AKILDA KALMAYANLAR

31 Aralık 2024 Salı

YILBAŞI

        Yılbaşı kutlamalarına tepki gösterenler var. Nedeni aslında kutlanmaya karşı olmak değil, kendini dindar, takva sahibi gösterme çabası. Yılbaşı kutlaması şahsi bir hareket, başkasına ne zararı ne de faydası var. Dini yozlaştırma burada açık olarak su yüzüne çıkıyor.  Mesela sakallı birine soruyorsun "sakalı niye bırakıyorsun" sünnet diyor. Bir yemekte sol elin ile yemek yiyorsun, hemen müdahale ediliyor "sağ el ile ye sünnet diyor. Bunun gibi bir çok hareketi sünnet olarak karşına çıkarıyorlar. Elbette sünnettir yapılması gerekir. Bu insanın takvasına bağlı. Sünnet diyerek başkasını uyaranlara bir bakıyorsun, adamda yalan var, kul hakkı var, zalimlik var, hak yeme var.  Varda var. Farzı bırakmış, sünnet ile amel etmeye çalışıyor. Sünneti farzın önüne geçirmek dinde yozlaşmaya neden olur. Farz zamanla yok edilir, sünnetler ile dini ayakta yutmaya çalışsa da zamanla bununla da oynar, bir alta içtihata geçer. İçtihat insanın fikridir. Doğru ve kesin hüküm kuramazsın. Ebu Hanife nin bir sözü vardır " İçtihat olarak bugün benim fikrim budur, yarın biri çıkar deliller ile benim bu söylediklerimi çürütürse, bana değil ona uyun" der. 

          Alkol alma haram diyen şahıs, yaptığı, açtığı yollarla gençleri, insanları deist, ateist yapıyor bunun ya farkında değil, ya da topluma dindar görünme çabasında. Dindarlığıní Allah'a göster, senin dindarlığının bana bir faydası var mı? bana insanlığını göster.  Bana faydası olan şey insanlıktır 

         Bazıları tarafından dinlendirilen bir şey var. Genellikle yılbaşı kutlayanların sığındığı yer " Orta Asyalı Türklerde yılbaşı kutlardı, çam ağacı onlarda da vardı" nereden çıkarıyorlar bu yalanı anlamak mümkün değil. Türklerin bir arşivi yok. Nerede yazıyor. Herkes kendine göre tarihî yorumlarsa ortaya böyle ucube bir tarih çıkar. 

        Herkes kendini dinin koruyucusu olarak görüyor. Bu koruyucular, korumaktan öte yozlaştırma derdindeler. Kendi Dini yaşamaz, yasamayanlara tepki gösterir. Tanık olduğum bir olay var. İyi bildiğim bir şahıs dinî yaşamamanın ötesinde Allah'ı inkâr seviyesinde biriydi. Alkollü bir şahıs çevreye rahatsızlık verince müdahale etti, şahıs bunun Allah'ına, peygamberine küfür edince "Sen benim Allah'ıma, peygamberime nasıl küfür edersin" diye şahsı darp etti. Aslında o şahsı darp etmek için Allah'a ve peygambere küfür bir bahaneydi, sözde din koruyucuları da bundan farkı yok. Kendilerini Allah'ın yerine koyarak dinî koruma çabasındalar. En büyük sevap, cihat olarak görüyorlar herhalde. Ama hangi cihat? Savaş cihatımı, hayat cihatımı? Önce buna karar vermek gerek .

        İslam'da yapılan her hareketin olumlu olarak dönüşü olması gerekir. Çam ağacına saldırmanın ya da yıl başı kutlayanlara saldırmanın ne getirisi olur. Olumlu ne gibi dönüşü olur? Hiç! 

         

29 Aralık 2024 Pazar

HER DOĞRU HER YERDE SÖYLENMEZ

         Genel bir düşünce dır "Her doğru her yerde söylenmez"  vicdani ve dini bir söz değildir. Din doğruluğu, ahlakı, emrederken bu söz tersidir. Hangi peygamber bu sözü ölçü almıştır? Dört mezhep imamı zamanın Halifeleri tarafından bu söze itibar etmeyerek zindanlara atılmamışmıdır?

       Sokrates M.Ö. 399 yılında “dinsizlik” ve “gençlerin ahlakını bozma” gerekçesiyle mahkeme önüne çıkarılmış ve ölümü istenmiştir. Platon Apologia adlı eserinde, Sokrates'in mahkemede Atinalılar'ın huzurunda, sürdürdüğü felsefi yaşam şeklinin doğruluğunu savunduğunu ve bundan ölüm pahasına vazgeçmediğini belirtmiştir. Eğer düşüncesinden vazgeçse öldürülmeyecek. Sokrates doğruyu ölüme giderken dâhi söylemiştir. 

