AKILDA KALMAYANLAR

29 Kasım 2024 Cuma

AHLAK

   İnsan Allah'ı ulaşılamaz görüyor, onun için araya aracılar koyuyor. Kendi konumu ile aracı koyduğu kişinin aynı yerde olduğunu idrak edemiyor. Dünya tarihine bakın bütün savaşların sebebi doymak bilmeyen ruhbanlardır. Haçlı seferleri en güzel örnektir. Avrupa'daki Enginazisyon katliamların arkasında da bunlar vardır. Müslüman ruhbanlar mı? Onlarında Hıristiyanlardan pek farkı yok. 

        Hıristiyanlar da mevcut olan "günah çıkarmayı" eleştirir, kendisi daha ileri giderek insanları cennet'e sokup çıkarır.  Rüya görmeleri çok meşhurdur bunların. Bir gün seni cennetde görürler, diğer gün cehennemin dibinde. İspat edilemeyen tek şey insanın rüyasıdır. Ne görüntü var ne de ispat edilecek bir belge. Yalan sadece insan ile Allah arasında ki bir durum. 

        Aracılar zeki insanlardır. Etrafda bu kadar malzeme olduktan sonra onları kullanmaları da o kadar elzemdir. Bunların tuzağına bir düş, çıkmak için akla karayı seçersin. İstediklerini yaparsan en muteber sensindir. Senin için ne rüyalar görürler! Aklın bile idrak edemez. Menfaatlerine dokunduğun anda işin bitmiştir. Kaçacak delik ararsın ama bulamazsın. Sığınacak tek kapın vardır, Yaradan, seni cezalandırmak için, inanın onunla bile pazarlık ederler.  Sen arı kovanına çomak sokmuş adamsın. Ne munafıklığın kalır ne de kafirliğin. Dinden çıkarma (afaroz) sadece Hıristiyanlık da var sanma, insan tarafından oluşturulan her dinde vardır. Sadece şekil değiştirir.  Yaşadığın zannettiği din Allah'ın dinî mi? Eğer öyle zannediyorsan insanın insana yaptığı zulüm 'ü nereye koyacaksın, bırak insanı Allah'a yapılan zulüm ne olacak. Yaratılan yaratana zulüm eder mi? Bunlar eder. Kafalarından oluşturdukları din buna cevaz verir, müsade eder. Kimse yapamaz bunu, sadece kendi seçilmişleri yapabilir. Bunu da sana açıkça söylerler. 

         Allah'ın indirdiği kitabı sana okutmazlar, anlamazsın? Tefsir edemezsin derler. Ancak kendileri olur, okuduklarına göre, kendi menfaatlerine göre yorum yaparlar. Bunu da sana pazarlamaktan çekinmezler. Allah korkusu yoktur bunlarda, var da yok sa dünya nimeti, şahsi servet edinme hırsları.

      İslam eşittir ahlâk dır. Ahlâk olmadan hiç bir din ayakta kalamaz. Bütün semavî dinlerin temeli ahlâk üzerine kurulur. Elçiler tebliğlerini ahlâk üzerinden yürütmüştür. Kur'an'a bakın bir çok yerinde ahlaklı ve erdemli davranışlardan bahseder. Temel ahlâk da semavî dinlere mensup bu ahlaksızlar nereden geldi? Nasıl oluştu. Önce birey ile başladı. Bireyler tarikat, cemaat oluşturdu, kendilerine tekke kurdu. Burada şahsi çıkarlarını dinin önüne geçirerek ahlaksızlık oluşturdular. Bazen oldu ki Kimin söylediği ve ne zaman söylediği belli olmayan hikâyeler anlatarak kendilerine göre bir din oluşturdular. Allah'ın değil kul'un dini hâline getirdiler. Bu bir anda olmadı. Her gelen nesil Allah'ın dinini bir tarafa bıraktı, kul'un dinine bir şeyler ekledi. Sonuçta ortaya ucube bir din çıktı. Bu dinde ne ahlâk, ne erdem, ne edep kaldı. Ana dinin içi boşaltıldı. Büyük meseleler yerine küçükleri ile uğraşıldı. İçi boşalan gerçek din unutulmaya, hayata tatbik etmemeye yüz tuttu. Bunu yapanlar din düşmanları değil, dinin kendi içerisinde, kendini o dine adamış kişiler tarafından yapıldı. Bu nedenle hiç kimse buna ses çıkaramadı. Müslümanlarda, çıkaranlar kafirlik, munafıklık ile Hıristiyanlarda dinden çıkarılarak (afaroz edilerek)cezalandırıldı. 

