AKILDA KALMAYANLAR

25 Mart 2025 Salı

TASAVVUF

    Mevlana'dan güzel bir hikaye} Şeriat,Tarikat,Hakikat,Marifet
Hz. Mevlana, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat arasındaki farkı soran bir öğrencisine; “Karşı medresede rahlelerine eğilmiş ders çalışan dört kişi var. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at sonra gel sana anlatayım” diye buyurur.
           Öğrenci gider, birincinin ensesine bir tokat akşeder. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını döner ve daha kuvvetli bir tokatla Hz. Mevlana’nın öğrencisini yere yıkar. Bu kez ikincisine tokat atar. O da derhal ayağa kalkar ve elini kaldırır. Ancak tam tokadı atacakken vazgeçip yerine oturur. Üçüncü tokatı yiyince, şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam eder. Dördüncü ise, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmaz.
          Bunun üzerine öğrenci durumu Mevlana Hazretleri’ne anlatır. Mevlana Hazretleri şöyle buyurur;” Birinci şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.
İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince tam iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi; “Sana kötülük yapana bile iyilik yap” Onun için döndü, oturdu.
          Üçüncüsü marifet kapısına kadar gelmişti. İyinin ve kötünün tek Yaradan’dan geldiğini bildiği için, Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye, merakından şöyle bir dönüp baktı.
         Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bildiği için, dönüp bakmadı bile!
        Tasavvuf Arap milliyetçiliğine karşı Arap olmayanlar tarafından geliştirilen İslam'ı daha üst mertebeye çıkarmak, daha derin yaşamak için oluşturulan bir akımdır. Genellikle Hindistan ve Orta Asya da Ahmet Yesevi ve şahı Nakşibendi tarafından başlatılmış olsa da ısırıcı Emevi baskılarından nasibini almış, özgürce faaliyet gösterememişlerdir. Daha sonra Afrika ve Arap ülkelerinde de gelişme göstermiştir. İyi niyet ile başlatılan bu akım, 1429 Hacı Bayram Veli'nin ölümünden sonra şeyh seçiminde uygulanan kriterlerin değişmesi, ve Osmanlı İmparatorluğunun tarikatların bulunduğu yerlerde hüküm sürmesi, Devlet eliyle posta oturacak şeyhi belirleme yönündeki siyaseti Tasavvuf 'u başka bir yola itmiştir.
        Şeyh seçimi, tarikat ileri gelenlerinden oluşan bir kurul tarafından seçilirken 1826 dan itibaren babadan oğla geçmeye evrilmiştir. Vasıfsız, bilgisiz şeyhler kendilerine göre kurallar ihtisas ederek tasavvufu itibarsızlaştırmışlardır. Özellikle Osmanlı'nın devlet politikası bazı tarikat ya da akımları bir tehdit olarak görmesi sonucu, kendini korumak için yer altına inmek ya da başka bir tarikat içerisinde kendini koruma çabası yozlaşmaya sebep olmuştur. 1826 da Yeniçeri ocağının kaldırılması ile Bektaşi tekkesine bir nakşi seyhinin devlet aracılığı ile oturtulması buna en güzel örnektir.
        Osmanlı'nın kuruluş aşamasında büyük gayret ve çaba gösteren Kalenderilerin Kanunî Sultan Süleyman tarafından yok etmek için üzerlerine gitmesi, Kalenderinin Bektaşilik içerisinde faaliyet göstermesine sebep olmuş, Bugünkü Bektaşiliğin içerisinde kalenderi yaşam tarzı halen devam etmektedir. 
         Hacı Bayram Veli olayı var ki, vahamettir. Dönemin padişahı II. Murat Anadolu'da hâkimiyeti tam sağlamak için Hacı Bayram Veli yi Edirneye öldürmek için çağırmıştır ki bu bir garabettir. Padişah etrafındaki mollalara Hacı Bayram Veli yi sorgulamalarını, her hangi bir münafıklık, kafirlik, vb.bir şeyinin bulunmasını istemişsede Molalar karşılarında kendilerinde bilgi bakımından daha ileri birini bulunca, Anadolu'da bu seviyede bir din aliminin öldürülmesinin ayaklanmaya sebebiyet vereceği korkusu ile vazgeçmiştir. 
        Selçuklu ve Osmanlı'nın İlk yıllarında teşvik edilen, korunan, kollanan tasavvuf ehli ne hikmetse bir anda tehdit hâline gelmiştir. Seyhliğin Babadan oğla geçme yada aile içerisinde kalma geleneği kural haline getirilmesi bir çok soruna sebep olmuş, belli kuralları olan tarikatların bu kurallarda taviz vermesi sonucu özünde olmayan yozlaşma, benlik, çıkar çatışması, artmış, tarikatı başka bir hallere sokmuştur.
      Hz Mevlana'nın örnek olarak gösterdiği şeriat, tarikat, hakikat, marifet düsturu tamamen yok olmasa da şeriatın ötesine geçememiştir. Tarikatı bir kurtuluş yolu değil, nemalanma yeri olarak görenler, samimi insanları yok etmiştir. Yunus Emre'ye tahammül edemeyen Molla Kasımlar tarikatın içerisinden temizlenmedikten sonra şeriatı geçip, tarikat mertebesine ulaşamayacaklardır. 
       Bu yol meşakkatli, dikenli, uzun, her adımı tehlike, her bir mertebe kimine kolay, kimine zor, belirleyici olan aslına dönüp insan olmaktan geçiyor. Son mertebeye ulaşan kurtulmanın ötesinde "hiç" olup çıkıyor.