         Doğru nun bir özelliği vardır, yalan gibi mutlaka bir gün ortaya çıkar. Çıktığı zaman insanlığa verdiği zarar bir savaştan daha tahrip edicidir. 

         "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" deyip dururuz. Bu bencilliktir, nefisçiliktir. Başkasına dokunan yılan bir gün gelir herkese dokunur. Bu yılanın yaratılış özelliğidir.

       Gerçeklik bunlarla ilintili olsa da, yalan ve doğruluğun üzerinde bir olgudur. Etrafımızda gõrdüklerimizin saf halini belirlememiz de yardımcı olur.

         Saf ve kendi hâlinde birinin hiç bir dış yardım almadan yüksek pozisyonlara geldiğine hiç şahit oldunuz mu? Olamaz. Sanatçısı, topçusu, siyasetçisi, zengini kimi içine katarsanız katın. Birilerinin dizginleri ile yükselme olur. Dizginler bırakıldığı an tepe taklak düşer. Bunun çok örnekleri vardır. Bu örnekler bir meslek grubuna değil, aklınıza ne geliyorsa geçerlidir. Doğru olmak liyakatli olmak yeterli olmuyor. Bu özellikler dizgini elinde tutanlara zarar verir. İstedikleri hedeflere ulaşmada engeldir bunlar. Toplum mu?  Toplumun bir önemi yoktur. Bakın topluma, yirmi yıl önceki toplum ile şimdiki aynı mı? Kültür göreceli olarak normalde değişmez. Değişim bir gül gibidir. Sürekli bakarsan Gül'ün büyüdüğünü göremezsin, kültür değişimi ya sabit olmalı ya da gül gibi gözle görülür olmamalı. Ama son yirmi yılda bu hızlı değişimin sebebi ne? Hormon veriyorlar. Herşey yapmacık, doğruyu, dürüstü bu toplum sevmiyor. Nedeni! Kendi dürüst ve doğru olmadığı için. Doğrunun düşmanı çoktur, doğru menfaatlere dokunur, onları deşifre eder. Kim menfaatinden olmak ister ki? Toplum ahlaki olarak çökmüş ya da o yola girmişse durdurmak zordur, çünkü hormonludur, tek çözümü vardır hormonlu kısmı yok etmek.

       Hep demokrasi der dururuz ya bunun da ölçüleri vardır. Eğitimsiz bir toplumu demokrasi ile yönetemez siniz, Platon, yaklaşık 2300 yıl önce şöyle demişti: “Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar, demokrasi despotluğa dönüşür.” bu tespit 2300 yıl önce yapılmış ve halen geçerliliğini koruyor. Eğer tam bir demokrasi isteği ile yola çıkacaksan evi çatıdan değil temelden yapmaya başlayacaksın, yani eğitimden. Yanlış anlaşılmasın öğretimden değil. Çünkü nice öğretim görmüş adlarının önünde san ve ünvan olan kişiler var ki dalkavukluk uğruna yapamayacakları, giremeyecekleri kılık yok. 

        Düşünmek zor iştir. Emek ister, zaman ister, onun için en kolayı sürüyü takip etmektir. Emek yok, zaman derdi yok. Birileri düşünsün, icraate döksün, çalsın, çırpsın, Servet sahibi olsun, sende onun serveti ile caka sat. O be ne güzel hayat, ne güzel dunya. 

26 Aralık 2024 Perşembe

HİÇLİK

         Bazı insanlar erişebildikleri makam, mevki ve parasal doyumdan sonra, hiçlik makamına ulaşırlar. Hiçlik makamı yok oluş değil bilakis bir doğuştur.  Bazıları bunu yok olarak değerlendirir, bazıları ise gerçek anlamda bir varlık mücadelesi olarak görür. Yıllarca Selçuklu Devleti'nin dini, fikhi, ve fetva âlimi olan İman Gazali bunlardan biridir ki bütün imkanları bırakarak inzivaya çekilmiş, inziva hayatı ile ilgili hiç bir kayıt bırakılmasına imkan vermemiştir. Bunun yanında dinî sadece iktidarının devamı için kullanan nice halife, sultan, padişah, başbakan, cumhurbaşkanı ise o hiçlik makamını bir yokluk hâline getirmiş, arkalarında yıkım ve ölüm dışında bir şey bırakmamışlardır. 