        Ahlaklı, dindar bir toplum oluşturmak için yola çıkanlar, benlik duygusuna kapılarak insanlığı çıkılmaz bir yola soktular. Kendinden olmayanlara, kendilerini Allah'ın yerine koyarak ağır cezalar hukmettiler. 

       İslam dininde namaz beş vakit farzdır. Yalnız ahlâk yirmi dört saat farzdır. Namaz kılmamak Allah ile kul arasındaki bir mesele, yalnız bir kişinin ahlaksızlığı bütün toplumu, ülkeyi, dünyayı ilgilendirir. 

       Dindardan ahlâk çıkmayabiliyor, ama ahlaklı dan çok iyi dindar çıkabilir.

25 Kasım 2024 Pazartesi

HİÇ BİR ŞEY ASLINDA OLDUĞU GİBİ DEĞİL

İnsan neye bakarsa ne ile meşgul olursa, zihin denen şey onu içselleştiriyor.  Betona bakarsanız zamanla sert biri olursunuz. Yüksek bir yerde yaşarsanız iklimin sert olmasından dolayı aynı şeyi oradada görürsünüz.  Yaşadığınız yerlerin ufka, görüşe açık olması gerekir. Dere içlerinde, vadilerde yaşayan insanlar hep kaygı, korku içerisinde yaşar. Yaptıkları şey sınırlıdır. Belli bir kalıbın dışına çıkamazlar. Dikkat ettiniz mi türbeler hep yükseklerdedir. O türbe içerisinde yatan kişi de ufku açık olduğu için diğer insanlar üzerinde hükümranlık kurmuştur.

       Baktığın şeyi görebilmek bir meziyet, maharet işi. Mesela siyaset ile iştigal eden insanlara bakın. Arkalarına her zaman için o toplumun bir değerini alır öyle konuşur, ekranlar da o değerin gözükmesini isterler. Ekran başında olan seyirci kitlesi, o şahsın ne söylediği ile pek ilgilenmezler. Orada sadece kendi ile özdeşleştirdiği değeri görür. Konuşan kişi ile de o değeri özdeşleştirir. Siyasilerimizin bir kısmı camiyi bir kısmı, Atatürk'ü, diğer bir kısmı da tarihi simgeleri arkasına alır. Arkasında ki değer ile önde konuşanın hiç bir bağı yoktur aslında, o bağı taraftar kurar. Ve öylede yaşatır.  İnsanları kandırmak, kandırılmış olduğunu inandırmaktan daha kolaydır.

       Gördüklerimiz aslında gerçek olmayabilir. Çoğu zamanda yanılıyor da olabiliriz. Özellikle siyaset arenasında bunun ile sıkça karşılaşırız, hele hele onların destekçileri basın onlardan bir adım öndedir. Siyasetçi bugün var dediğine yarın yok diyor, diyor da kendini sorgusuz destekleyen basın mensubunu zor durumda bırakıyor. Bugün var olan şeyi basın mensubunu yok etmek için girmediği rol, kılıf kalmıyor. Bunu da ekranlardan halkın karşısına geçip anlatabiliyor. İnsan kendine sormadan edemiyor, "be kardeşim sende de ne mide, ne karekter varmış!" O insan için karakterin bir önemi yoktur. Önemli olan atılan kemiktir.