20 Mart 2025 Perşembe

BARABBAS TUOLUMU

   Barabbas kan içici, ırz düşmanı bir katil. Aynı zamanda Hz İsa'nın zindan arkadaşı. Hz İsa zindana atıldığında Barabbas da oradaydı. Meşhur fısık bayramı geliyor (Yahudilere ait bir bayram) bu bayramda bir adet var. Romalılar bunu icat etmiş. O kentin valisi zindandan büyük suçlulardan birini affeder, affederken halka sorar, kimi affedelim Romanın Yahudiye valisi Pilatus. Halka soruyor, Barabbas var, Hz İsa var. Bana göre Hz İsa suçsuz ama takdir sizin, Yahudi halkı Romayı sevmiyor. Yahudi hahamlar halkın arasına adamlarını gönderiyor Barabbas' ı affedin deyin diyor. Allah'ın peygamberini orada harcıyorlar. İlginç olan aynı halk Allah dan yardım, ve cennet istiyor. Barabbas serbest bırakılıyor. Hz İsa çarmıha veriliyor. 
      Barabbasların yanında bulunan toplumlar Allah'ın lanetini beklesin, iflah olmazlar. Barabbas çıktıktan sonra yine birinin ırzına geçiyor, zindana düşüyor. Bir sonraki fısık bayraminda Roma valisi Palatus yine soruyur. Başka bir azılı mahkûmu karşısına Barabbas'ı koyarak. Kimi affedeyim? Halk yine barabbas diyor.
       Hz Lut kavmi de ibret alınacak bir vesikadır. İnsan toplumları bazen temiz ve dürüst insanları içlerinde istemez, onları cezalandırır, onları sürer, onları kovar, onları öldürür. Hz Lut'un kavmi buna örnektir. Lut kavminin özelliği homoseksüellik dışında temizliği ve dürüstlüğü içlerinde istememeledir. Neml 56 (Artık kavminin cevabı da: «Lut ailesini yurdunuzdan çıkarın, şüphe yok ki, onlar çok temizlikte bulunan insanlardır» demelerinden başka olmamıştı.Hz Lut'a etrafında bulunan temiz ve dürüst insanlar ile arana mesafe koy, yoksa seni ve karın dışında aileni sürgün ederiz yada öldürürüz diyorlar.) Sebebi halk hırsızlık, dolandırıcılık, Fuhuş, hile geçim kaynağı, onun ile hayat buluyorlar. 
        Toplum nasıl bozulur? suçu ve suçluyu neden himaye eder? İnsanı örnek alırsak Allah insanın hayatta kalma, kendini savunma, için çeşitli organlar bahşetmiştir. Hiç bir organ diğerinin görevini yapamaz yalnız uyuma yardımcı olur. İnsan da göz yoksa o görevi kulak yapmaya çalışır. Sağ kol yoksa, sağ kol güçlü olur. Bu organların birbiri ile uyumu, yardımlaşması varsa da başın alternatifi yoktur, onun görevi de bellidir. Diğer yandan ayaklar insana hareket kabiliyeti verir. Yalnız düşünme yetisi yoktur. Toplum bir vücutsa nasıl ki insan organlarının yer değiştirmesi ya da sorumluluk değiştirmesi insanın dengesini bozuyorsa, özellikle başlar ayak, ayaklar baş olduğunda denge bozuluyorsa, insanda, toplumda da böyledir. İyilerin yerini, kötüler, mamuslunun yerini, namussuzlar, dürüstlerin yerini, hırsızlar, mazlumların yerini zalimler alıyor, söz sahibi oluyorsa, toplum Lut kavmi toplumu olmuş demektir. 
        Devam eden davranış biçimleri iyi değilde kötü yöne evrilirse, zamanla alışkanlık hâline gelir, gelenek olur, kültür olur. Kötülüğün sıradanlaşmasını kimse görmez, müdahale de etmez, çünkü o kadar yavaş ilerler ki göremez. Zamanla o da   kötülüğün bir parçası olup çıkar. Onun için başa ayrı, ayağa ayrı önem vermek gerekir. Bacak kesilip atılırsa insan yine de hayatını devam ettirir, yalnız kafa giderse insanda gider. 
        Ne yaparsan yap bilgi olmadan ne toplum olur ne de kültür olur. Kültürsüz toplumlar yok olup gider. İşgal ettiğin topraklarda kültürünü, dilini, şarkını, yerlestirmezsen oranın sadece bekçiliğini yaparsın. Osmanlı'nın yaptığı gibi. 