       İnsanın bedeni değil, gönlü yorulduysa dünyanın bir değeri kalmıyor. İnsanın gönlü niye yorulur? İyi insanları hurda niyetine pazara çıkarırsan gönül yorulur. İnsan kıymet bilmek ister. Yaptıklarının toplum tarafından değerinin bilinmesini ister. "Sen iyilik yap,denize at, balık bilmezse Halık bilir" diye bir söz vardır ya o söz hiçlik makamlarında olanlar için söylenmiştir. Sıradan insan hiçlik makamını yok oluş bilir. Perde arkasında ne var bunu bilemez. Bunun nedeni de güvenden kaynaklanır. İnanışı olan insan musibetlere rıza gösterir, musibetin ne olduğunu, niçin gönderildiğini bilir, onun için der ki "Derdin de hoş, dermanın da." der yoluna devam eder. 

         Platonun mağara algoritmasına göre: Doğuştan beri bu halde olan üç insan, duvarda mağara girişinden yansıyan gölgeleri ve yankı yapan sesleri duymaktadırlar. Yani gerçeklik, onlar için yalnızca gölgeler ve yankı seslerdir.

           Derken bu insanlardan biri zincirini çözer ve kendini mağaranın dışına atar. Yoğun ışık yüzünden geçici körlük yaşadıktan sonra gözü alışarak aslında gördükleri şeylerin yalnızca birer gölgeden ve duydukları seslerin yalnızca yankılardan ibaret olduğunu anlar. Bir akarsu kenarına gidince sudaki yansımasını ve gölgesini görmesi ise her şeyi anlamasını sağlar.

           Büyük bir hevesle mağaraya dönüp bu durumu anlattığı zaman ise arkadaşları tarafından deli olmakla suçlanır. Onları kurtarmak istediğinde zincirli iki insan onun gibi delirmek istemediklerini söyleyerek mağarada kalmayı sürdürürler. Hatta zincirlerinden kurtulmuş olana saldırmayı bile denerler. Ne kadar anlatırsa anlatsın zincire vurulmuş iki insan bu durumu anlayamaz ve hayatlarını orada sürmeye devam ederler.

       Bin yıl önce kaleme alınan bu fikir halen günümüzde gerçekliğini koruyor. İnsanlar kendilerine dar bir mağara oluşturmuşlar ne bulurlarsa buraya atıyorlar. Attıkları şeyin yararına bakmıyorlar. Zamanla oluşturdukları bu mağara çöplük yığını hâline geliyor. Temizlemeye çalışsa da hangisinin yararlı, hangisinin zararlı olduğunu bilmediğinden, birilerinden yardım istiyor. Yardıma gelen şahsın isteklerine değil, kendi yararını gözeterek temizlik yapıyor. Sonuçta şahıs hep başkalarına muhtaç, hep başkalarının fikirleri ile hareket etmeye başlıyor. Kimliksiz hâle geliyor, düşünemiyor, kendisi herhangi bir fikir üretemiyor. Sonuç olarak kaybolup gidiyor, giderken arkasında bir enkaz bırakarak. 

       Hiçlik enkaz bırakmak değil, varlığın ve maddenin gerçek mahiyetini bilmektir. "Bilen ile bilmeyen bir olur mu?" İşte bilmek hiçliktir. Mahiyeti bilip, onun sonucuna göre yaşıyorsan hiçlik makamına erişmişsindir. Orada ne gam var ne keder. Etrafınıza bakın var mı öyle yaşayan?

        

22 Aralık 2024 Pazar

DÕNGÜ

        İki cismi birbirine vurun, biri kırılsa diğeride mutlaka yara alır. Bu değişmez kuraldır. Savaşlarda böyle yenmek ya da yenilmek farklı bir konu fakat yenilen de yenene bir zarar verir. Peki kim kârlı çıkar. Varlıklı kişiler. Yoksullar, fakirler savaşır ölür, yaralanır, malını mülkünü kaybeder, bunca çaba sonucu sadece bir kahramanlık payesi ile ödüllendirilir. Oysa zengin öylemidir? Ne ölür ne de öldürür ama servet kaybetmesi gerekirken, tersi olur, o savaş yokluk ortamı onu daha çok servet sahibi yapar. Neden böyle olur? Çünkü onun tarafı yoktur. Nerede menfaat varsa o oradadır. Dünyanın zengin kişilerine bakın, bulunduğu, tâbi bulunduğu ülke savaşmış olsun ve yenilsin hiç servetini kaybedeni gördünüz mü? Olmaz, çünkü onların tarafı yoktur. 

         İkinci dünya savaşında Hitler Yahudileri soykırıma varan kötülükler yapmış olsa da, savaş malzemesi tedarikini Yahudiler den yapmamışmıdır? Dünyadaki Yahudiler Hitler'e ambargo mu uygulamıştır? Öyle bir şey olmaz. Hep savunmaları şudur, " Hedefe gidilen yolda yapılanlar mübahtır" bunlar ile başedemezsiniz, her zaman ve durumda kendilerini haklı çıkaracak bir savunmaları vardır. 