      Tarihimize ideolojik ve mezhepsel baktığımızın en iyi örneği Çaldıran savaşıdır. Sokağa çıkın en milliyetçi adamlara sorun Yavuz Sultan Selimi mi? Çok seviyorsun, yoksa Şah İsmail'imi, ekseriyet çoğunluğu Yavuz Sultan Selim diyecektir. Hâlbuki Şah İsmail, Yavuz dan daha Türk tür. Niye böyle oluyor? tek sebebi vardır. Olaya mezhepsel bakıyor. Biri Şii diğeri Sünni. İşte milliyetçilik burada bir kenara atılabiliyor. Bunu yapan şahıslar Şah İsmail Hakkında hiç bir bilgisi olmayanlar. Nasıl olsun bir tarih profesörü çıkıp Şah İsmail Türk değil demiyormu? Başka bir tarih profesörü ise aynı programa katılıp Şah İsmail in Türk olduğunu ispat ediyor. Geçmişinize dönüp bakın, eğitim hayatınızda Şah İsmail den bahseden oldu mu? Kesinlikle hayır. Biz onu hep Yavuz ile savaşan bir düşman olarak bildik. Her şey eğitimde bitiyor. Bir şeyleri saklar ya da yanlış vererek nesiller yetiştirirsen o nesiller düşmanlarını kendi belirlemez, bağlı bulunduğu erk (Yönetenler, iktidar sahipleri) belirler. 

       İnsanlardaki hareket kabiliyetini de erk ler belirler. Neye, kime nasıl tepki vereceğimiz gibi. Bizden olmayanlar hırsızlık, yolsuzluk, zulüm yaparsa, kötü karekter, kötü davranıştır. Yalnız aynı şeyi biz yaparsak, mutlaka bir bildiğimiz vardır. Yada konnektör gereği de olabilir, ülke menfaati, bekası da. Hırsızlığın, yolsuzluğun beka ile ne alakası var diyebilirsiniz. Ama diyemezsiniz çünkü erk öyle düşünüyor, öyle savunma yapıyor. Dedim ya hareketimizi erk belirler diye. 

        Son zamanlarda farklı bir savunma geliştirildi.     " Devlet sırrı" hırsızlık ve yolsuzluk devlet sırrı niteliği kazandı. Elbette halkın bilmemesi gereken devlet sırları olabilir. Bu da genellikle güvenlik ile ilgilidir. Ama hırsızlık ve yolsuzluk devlet sırrı olması ilk defa oluyor. Mesela garantili kolruy, otoyol ve hastanelere ne kadar ödeme yapılıyor diye sorulunca " devlet sırrı" diye bilgi verilmiyor. Simdiybu güvenlik ile ilgili bir konumu yoksa erkin güvenliği ile ilgili bir konumu! İşte orası muamma.

        

       

22 Kasım 2024 Cuma

BAKIŞ AÇISI

       Bakış açımız diğer milletlere göre çok farklı. Kendimize hiç toz kondurmuyoruz.  Ne yapıyorsak mutlak doğru yapıyoruz. Yanlışı işin en sonunda, geri dönülemez hâle gelince fark ediyoruz. Bunun da kimseye bir faydası olmuyor. 

        Kendimizden olanlar ile bizim gibi düşünenlere ne olursa olsun kötü gözle bakmıyoruz, bu isterse hırsız, dolandırıcı, zalim olsun hiç fark etmez,  vardır bir bildiği diyerek hemen savunmaya geçiyoruz. İlginç olana bazen her ikisini bir anda savunuyoruz. 

Mesela Köroğlu diye biri var, bu şahıs Bolu yöresinde eşkıyalık yapmış, yol kesmiş, adam soymuş tam bir eşkıya.  Günümüzde buna kötü diyen varmı? Yok. Bu şahsın kahramanlıkları anlatılıyor. Şiirler, destanlar yazılıyor. Köroğluna methiyeler düzenler ile Osmancılık oynayanlar aynı şahıslar. Hâlbuki bu şahıs Osmanlıya karşı eşkıyalık yapmıştır. Osmanlı yönetimini tanımamıştır. 

         İdeolojik tarih üretenler bilerek ve isteyerek yapıyor. Bir yerden kanalize olmuş gibi topyekûn üretme işine girince, ortaya ucube bir tarih çıkıyor ki, halkın çoğunluğu tarafından da kabul görüyor. Kabul edilen bir tarihî, gerçek ile değiştirmekte oldukça zor oluyor ki, çoğu zaman bu başarılamıyor. Ulubatlı Hasan'ın aslında var olmadığını kime anlatıp inandırabilirsin, Kürşat isminin 1947 de Nihal Atsız tarafından üretildiğini haydi anlatın. Kimse inanmaz. Daha da ileri gideyim Osmanlı'nın Kayı boyundan olduğunu Timur ile yapılan Ankara savaşına kadar hiç kimse tarafından dile getirilmediğini söylesem kaç kişi inanır. Böyle devam edip giden yüzlerce yanlış tarih üretilerek toplum belli bir yere kanalize edilerek bugüne gelinmiştir. 

