzı, İyilik getirmez. İnsandır yanlış yapar, her yanlış din'i bir hüküm gibi algılanır. Bilen ile bilmeyen bir olur mu? Bilmeyen hurafe üretir. Üretilen her hurefe zamanla din kuralı olur. Onun için konuşanlar bilgi yoksunu kişiler olmamalı. Her soruya bir cevabı olan din'i bilmiyordur. Sadece kıyas yapıyor, bu da "ya tutarsa" dan başka bir şey değildir. Vahiy nettir ve hiç bir beşer buna ilave veya çıkartma yapamaz. "Yorum" kendine görüşüdür. Her yorumda bu belirtilmesi gerekir. Ebu Hanife nin dediği gibi " Bu gün bu şartlarda benim görüşüm bu, yarın biri çıkar deliller ile benim söylediğimi iddia ederse bana değil ona uyun" önemli olan delil. Bir konunun birden birden fazla delili olabilir yanlız deliller konuyu farklı yorumlayamaz. farklı yorumlanan delil delil olmaz. 
       

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...