        İsrail'in Gazze'ye yaptığı saldırı bir soykırım degilmidir? Hani dindaşların ambargoları? Olmaz. Geçmişte yapılanları eleştirenler kendileri mevzubahis oldu mu, ya ortalıkta görünmezler ya da mutlak kendilerini haklı çıkaracak bir savunmaları vardır. 

          Arap ülkeleri ve Türkiye İsrail ile ticareti hiç kesmemişlerdir. Savunma çeşidinin her türlüsüne başvurarak işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır. "Kendi halklarına yardım yapmıyoruz, el altından yardıma devam" mantığı hep işler durumdadır. İşte bu hareketler yeni olan bir şey değil, bundan sonra da değişmeden devam edecek. Zenginler en çok savaş ortamlarını sever, sevmeseler dünyada savaş olur mu? En kârlı ortamlar savaş ortamlarıdır. Bir malın değerini savaşan ülke yöneticileri değil, malı elinde bulunduran belirler. 

        İnsan hırsları insan öldürür, bu hırs bir gün gelir döner hırs sahibini bulur ve onu da öldürür. Bu bir döngüdür, ve hiç değişmez. Tek rejim iktidarlara bakın hangisi uzun dönem ayakta kalmıştır. Hitler mı? Saddam mı? Kaddafi mi? En son Esad mı? Hepsi birer birer yıkılıp gittiler. Çevresinde yerleştirdikleri orduları onları koruyamadı. Kağıttan kaplan dedikleri ordu bu olsa gerek. Haksız yere insanların canını yakarsan bir gün gelir, birileri çıkar senin canını yakar. Bu kural yüzyıllardır devam eder ama ne hikmetse hiç ders alan olmaz. Sebebi "hırs" denen illet.  

         Toplumsal barışın olduğu ülkelerde yönetimler kişiye bağlı değildir, bu nedenle uzun süre ayakta dururlar. Baskı ve devamında gelen zulüm bir yere kadar. Yöneten ve yönetilen sabır içinde bekler. Birisi zulmetmek için diğeri zulmedenden kurtulmak için. Ama sonuç hep mazlumun lehine işler. Hiçbir despot rejimler bugüne kadar ayakta kalmamıştır, kalmayacaktır da. İnsanın vicdani yaratılışına aykırıdır zulüm. Bir de bunu inanarak ve isteyerek yapanlar var. "Devletin menfaatleri" diye söze başlayıp, yapılan her kötülüğü meşrulaştıranlar. Bunlar şuraya, buraya konulacak kişiler değildir. Konulsa konulsa akıl hastanesine konulur. Zulüm bir düşünce biçimi değildir ancak kendini zulüm ile özleştirenler de bir fikir akımı olarak görüldüğü için insanlık tarihinde hep var olmuştur. 

        Zulümlerin yapılış amaç ve şekilleri zamana göre hep değişiklik gösterse de sonuç olarak ortada bir mağduriyet vardır. Bazen din adına bazen milliyet adına bazen şahsi menfaat adına, bazende belli bir azınlık adına yapılır. Ne olursa olsun ve ne amaçla yapılırsa yapılsın ortada bir hastalık hali vardır. 

20 Aralık 2024 Cuma

DOĞRU YA DA YANLIŞ

        Doğruyu yanlışı nasıl ayırt edeceğiz. En iyi ve doğru fetva makamı insanın vicdanıdır. O şunu demiş bu şunu demiş. Onlar kendilerinden bir şey katarak sana akıl verir. Ya vicdan öyle midir? Saf ve temizdir o (olanlar için kast ediyorum) olmayanlar bu sınıflamanın içine girmez. Onlar başka bir yerde sınıflandırılır. 

        İyi olmak bir vicdani erdemdir. Yalnız iyi gibi gözükmek bu erdemin içine girmez. Çünkü iyilikte hareket yoktur. Hareketi sağlayan bir olgu olmalı insanın vicdanında. Ben yaptım oldu demekle hiç bir şey olmuyor. Yaptığın her şeye hareket katman gerek. 

          İnsan olmadığı bir ruha sahip olabilir mi? Ya da şöyle diyeyim, insan yapmadığı, kendinde olmayan bir özelliği ön plana çıkarıp "ben böyleyim" diyebilir mi? Tanımadığı insanları buna inandırabilir, ama ya herkes tarafından bilinen bir şahıs bunu nasıl yapar? Kendinde olmayan bir davranışı var gibi göstermek elbette ahlaksızlıktır. Ama bunu bilen içindir bu. Birisi diyebilir ben çok şerefli bir adamım, ama çoğu insan o kişinin hareket, tavır ve yaptıklarından dolayı şerefsiz olduğunu bilir. Ama bir şey yapamaz. Bazen sözlerin bittiği yerler vardır. Bu da işte orasıdır. 