      Tarih git geller yumağıdır. Ortada İnce bir çizgi vardır, o çizgi her şeyi belirler. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u olmasaydı ne olurdu yok olur giderdi. Ya Alparslan, Malazgirt de Bizans'ı yenmeseydi ne olurdu? Anadolu Selçuklu devleti diye bir devlet olmazd herhalde. Kısacası toplumun kaderini belirleyen ince bir çizgi. En ufak bir hatanın nelere mal olacağının en bariz göstergesidir tarih. Onun için her şeye fazlada anlam yüklememek gerekir. Bugün var olan yarın yok olup gidiyor.  Tarihde binlerce yıl hüküm süren o devasa imparatorlukları, krallıklar nerede? Yok olup gittiler.  Günümüzde ki devletlerin kaderide böyle olacak. İlelebet yaşayan, hâkimiyetini sürdüren var mı bir devlet? Önemli olan devletin varlığı değil, milletin, halkın varlığı.  Canlı olan halk, anlam yuklenilen kurumsal yapılara sahip devletler değil. 

        Bir iktidar sahibi çıkıyor, kullandığınız elektrik aslında çok pahalı ancak biz onu süspansiyon ediyoruz diyor. Yani hazineden karşılıyoruz. Kimse demiyor ki, hazinenin parası sizin şahsi parası değil o da bizim vergilerimiz diyemiyor.  Hazineden karşılıyoruz dedikleri para da bu halkın. Halka lütuf gibi sunulması abes ile iştikal olsa gerek. İşte burada bakış açısı her şeyi açıklıyor. İnsan bazen bakar ama göremezmiş, bazende duyar ama idrak edemezmiş. Biz şimdi bizim ödememiz gereken elektrik fark ücretini hazineden ödeyenlere minnet mi duyacağız?  Garip memlekette garip olaylar. 

       Sabır her zaman başarı, getirmez. Bazen yön, bazen yol değiştirmek gerekir. Başarı emek ister, oturarak kimse sana bir şey vermez. Sana gelen her şey bir vasıta aracılığı ile gelir. Şükretmen gereken getiren değil, perdenin arkasındakidir. Getiren sadece emanetçidir, o da mükâfatını zaten alır. Yapılan hiç bir iyilik ve kötülük havada asılı kalmaz, mutlaka birini bulur. Sahibini bulan şey insanı vezir de eder, rezilde, buna insanın kendisi karar verir. Önemli olan nerede durduğundur. Hayirday mı? Şerde mi? 

18 Kasım 2024 Pazartesi

KÚRTLER NEDEN DEVLET KURAMAZ?

        Toplumların çöküşü olduğu gibi birde dúşmesi vardır. Bunu doğru karar verme belirlediği gibi bazen de coğrafya belirler. Sürekli korku içinde yaşayan toplumlar ya ilerleme kaydedemez, ya da bu ilerleme çok yavaş olur. Örneğin Kürtler. Öyle bir toplum yapısına sahip ki tek başına hareket eden hiç kimse yok. Etrafı çevrili ve her an bir tehlikenin var olma olasılığı ile yaşam sürüyorlar. Onun için de bugüne kadar devlet kurmuş değiller. Kendi tarihçileri dahi soylarının nereden geldiği ile ilgili ortak bir kanıya varamıyorlar. Roma kaynaklarında bugünkü Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak kesiminde yaşadıklarına dair belgeler mevcutsa da bugüne kadar birlik olamamış bir toplum var karşımızda. Sebebini kendileri dâhi çözememiş, sürekli kendi aralarında çatışma yaratarak birlik olamamış bir toplum. 