17 Mart 2025 Pazartesi

İFTİRA

     Bir örnek olarak hayalî olarak veriyorum. 
       Ben Ahmet adlı bir şahıs ile yıllardır süren aramda bir husumet var. Bundan temelli kurtulmak için Mehmet'e diyorum ki, sana bir milyon versem Ahmet'i öldürürmüsün dedim. O da kabul etti. Gitti Ahmet'i öldürdü. Mehmet yakalandı, sorgusunda bu işi para karşılığı yaptığını söyledi. Azmettiren yani parayı kimin verdiğini sorduklarında Benim ismimi vermedi, kendince sevmediği Hüseyin'in ismini verdi. Hüseyin azmettirici olarak yakalandı. Ne kadar suçsuz olduğunu söylese de mahkeme Hüseyin'e azmettirmekten ceza verdi.
         Dinî, vicdani ve hukuk karşında Mehmet'in yaptığı suç, iftira, günah. Yani Toplumsal değerler karşısında suçsuz bir insanın işlemediği halde üzerine atılan suç din olarakda, vicdan olarak da, adalet önünde de karşılığı ceza gerektirir.
        Bir insan hırsızlık yapıyor ve suç üstü yakalanıyor. Neden yaptın? Dediklerinde Şeytana uydum diyor.
        İnsanı yoldan çıkaran kitap ile sabit Şeytan. Peki kendini insan dan üstün gören, Allah'a isyan eden şeytanı yoldan çıkaran kim? Nefis. Demek ki şeytan ile nefis farklı şeyler. Şeytanda olan nefis insanda da var. Normal bir insanda nefis doğru olanı değil, göze hoş görüneni emreder. Doğru yolda olan insan nefsine değil, kendine ilham edilen emre uyar. Öyle hal alır ki nefis hükmedemez zamanla körelir. Ama ölmez, insanın zayıf anını bekler. Fırsatını bulduğu anda tekrar insana hakim olmaya çalışır. Onun için insan nefse karşı her zaman teyakkuzda olmalı ki kurtuluşa ersin. 
         Şeytan insanı nefsi üzerinden ele geçirir. Sürekli nefse kendi istediği şeyi yapması için telkinlerde bulunur. Bu insanın iradesine bağlıdır.
           Ahiret de bana haksızlık, zulüm yapan bir kişi ile hesaplaşacağım zaman. Haksızlık ve zulme karşılık, o şahısın sevapları bana verilecek, şahsın sevabı yoksa, benim günahlarım ona yüklenecek. Bu adil bir yargılamanın gereğidir. Allah'ın bu yönde de sözü vardır. Diyor ya "boynuzlu Koç, boynuzsuz koç dan hakkını alacak" 
        Hani bir zaman, Rabbin meleklere şöyle demişti:
       _ ‘Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin (secdeye edin).’  Bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.  Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah Teâlâ:
       _‘Ey İblis! "Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?’ dedi. İblis:
      _ ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’ dedi. Yüce Allah şöyle buyurdu:
       _ ‘Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun. Şüphesiz benim lanetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir.’ İblis:
       _ ‘Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi. Allah şöyle Teâlâ:
      _ ‘Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin’ dedi. İblis:
       _ ‘Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım’ dedi. (Sâd Sûresi  71 - 83)
      Allah Teâlâ da şöyle buyurdu:
        _‘Çekil, git. Onlardan kim sana uyarsa kuşkusuz cehennem tam bir karşılık olarak hepinizin cezası olacaktır. (Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla (vesveselerinle) kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun -geçek şu ki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va'detmez-. Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!" (İsrâ Sûresi  62 - 65
       Nisa 76 da İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.
         Şeytan zayıf olmasına rağmen nefis üzerinde yaptırımı güçlü. İnsanın yapmış olduğu yanlışları bir savunma aracı olarak kendi nefsinden değilde, iftira atarak şeytandan bilmek, şeytana iftira değil midir? İftiranın hem beşeri hemde ruhani cezası ağırdır. Nisa 112. Kim de bir hata yapar veya günah işler de sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa, muhakkak ki büyük bir iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. Bazı ayetlerde zalim olduğunu, cehennemlik olduğundan bahseder. Çünkü iftiranın sonucunu kimse tahmin edemez. İnsanın hayatına dahi mal olabilir, sonuca göre Allah katında cezası belirlenir.
         Bir insan şeytana uydum hırsızlık yaptım dedi. Halbuki nefsine uyumuştu. Bir yandan hırsızlıkdan dolayı mağdur ettiği sahsin hakkina girdi, diger tarafsany Şeytana iftira attı.  Kıyametdeki yargılamada şeytan deseki "Yarabbi bu kulun bana iftira attı. Yaptığı hırsızlıkta hiç bir dahilim yok, sen adilsin hakkımı isterim derse ne olur? İnsanın sevapları şeytana mı verilir? İnsanlık tarihinden, kıyamete kadar olan insan neslinin şeytana attığı iftiraların boyutunu düşünemiyorum bile.
        Yoksa bu yargılamadan şeytan muaf mı?  - Allah şöyle buyurdu: “Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım!” (Araf, 7/12-18) demek ki işini iftira ile yapan, halledenin dostu şeytan. Beraber haşr olacaklar ki, birbirlerine istediği günahı sevabı vererek yargılanacaklar. O. iftiracı, iftiraya yardım edenler ile seytanın sorunu. 