         Siz iyi olmadığınız halde birileri size iltifatlar ediyorsa ne düşünürsünüz? Bu şahsa karşı iyi duygular mı beslersiniz? Yoksa " Ne menfaati var mı? Dersiniz. Siz kendinizi biliyorsanız elbette size iltifat edene şüpheyle bakarsınız. Bunu elbette ki akıllı insanlar yapar. İltifat insanı savunmasız bırakır. Önemli olan Başkasının ne dediği değil, benim ne yaptığım!

        Başkası tarafından yapılan her olumlu söz ve davranış insanı iyi yapmaz, bilakis kendini sorgulamadan azade eder. İnsanı iyi yapan bir kişinin görüşü değil, toplumun görüşüdür. İnsanı iyi yapan insanlığa verdiği yarar ile ölçülür. Kötü yol açanların varacağı yer ancak sonu belli olmayan derin uçurumlardır. Kim düşmek ister oraya? Deneyin, insan öyle şaşırır ki, ateşe koşan kelebekler gibi koşar. Kurtulacağını zannettiği ateş aslında onun sonudur. Bilse koşar mı? Koşana değil, koşturana bakmak lazım. Bu da ancak bilmek ile olur. Bilen ile bilmeyen hiç aynı olur mu? 

        Alenen işlediği suçlardan dolayı başkalarını suçlamak yeni bir şey değildir .İnsanlık bu ahlaksız davranışları bir çok dönem göstermiştir. Zulmeder, zulmedenleri suçlar, inançsızdır, inançsız olanları suçlar, hırsızdır, hırsızları suçlar. Bu gibi ahlaksız davranışlar saymakla bitmez. Din eşittir ahlaktır denir ya bunda ne din ne de ahlâk vardır. Ama herkes onu öyle bilmez. Halkın gözünde aziz dir o. Günahların önünde perdedir, cennet'e o götürecektir. Bu bir inanç, nasıl ki Müslüman 'ın, Hıristiyan'ın Musevinin inancı var, bunun inancı da bu. Onlara nasıl itiraz edilmiyorsa buna da itiraz edilemez. 

        Başkası ne yaparsa yapsın, sen doğrulardan şaşma. Doğrular insanı yalnız bırakır. Doğrunun düşmanı çoktur. Bunun tek sebebi vardır. Toplumda doğrunun azlığıdır. Tarih göstermiştir ki bir gün herkes aynı yerde buluşacak. O buluşmada kim haklı kim haksız elbet belli olacak. Kimi kazanacak, kimi kaybedecek. Allah kimseye kaybedenlerden etmesin

17 Aralık 2024 Salı

TARİH

         Sürekli dillendirilen bir konu var  " Camiler ahıra çevrildi." Bu doğrudur. Olay biraz farklı. Konu olan camii Seferihisar 'ın bir köyünde 600 yıllık ve Osmanlı mimarisi ile yapılmıştır. Ahır yapıldığı tarih 1920.  Köy o gün yüzde yetmişi rumdur. Kurtuluş Savaşının etkisiyle köyde Müslüman yok denecek kadar az olduğu için bakımsız kalmış, yıpranmış tır. Dönemin müze müdürü verdiği raporda yıpranmış olsa dâhi onarım yapılabilir demiştir. Daha sonrada yapılarak eski hâline getirmiştir. Ahır yapan Müslümanlar değil Rumlardır. Mübadele ile giden Rumların yerinde Müslümanlar yerleştirilmiş, camii de eski haline getirilmiştir. Kaynak: Dönemin Cumhuriyet gazetesi. Cami ahıra çevrildi diye haber yapanda aynı gazete. 

        Sadece camii olayı değil, herkes bir olaya kendi açısından politize eder. O gün iktidar da kim varsa onun söyledikleri doğru kabul edilir.  Sonra gerçekler ortaya çıksa da değişen bir şey olmaz.  Bunun örnekleri çoktur. İskilipli Atıf hoca meselesi, şapka yüzünden idam edildiği yazılır, fakat dönemin meclis tutanakları şapka dan hiç bahsetmez. İngiliz lerle yaptığı yazışmalar delil olarak gösterilir. Doğru ya da yanlış. 

       İstanbul'un fethinde Ulubatlı Hasan ön plana çıkarılır ama hiç bir kaynakta yoktur.