         Toplumun güvenlik açısından kendi içine kapanarak dışarıya karşı kendini koruma çabası olsa da, bunun yanında dezavantajları da olduğu açıktır. Dışarıya açılmamış bir toplumun gelişmesi ne kadar olur o da muamma. Aşiret sistemi birliklerini sağlıyor gibi gözükse de, bu birlik belli bir grup dışına çıkamıyor. Aşiretler arasındaki benlik duygusu her şeyi yer ile yeksan ediyor. " En kalabalık, en büyük aşiret benim." söylemleri, kendi aralarındaki birliği yok ediyor. 

       Devlet kurmalarına en büyük engel avantaj gibi gördükleri aşiret sistemi. Her aşiret diğerine göre kendini ön plana çıkarmaya çalışıyor. Aşiret içerisinde birlik olsa da, aşiretler arasında birlik kurulamıyor. Aşiretlerin toplu olarak hareket kabiliyeti bugüne kadar hiç olmadı. Yönetimlerinde bulunan devletler de bugüne kadar müsade etmedi. Osmanlı bu ayrıştırmayı çok iyi yaptı, başarılı da oldu. Bir aşireti ezmek istediğinde, diğerine paşalık verdi. Hiçbir aşiret kendisine tevdi edilen unvanları geri çevirmedi.  O an için aşiret açısından başarı gibi gözükse de, ilerleyen yıllarda, sıra ona da geldi, ezildi. Bu döngü böyle sürüp bugüne kadar geldi. Aynı düşünce yapısıyla devam edecek gibi de gözüküyor.

       Sosyal medyada bir aşiret üyesi bir paylaşım yapmış " Bir tarafta sade gelinlik ile İngiliz kraliçesi, diğer tarafta Mardin'e ait bir aşiret üyesinin oğlunun düğünü. Gelinin altın takılar ile her tarafını sarmışlar. Fotoğrafdaki gelin gerçek, takılar da gerçek." Sade olan İngiltere kraliçesinin devleti dünyayı yönetiyor. Diğer gelinin aşireti ise her dönem birileri tarafından yönetiliyor. Biri bağımsız, diğeri bağımlı. Aşiret olmak geniş bir coğrafyaya hükmetmek anlamı taşımıyor. Sadece kendi yaşadığı bölgede tabii olduğu devletin çizdiği dairenin sınırları dışına çıkmadan halkına hükmediyor. Aradaki fark yönetme ve yonetilme ile ilgili. Altınlar o aşirete gerçekte hiçbir şey katmıyor, bilakis çok şey kaybettiriyor. Kölelik gibi.

        Yönetim olarak uygulanan her sistem kendini yenilemediği sürece kendini yer bitirir. Buna ister demokrasi deyin, ister monarşi deyin isterseniz diktatörlük hiç fark etmez. Ülkede uygulanan her yönetim biçimi sabit kaldığı sürece, mutlaka bir yerden açık verir. O açığı kapatmazsanız, topraktan yapılmış bir bend  gibi zamanla o açık açılır,  artık  kontrol edilemez hale gelir ve halka zarar verir. Yönetimlerin her daim kendini yenilemesi gerekir. Bu düşünce ışığı altında Kürtlere gelelim. Yüzyıllardır kendilerini yenileme açısından hiçbir şey yapmadılar. Geleneklerini, törelerini her zaman inandıkları dinin önüne çıkardılar. Helali haram, haramı helal yaptılar. Ne için, mutlu bir azınlık yaratmak için. Sonuçta olan ağaya, aşiret reisi ne olmadı, çoğunluk olan aşiretin diğer üyelerine oldu. Dün ne ise bugün de aynı hayatı yaşamada ileri gidemediler. Ne de olsa Ortadoğu toplumunun ortak karekteristik özelliği. 

        Hâlen televizyon dizilerinde aşiret konusu işleniyor, toplum da bunu zevkle izliyor. Hele aşiret mensuplarının ayakları yere değmiyor. Hiç farkında olmadıkları köle düzeninin devamına alkış tutuyorlar. Biraz ağır olacak ama "Onlar eşek olduktan sonra semer vuran çok olur." Sürekli pompalanan bu aşiret yapı sistemi onları kontrol altında tutmanın en kısa yoludur. Yüzbin kişilik bir aşirette niye herkes ile uğraşılsın ki, aşiret reisini kontrol altında tut yeter. Bu biraz vergi düzenlemesi gibidir. Bir çok esnaf ile uğraşacağına aynı iş kolunda bir market zincirini ayakta tut, sadece onun ile uğraş. 