10 Mart 2025 Pazartesi

BİR ZAMANLARIN MAĞDURLARI ŞİMDİNİN MUKTEDİRLERİ

        Bir zamanlar kendilerini Atatürkçülüğün arkasına sığınarak, kendilerini devlet yerine koyanlar vardı. Güçlü ve acımasızdılar. Kendileri gibi düşünmeyenleri, özellikle dine düşman, din kisvesi giyenlere karşı çok acımasızdılar. Özellikle başörtülú olanları aşağıladılar, yargı önüne çıkardılar. Yıllar geçti mağdurlar iktidar oldu, gücü eline geçirdi, değişen aslında bir şey olmadı sadece mağdur edenlerle, mağdur olanlar yer değiştirdi. Aradan geçmiş yüz yıl, geriye bakıyorsun bir adım yol alınamamış. Atatürkçülük adı altında zulüm yapanları anlarım. Onlar mecburdu on yıllardır elinde bulundurdukları kalaler için mücadele ediyorlardı. Yaşadıkları o konfor yaşam biçiminden olmak istemiyorlardı. Atatürkçülük mü? Bu insanlar için o sadece bir paravan. Çünkü elindeki tek silah o. Diğer türlü milletin karşısına çıkıp manevî değerler üzerinden muhalefetlik yapacak durumları yok. Yıllarca devlet içindeki mevkileri ellerinde tutarak insanlar üzerinde baskı oluşturdular. 
          Ama kendini Müslüman olarak lanse eden farklı bir şey yapmayıp aynı yoldan gidenleri anlamak mümkün değil. Sizinde onlardan bir farkınız yok. Ama gerçek öylemi Müslüman adil, dürüst, hak kavramını bilen, hoşgörülü, zulme karşı olması gerekmez mi? İnandığı değerler bunu önermez, emreder. Peygamber demiyor mu.        " Size kötülük edene iyilik edin" Size kötülük edenlerle bir farkınız olsun, diğer türlü inançlı olmanın ne önemi var. Allah kitabında Hz Musa'ya "Git Firevuna yumuşak, güzel bir şekilde tebliğ et. Belki imana gelir" git ona hakaret et, onun yaptığının aynısını sende yap demiyor. Hz İsa dâhi İncilde " Bir yüzünüze vurulursa, diğer yüzünüzü dönün" der. Bu kadar emir varken bunun dışında hareket etmek akla başka şeyleri getirir. Karşıdakiler Atatürk'ün arkasına sığınıyor da sen de yoksa İslâm'ın arkasına mı sığınıyorsun, istediğin işine gelen hüküm ile hareket ediyorsunun, işine gelmedimi nefsin ile hareket ediyorsun. Ben farklıyım diyorsun da , bir türlü göstermiyorsun. İslam Dil'e değil harekete önem verir. 
     Başka bir konu var ki daha vahim. Mesela: Sıradan bir vatandaşsınız bir bakan, Cumhurbaşkanı, genel Müdür gibi yüksek makamlarda biri ile görüşeceksiniz. Çat kapı yanına varmanın imkanı yok. Konunun açıklayıcı şekli ile Randevu alacaksın, özel kalem, sekreter aracılığı ile uygun görülürse görüşebilirsin, çoğu zaman özel kalemi dahi göremezsin. Kolay mı yüksek makamda ile görüşmek, rica , minnet bazen aracılar sokarsın, çoğu zaman o da olmaz. Kaderinle başbaşa kalır, evinin yolunu tutarsın. 