       Hacı Bayramı Veli ye atf edilen İstanbul'un fethi ile ilgili söz vardır. Padişah Hacı Bayram Veli ye sorar " İstanbul'u feth etmek bana nasip olacak mı der. O da " Hayır ne sana ne de bana nasip olacak, (Fatih Sultan Mehmet i kast ederek) şu çocuk ile Akşemsettin i göstererek bunlara nasip olacak" der. Hâlbuki Fatih Sultan Mehmet 1432 doğumludur. Hacı Bayram Veli 1429 da ölmüştür. Bu kitabe halen Hacı Bayram Veli nin türbesinde yazılıdır. 

      Bunu ortaya atanlar tarihî bile denk getirme zahmetinde bulunmuyorlar. Çünkü güç ellerinde, tarihe istedikleri gibi yön verebilirler. İnanmak mı? Onda sıkıntı yok. Kitle hazır. 

       Devletin adında ilk "Türk" ifadesini kullanan Yavuz Sultan Selim in yıktığı Memlûk"lulardır. Osmancılık oynayan Milliyetçilerimiz Memlûklulardan hiç bahseder mi? Çoğu adını bile bilmez. Kimsenin yenemediği Cengizhan 'ı Anadolu'dan çıkaran Memlûk sultanı Baybars 'tır. Kim bilir? Hıristiyanlarla bir olup Selçukluyu yıkan kimdir?

         Biz Türkler olarak tarihimizi biliriz. Kim dost kim düşman onu da biliriz. Bilmeyenler, biliyormuş gibi yapanlar lütfen kenarda oynayın. Fatih ne kadar bizden bilemem ama Baybars Alparslan, Şah İsmail bizdendir buna eminim. 

        Ben Osmanlı torunuyum diyenler olabilir. Kimin torunu olduğu kimseyi ilgilendirmez. Olması gerekende budur.  Irklar ile bir problemim yok. Çünkü kendi seçimim değil. Birisi İran'ın iki yüzlülüğünden dem vurarak eleştiri yapıyor. Bende ona "ayna ile bir problemin mi var, aynaya bak dedim" gerçektende öyle hep başkalarını eleştiriyoruz, ikiyüzlüler, yalancı, namussuz, hırsız, zalim diyoruz. Hiç aynaya baktık mı? Belki bizde öyleyiz. Konuşmak en kolay iş, Zor olan icraat. Var mı? Yok mu? 

       Bugün Suriye'de olanlara bakın. Esad rejiminin hapishanelerinde yapılan akıl almaz işkenceler gösteriliyor. Bir Suriyeli kadın gazeteci " Beni gözaltına aldılar, günlerce sorguladılar, tuvalete gitmeme izin vermediler, bana yapılmadı ama bazı kadınlara tecavüz edildi" diyor. Beş yüz yıl sonra tarih ne der, bunları yazar değil mi,? Peki aynı tarih HTŞ nin sokak ortasında katliamlarını yazar mı? Mümkün değil. Tarihî oluşturanlar kazananlardır. Yenilen tarih yazamaz. İnkalarin, Mayaların tarihî var mı? Nasıl olsun adamlar yok edilmiş. 

        Onun için her zaman söylerim tarihe fazla anlam yüklemeyin. Önümüze konanların mutlak doğru gibi bir olasılığı yok. 

14 Aralık 2024 Cumartesi

FİREVUN

         Biri zalimlik yaparsa hemen "Firavunlaştı" deriz. Sebebi ise Mısır Firevunlarından birinin Hz Musa ve halkına yaptığı zulüm olarak gösteririz. Firevun aslında bir "san,unvandır" dır. Aynı kral, Hakan, padişah, gibi. Genelleme yapmak insanı çoğu zaman yanılgıya düşürür. Hz Musa zamanının Firevunu Hz Musa ve halkına eziyet edip,erkek çocukları öldürtüp halkınıda köle yapmak istemiştir. Bu zulümden kaçan Hz Musa takip edilmiş Kızıldeniz  mucize ile yarılıp Hz Musa'nın halkı güven içinde geçmiş fakat Firevun ve ordusu boğularak can vermiştir. Bu olay sebebi ile zalimlere hep Firevun deriz. Hâlbuki Firevunun yaptığının kat ve kat fazlasını yapan nice krallar, padişahlar, imparatorlar vardır onların sanlarını, unvanlarını ağzımıza bile almayız. Hiç padişahlaşma, krallaşma, imparatorlarlaşma diyeni duydunuz mu? Bir Mısırlı bu kelimeyi kullanmaz, kendi topraklarında hüküm sürmüş birini ne kadar kötü olsa da aşağılamaz. Burada inancın bir hükmü yoktur. 