         Her şey plan ve program dahilinde olduğu sürece bir çobanın milyonlarca koyunu bir arada tutup gútmesi zor olmasa gerek.

         

5 Kasım 2024 Salı

ÇIKAR

        Şahsi çıkarlar için atılan her adımın sonu hüsrandır. 22,10,2024 de dillendirilen PKK elebaşısı için yönetimde olan siyasilerin meclis kursulerinden dillendirdigi af çıkışları ne amacı var bilinmez ancak ortada bir gerçeklik var, sonu iyi olmayacakmış gibi gözüküyor. Nedeni ise adına ne derseniz deyin ister açılım ister müzakere ister af adının hiç bir önemi yok, toplum, millet, ülke için değilde, şahsi çıkarlar için yapılıyorsa uzun vadede başarı şansı hiç yok. Yarın çıkarı için yola girilen bu yolda bir engel ile karşılaşınca geriye dönülmeyeceğini kim garanti edebilir. Yeterli o şahsın menfaatine dokunulsun. 

       Mantık ile vicdan arasında sıkışan bir hayat değil yaşanılanlar. Çünkü mantık ile hareketin sonu şahsi çıkardır, oysa vcdan insanı evrenselleştirir. Çıkarlar çatışmasından insanı uzak tutar, ayırıcı değil, birleştiricidir. 

        Hayatta iyi şeyler olduğu gibi kötü giden şeylerde vardır. Mesela en kötüsü haklıya pusu kurmaktır, daha da kötüsü o pusudan haklının sağ çıkmasıdır. Sağ çıkması, pusu kuran için felaket olur. Kimin kime pusu kurduğunun belirsiz olduğu bir zamandayız. Kim dost, kim düşman o da belli değil 

        Eğer bir yerin sana ait olmadığını hissediyorsan orada durma, ziyan olursun. Biz ziyan olanlardan mı Oluruz? onu bilmem de, şunu çok iyi biliyorum, nerede durdugumuzu bilmiyoruz.  Git geller ile süren bir hayat yaşıyoruz. Doluya koyuyoruz almıyor, boşa koyuyoruz dolmuyor. Bu durum sadece insan hayatı için değil, toplumların, ülkenin durumu içinde aynı. Ne yaptığımızı bilmeden bir o yana, bir bu yana savrulup duruyoruz.  Bu çıkmazlar nereye kadar gider, nerede durur onu da bilmiyoruz.

         Bilinmezlikler içinde yaşayan bir halkın geleceği olurmu? Bugüne kadar olmamış. Bu hale biz nasıl geldik? Bu sorunun cevabını tam olarak verirsek, problemimizide çözeriz. Sürekli şahsi çıkarlarını halkın, devletin çıkarlarının önünde tutan yöneticiler seçtik. Seçme yetmemiş gibi yıllarca onun peşinden gidip destekçisi olduk. Yanlışlarını bildiğimiz hâlde "vardır bir bildiği" diyerek kendimizi kandırdık. Yapılan her güzel işleri ona mal ettik, yanlışlara ise mutlaka bir düşman bulduk. Liderimize toz kondurmadık, biz böyle davrandıkça, o daha da azdı. Suçluyu hep başka yerde aradık, aynaya hiç bakmadık. Bundan sonra bakacakmıyız? Ufukta öyle bir ışık gözükmüyor. Düşman yaratmada, yaşatmada mahiriz, ancak yok etmeye gelince o kadar da mahir değiliz. Çünkü düşman sayesinde ayakta duruyor iktidarlarımız. Düşman olmadan aslında bir "hiç"ler. Bunu bildikleri için düşmanı yok etmiyorlar. 

         Her şey tepetaklak gidiyor. Bugün var olan, yarin yok oluyor. Kimse bunun hesabını sormuyor. Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatı deniyor, ancak ortada ya yapılan bir şey yok, ya da yanlış yapılmış. Bir söz dizini kurmayı bile beceremiyoruz. Şu an yapılan gibi.  Kendimiz de bir ışık görmediğimiz için, hep bir kurtarıcı bekliyoruz ama o da bir türlü gelmiyor.  Sözün özü çıkmazdayız. 