         Halbuki her işini halledecek şah damarından daha yakın Allah'ın var. Ne aracı gerektirir, ne de randevu alırsın. Çat kapıda görüşebilirsin. İste istediğin kadar. Uygun görülürse akla hayale gelmeyecek şeyler de verir. Çünkü o verdiği şeylerde bir eksilme olmaz. Her şeye maliktir o. Bir Devletin en üst makamı denizi yarabilir mi? Ölüyü diritebilir mi?  Mümkün değil, ama o yapar, çünkü onun her şeye gücü yeter. 
        Normalde Kitapların ve peygamberlerin tebliğlerinde olması gereken budur. Ama öylemi? Hıristiyana Allah' dan bir şey isteyecek araya hemen rahip, papaz, peder, pastör, ne varsa araya giriyor. Yahudiye bakıyorsun hiç farkı yok. Hahamlar yol verirmi insana. Müslümanlar da kalır değil, hoca, şeyh, kutup vb hemen araya girer. Trafo misalini dayar önüne. Trafafoya direk bağlanan cihazın yandığı gibi, aracısız insanda yanar onlara göre, Allah'ın "Ben kuluma şah damarından daha yakınım" beyanı dikkate bile alınmaz. 
         İnsanlar Bir bakana ulaşmanın zorluğunu bildiği için o yoldan uzak duruyor. İnsaf edip yoldan çekilinde insanlar Allah'a ulaşsın, yoksa Bakan misali o yoldan uzak duracaklar.
     Zulüm kaç harf?  Kaç hece? Kaç kelime? 

4 Mart 2025 Salı

MÜSLÜMANLIĞI BULDUK MU? OLDUK MU?

  Biz aslında Müslüman olmadık, Müslümanlığı bulduk. Olmak ile bulmak ayrı şeylerdir. Olmakta rıza vardır, Bulmakta mecburiyettir. Müslüman bir toplumda doğduğumuz için kendimizi onun içinde bulduk. Rusya'da ya da İsrail'de doğsaydık o toplumun dinine tâbi olacaktık. Belki şu anda İsrail saflarında bir asker olarak Gazzeli çocukları öldürecek, onun ile de gurur duyacaktık. Bulduğun şeyde emek yoktur, harcaması kolaydır. Emek ile elde edilen kıymetlidir. Kaybetmek istenmez. Onun için galiba şanslısın. Bulunan çabuk kaybedilir. 
       Bazen derler sonradan başka din veya inanmayan biri İslâm a girdiği zaman, dini gerçek kimliği ile yaşar. İslam'ı bulan kişilere ise şüphe ile bakar. Kendisi Müslümanlığı bulamamıştır. Müslüman olmuştur. Bir emek ve çaba ile olduğu şeyin değerinden dolayı onu daha titiz koruma altına alır. 
        Bulan öyle midir? Zaten ekmeksiz çabasız kucağına konmuştur. Kaybolmasının bir anlamı yoktur onun için.  En önemlisi de emek, çaba olmadan bulunan bir alet, makina misali hor kullanır.  eskiyen parçalara bakım yapmaz, gittiği yere kadar der. Zaten fazlada gitmez. Kırılır bir tarafa atar. 
          İşte insanın dönüm noktası buradır, makinanın yenisi yoktur.  Bin dört yüz yıl önce Üretim sonlandırılmıştır. Ya ikibin yıl önce üretilen bir makina alacak ya da kenara attığı makinayı tamir edip kullanacak. Diğer bir seçenekte bu işleri bırakacak. Bulmak ile olmanın farkı her şeyi belirler. Tercih insanın. Ya var olursun ya da yok.