        Kur'an'ı Kerim de geçen Yusuf suresi çok şey anlatır. Kardeşler tarafından kuyuya atılması, Züleyha nın yaptığı hareketler, Hz Yusuf'un rüya tabir etmesi konu olarak işlenir. Bunun üzerine Kuyuya atılması ile ilgili ilahiler söylenir, Züleyha ile ilgili aşk hikâyeleri anlatılır. Hâlbuki ayette anlatılan şey bu hikâyeler değildir. Allah ilahi söylensin, aşk hikâyeleri anlatılsın diye indirmemiştir bu ayeti. Önemli olan ayetteki indiriliş sebebini yakalamaktır. Hz Yusuf'un Firevun tarafından hazinenin başına getirilmesi,  hakaret olarak kullandığımız Firevunun ne kadar basiret sahibi, adil ve işi ehline veren biri olduğunu gösterir. Hz Yusuf'u zindanda Allah'a inanan biri olduğunu bilerek yapmıştır. Firevunun inanç ile bir derdi yoktur.Unvanları genelleme yapmanın ne kadar yanlış olduğunun göstergesidir bu olay.

      Diğer taraftan kötülükler sadece tanımadığın kişiler tarafından değil, bazen en yakınından gelir. Kardeşlerin bir kötülük etrafında birleşerek Hz Yusuf'u kuyuya atmaları kötülüğün sıradanlığıdır. Çoğunluğun bir fikir etrafında birleşmesi doğru olarak algılanmaması gerektiğinin anlatımıdır bu ayet. Öyle zamanlar gelir ki bir kişinin düşüncesi binlerin düşüncesine galip gelir. İnsan her doğruyu uygulama şansı olsa dünya da kötülük diye bir şey olur muydu? Bir mezar taşında yazdığı gibi "iyilik iyidir" kötülük ise kötü. Bunu belirleyen çoğunluk değildir. Demokrasi denen şeyin açmazı da burada başlar. Demokrasi çoğulcu bir yönetim olsa da hep haklı anlamı taşımaz. Öyle olsaydı demokrasi ile yönetilen nice ülkeler refah içinde yaşar, insanlarını mutlu ederdi. Dünya da demokrasi denen yönetim şekli ile yönetilen bir ülke var mı? 

       Diğer yandan bu ilahi söylenecek, aşk hikâyeleri yazılacak bir ayet değildir. Ayetde vurgulanmak istenen kardeşler arasındaki kıskançlığın boyutunu, adil bir yönetimin krizlerden çıkış yolunu, edebin vasıf ve mahiyeti dikta eder. 

        Kadınlara fitne derken. Her kötülüğün başı olarak düşünülmemesi gerekir. Kadının içerisinde eş, kardeş, anne,hala, teyze gibi akrabalarda vardır. Allah Kitabında Anneyi yüceltirken, Peygamberimiz, "cennet annelerin ayakları altındadır" derken bir kadín olan  anne nasıl fitne olabilir? Ayetin bütünlüğüne bakılmadan verilen hükümler kadını fitne çıkarır. 

4 Aralık 2024 Çarşamba

ERDEM

        Meşru olmayan yoldan iktidara sahip olanlar korkak ve saldırgan olur. Erdem eşittir ahlaktır, yardımseverlilik, alçakgönüllülüktür. 

      Tarih de zalim ve kendi halkına katliam yapan liderlere bakın hepsi kötü insanlardır. Kötü insanların ortak özelliği iyileri sevmezler. Firevun erkek çocukları katl etti, kendi gibi düşünmeyenler de olsa kendi halkıydı, Sezar daha ileri gitti erkek kardeşlerini öldürdü, kız kardeşlerine tecavüz etti. Hitler kendi dininden olmadada kendi halkı olan Yahudilere soykırım uyguladı, Stalin kendine itiat etmeyen halkını katletti, Mao komünizm uğruna yaptı katliamı. Bunların ortak özellikleri katl ettiği halkların bu kötü insanlara karşı herhangi bir baş kaldırısı, isyanı olmamıştı. Sadece haklarını istemişlerdi. İşte kötülük burada başladı. İyi olmanın hak aramanın karşılığını canlarıyla ödedi bu halklar.

        Tarih kahramanlarla doludur. Ön plana çıkarılanlar hakan, kral, padişah vb ne derseniz artık. Hepsinin ortak özelliği büyük bir savaş vererek kahraman olmalarıdır. Ülkesini refah içinde, barış ile yöneten ve günümüze Kahraman olarak gelen bir yönetici duydunuz mu? Olmaz, olmamıştır da. Çünkü hiç bir halk kardeşçe yaşamayı ya bilmiyor ya da istemiyor. Hep her şey benim olsun diyerek hakkı olmayan toprakları, malları yağmalamaktan haz alıyor. 