         Sonuç olarak hayat bir döngüden ibaret. Mutlaka ama mutlaka başladığın noktaya geri geliyorsun. Onun için hayata dair hiç bir şeyi fazlada dert etmemek gerek. İnsan eşit doğar, eşitsizliği yaşadığı hayat belirler. Karekter hayata yön verir. Kötü karakterin hayatı kötü gidecek diye bir kuralı yok, çünkü kötülük toplumdan topluma değişen bir kavramdır. Birinin toplumunda iyi olan bir davranış biçimi başka bir toplumda hoş görülmeyebilir. İyiyi ve kötüyü belirlenen de toplumdur. Hırsızlık kötü bir davranış biçimi gibi gözükse de bazı toplumlarda normal karşılanabilir. İşte insan hayatına yön veren, ve toplumların, dinlerin, vicdanların kabul etmediği davranışları normal karşılayan bu toplumlar hasta toplumlardır. Hasta olmayı bir gör, hiç bir hareket, davranış artık kurtaramaz. Geri dönüşü olmayan o sürece girmen yeterli. Yok olup gitmek kaçınılmazdır. 

    

İBLİS

         İblis, hakikate talip olmaz. Çünkü hakikati bilir. Kafasında, entrika oyunları vardır. Yalan, hile, çalma, ne ararsan, tüm kötülükler vardır. Bazen de takke ile nasihat eder, sureti ile aldatır. Bunların statüleri fark etmez. Bunlara dikkat etmek gerekir. İki yüzlü münafıklardır bunlar.

        Hepimiz bir toplumun parçasıyız.  Etrafımızdaki insanların hangisinin iblis hangisinin insan olduğunu ayırt etme kabiliyetine sahip olmamız gerekirken ne yazık ki açıkça "Ben iblisim." diyen insanlara sempati ile bakıyor, onları bir kurtarıcı olarak görüyoruz. Bu aldanıştan vazgemediğimiz sürece ileride iblis tarafından evlat edinme yoluna gidileceği de kaçınılmaz olacaktır. Sonu iblisin çocukları olma yolunda ilerleyen kitleler ile beraber yürüyecek, beraber kader paylaşacağız. Bunun sonunun nereye varacağı az çok bellidir. Sonu yıkım olan bu sürecin nasıl sonlanacağı bir muamma olarak önümüzde dursa da iyi sonuçları olmayacağı kesin gözüküyor.

       Allâh azan karıncaya kanat takar, uçurur sonunda kuşa yem edermiş. Onun için yükseleni hayra, düşeni şerre yormamak lazım.  Öyle yükselenler var ki, kendisini Kaf dağında görüp Firevun gibi her şeyi ben yarattım havasındalar. Unutmamak lazım Nemrut'u öldüren küçük bir sivrisinek.  Ey insanoğlu yeryüzünde çalımla yürüdüğün bastığın toprağa bir bak. Nice senden kudretli, yenilmez insanlar ayağının altında tek başına yatıyor. iblisleşmenin kimseye özellikle de sana hiç bir faydası yok.

         Muhalefet ve iktidar tarafından ülkenin dört bir taraftan sarıldığını iddia ederek  " Ülke halkı olarak bir yumruk olmamız"  gerektiğini söyleyenler, halkı ayrıştırmak, kutuplaştırmak için ne gerekiyorsa 

 yapıyorlar. Ülke aşırı Atatürkçüler ile siyasal İslamcılar arasında sıkışıp kaldı. Birleştirmeye yönelik söylemler olsa da icraat tersi işliyor. Sözün özü iblise hiç gerek yok. Kendileri olmuş bir iblis. 