3 Mart 2025 Pazartesi

YECÜC VE MECÜC

       Sosyal medyayı kullanarak İslami propaganda veya tebliğ yapmak için İslami kisvelerle kamare karşısına çıkan hocalar anlatımlarından kendi düşüncelerini dinin içinde varmış gibi göstermeleri yozlaşmanın halen devam ettiğinin bir göstergesi değilde nedir? Din tamamlanmıştır. Ekleme çıkarma yapılamaz. Allah kitabında tamamlandığını, eksik bir şeyin olmadığını söylüyor, ama ne yazik ki , eksik varmış gibi tamamlama derdinde olanlar bir türlü bitmiyor.
        Biri çıkıyor İmam Şafi nin Ebu Hanifeye saygısından dolayı dört yıl anne karnında durduğunu söylüyor, diğeri geri durur mu, yemekten sonra ekmek kırıntılarını parmak ile alana, her kırıntı için bir huri verileceğini söylüyor. Diğeri Hz Ömer zamanında Nil nehrinin akmadığını, Hz Ömer'in Nil nehrine mektup yazarak akıntıyı devam ettirdiğini söylüyor. Hele biri var ki akla ziyan. Kadınların düğünlerde oynamasına kafayı takmış. Bir de örnek veriyor. " Mesela biz bir eve gitsek, çay ikram edilse bu arada adama desek ki getir karın şurda oynasın, razı olur mu?" Birincisi Sanki o kadınlar her yerde oynuyor gibi bir izlenim veriyor. İkincisi surekli Allah'ı, peygamberi, kitabı, hadisi ağzından düşürmeyen bu şahıs Allah'ın hangi ayetinde, peygamberin hangi hadisinde böyle bir kıyas yapılmış. Edep, ar güzeldir ama bazı insanlarda eğrelti durur.
         İddialar o kadar büyüyor ki sanki yarış halindeler. Çıta yükseldikçe yükseliyor. Korkuyorum biri çıkacak "aslında hepinizi ben yarattım" diyecek. 
        Kendilerine sorsan mutlaka bir delil bulurlar ya da tebliğ etme yöntemi derler. Fesat çıkarmak, toplumu kutuplaştırmak, bozgunculuk yapmak ne zamandan beri tebliğ yöntemi bilinmez ama Kuran'da geçen Zulkarneyn hadisesi Allah'ın bu gibi insanları tarif edip uzak durulması gerektiğini söyler.
        İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu. [93]
           Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cüc ve Me'cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?" [94]Kehf 
          94: Onlar: “Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc dediğimiz hak hukuk tanımaz kabileler, iki dağın arasındaki şu geçitten bize sürekli saldırarak bu ülkede bozgunculuk yapıp duruyorlar.
          Zülkarneyn, "Rabbimin bana verdiği (imkan ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım" dedi. [95]
         "Bana (yeterince) demir madeni getirin" dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince "körükleyin!" dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, "Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım" dedi. [96]
          Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. [97]
        Zulkarneyn Demir ve bakır ile iki dağın arasında bir set yapması, yecúc ile mecüc ü nasıl engelledi. Sağdan soldan değil sadece iki dağın arasından geliyorlar. Set yapılıyor ve artık gelemiyorlar. O günkü set halen geçerlimi? Bu set gerçekten demir ve bakır ile yapılan bir set mi? Yoksa paralel bir evren mi? Kısacası solucan deliğimi? Zulkerneyn paralel evrenin dünyaya açılan tek kapısını kapatmış olamaz mı? O kapı halen kapalı mı?  O kapının arkasında bulunan yecüc ve mecüc bir yolunu bulup dünyadaki  yağma, fesat, zulüm, gibi kötülükleri yapan ya da yol açanlarla bir yolunu bulup iletişim mi kuruyor? Kendi yapmadıklarını bu tarafda ki evrende bulunan insanlara mı yaptırıyorlar. 
       Dini kendi düşüncelerine göre yorumlayıp, din emri gibi anlatanlar fesat çıkarmıyorlar mı? Ülkenin yönetimini yalan ve hile ile ele geçirip insanlığa zulmedenler yecüc ve mecüc'ün paralı askeri olamazlar mı? 
        Doğrusunu Allah bilir. 
         

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...