      Umut herkesi ayakta tutar. Gerçekleşmesi imkansız olan hayaller dahi insanda bir heyecan uyandırabilir. İnsanın içindeki belkiler hiç bitmez. İnsana yaşama azmi ve sevinci veren şey işte budur. Umut zenginler için sıradan bir olay gözükse de, fakirler için bir mucizedir. İşte bu mucize fakiri atakta tutar.  Gelecek ile ilgili umutları tükenmiş insanlar yok mu? Elbette var. Peki bunları atakta tutan nedir? Vicdanları mı, yoksa tam teslim olduğu inançları mı?  İnançları olmayanları nereye koyacağız?  Umutsuzluk içinde yaşayan insanlara, bunu yaşatanlar, o ortamı hazırlayanlar, kötülük adına iblis değil de nedir? İllaki iblisin kendisi mi olması gerekiyor? Onun izinden gidip, ona askerlik yapanlar iblis olmuyor mu?

       Vezirin eşeği ölmüş, herkes cenazesine gelmiş. Vezirin kendisi ölmüş, kimse gelmemiş. O günler de gelecek. İnsanın yaşadığına, yaptığına değil, sonuna bakmak lazım. 

       Zinciri kıran zorlamadır. Hiç bir emek sarf etmeden zincir kırılmaz. Onun için zor'a talip olmak lazım. Emek olmadan helalinden ekmek olmuyor. Haram'ı elde etmek marifet değildir. O kolay iştir, Emek istemez. Konumunu kullanarak, hile ve desise ile başkasının hakkına tecavüz ederek servet edinenlerin şimdiki haline değil sonuna bak. Rahatlık, mutluluk göremezsiniz. Elinden haksızlık ve zorbalık ile hakkını alanlar senden daha çok rahatsızlar. Mutlu olduklarına bakma sen acı çekiyorsun ama onlar daha çok çekiyor. Sen insansın, insan olmanın gereğini yapıyorsun. Onlar iblis, onlar da iblisliğini yapıyor. Fıtrat dan öte yol yok. 

        Hayat öyle bir şey ki, başladığı yerden bitiyor, bittiği yerden tekrar başlıyor.

MENDERES NEDEN İDAM EDİLDİ?

MENDERES NEDEN İDAM EDİLDİ?

" Adnan Menderes 17 Eylül 1961'de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen 13: 21'de idam edildi.

Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?

1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek,

2- 6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek,

3- Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,

4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,

5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,

6- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek

7- Kırşehir'i (DP'ye oy vermediği için{ haksız olarak ilçe yapmak,

8- Yargı bağımsızlığının ihlal etmek,

9- Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak,

10- CHP'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak, Gibi nedenlerle.


Peki bunlar idam cezası için yeterli mi?

Bence hiçbir suçun cezası idam olamaz, idama tamamen karşıyım. Fakat Menderes de idama karşı mıydı? Elbette değil,

1951-1960 yılları arasında Menderes 43 kişinin idam kararına imza attı ve hepsi idam edildi.

İdamların en dramatik olanı ise, 14 Nisan 1955'te casusluk suçundan idam edilen Hayati Karaşahin'di. İnfazı, Ankara Samanpazarı'nda halka açık olarak yapıldı.

Suçu neydi? Rusya için casusluk yapmak

Menderes'in başka suçları yok muydu?

Aslında Menderes'in suçları mahkemelerde gündeme gelmeyenlerdi. ABD'nin tepkisinden çekinen Gürsel hükumeti aşağıdakileri hiç gündeme getirmedi.


1- 1951 yılında Menderes hükümeti Kore Savaşı'na

(Yurt dışına asker göndermek ve/veya herhangi bir ülkeye savaş açmak onun görevi olmasına karşın, TBMM'den izin almadan ) Amerika için asker gönderdi.

Amerikan çıkarları için bine yakın vatan evladı Kore'de yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.

2- 1952'de (ABD ve) NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurdu.

3- 1954 yılında Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi.

4- Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirildi veya ekonomik olmadıkları için kapatıldı.

Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapattı.

5- Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa'yıdestekledi

6- 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm ettirdi.

7- "Tahkikat Komisyonu"nu kurdu. 15 DP Milletvekillinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. Komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.

8- İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

9- Turan Emeksiz hükumete karşı İstanbul Üniversitesinde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü.

Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.

10- Hukuk'un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker,Yargıtay Başsavcısı Rıfat Alabay, Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök, Yargıtay Üyeleri Melehat Ruacan, Kamil Çoşkunoğlu, Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine emekliye sevkedildiler.

Aslında Menderes hükumeti, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950'de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re'sen emekliye sevk etmişti

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...