İnsanlık tarihî ile başlamış bu durum, hiç bir değişiklik olmadan devam ediyor. Teknolojiyi geliştirdik ama insanı bir türlü geliştiremedik. İnsandan ki benlik duygusu ortadan kalkmadıktan sonra hiç bir şey değişmeyecek. 

        Allah insanı erkek ve dişi olarak yaratmışsa da tarihe bakın hiç kadın kahraman göremezsiniz. Kadınlar sanki dünyada hiç yaşamamış. Hiç doğru bir şey yapmamış. Eski belgelerde de hiçbir kadının ismi geçmez. Çünkü o belgeleri oluşturanlar da erkekti. On yıl, yüz yıl kadına düşman oldun, onu ittin bir kenara. Binlerce yıllık kin niye bitmez. Burada da benliğin cinsiyetçi anlayışı olumsuz yönde devreye girmiyor mu? 

         Bilinen yazılı tarih var olalı iyi ile kötü, güzel ile çirkin, fakir ile Zengin, doğru ile yanlış arasındaki rekabet hiç bitmemiştir. İlginç olan ise hep kötüler, zenginler, ve yanlışlar kazanmıştır. Bunda bir tuhaflık yok mu? Sebebi nedir? İnsanın yaratılışta ki olumsuz yönlerini daha çok ön plana çıkarmaları buna bir etken olsa gerek. Mesela Firevun dev heykeller, piramitler, saraylar yaptırdı bunları ne amaçlarla yaptırdı. Kendilerini yaptıkları olağanüstü yapıtlar ile güçlü görünme çabası ise, Hititliler ezdi geçti. Çin savunma için çin seddini yaptı ama kendini koruyamadı, bilâkis saldırıların dozunu arttırdı. Yağmalandı, talan edildi. Yapılar ile yapılan güç gösterisi binlerce yıldır devam etmesine rağmen hiç bir lidere fayda sağlamadı, bunu çok iyi bilen liderler ne yazık ki bu yapılaşmadan hiç vazgeçmediler. Kendileri itibar diye saraylar, köşkler yaptırdılar orada Sefa sürdüler ancak halkı aç, sefil bırakılmasını hiç düşünmediler. Sonuç ne oldu? Firevun, Firevun olarak anıldı, ,Musa peygamber olarak. Kötü olanlar ancak kötüler tarafından anılır, üstün payeler verir. Hz İbrahim'i ateşe atan Nemrut'a iyi paye veren var mı? Ama Hitler'e, Staline, Mao ya var. Kötü insana iyi paye vermek kötülüğün sıradanlığıdır. 

2 Aralık 2024 Pazartesi

MİLİTARİZM

    Militarizm: bir Fikri, düşünceyi, hareketi sorgulamadan, fikir üretmeden, doğruyu, yanlış demeden savunan. Peki kim bunlar: etrafımızda çok bunlardan. Sokak da, kahvehanede, dergah da, camide, siyasetde kısacası hayatın her alanında.  Militan olmak öyle basit bir şey değil. Emek ister, çaba ister, zaman ister en önemlisi buna uygun kafa yapısına sahip ahlaksız insan ister. Zannetmeyin ki zor bulunur? 

        Militan yetiştirmek için saf insana gerek yok, ahlaksız olması yeterlidir. Büyük bir şey vermenede gerek yok, azından da yetinir bu mahluklar. Bazen para verirsin bazen buna da gerek yoktur, cennet yeterlidir bunlar için. Sanmayın ki "bana nasıl cenneti veriyorlar" diye size soru sormazlar. Cennete gitmenin kolay yoludur militanlık. 

       Militarizm öyle bir şeydir ki? Bildiklerini saklatır, doğruyu yanlış yapar. Benlik duygusu o kadar ileridir ki dünyada her şey boştur, yalnız kendisi vardır. 760 larda İbni Kutuba komutasında ki İslam orduları İran'ı geçip Türklerin bulunduğu bölgede soykırım a varan katliamlar yapmışlardır. Bu olay belgeler ile sabittir. İran kaynakları ve İslam kaynakları bunu doğrular. Bir televizyon programında İslâm tarihçisi olarak kendini tanıtan birine bu olay soruldu. Cevabı akla ziyan. Yanlış yapılmış diyemedi. Katliamı savundu. " Bu katliam olmasaydı Türkler Müslüman olmazdı" dedi. Bu savunma Militarist bir savunmadır. İslam'ın masum cana kıyılmaması  hükmünü çiğnemiş olmuyormu? Bir yerlere şirin gözükmek için militan olması bir insana ne değer katar? 

        Din militanı vardır mesela. Kitap bilmez, ama her şeyi bilir. Bir yerden emir telâkki ederek duyduklarını pazarlar. Doğrunun yanlışın önemi yoktur, yeterki sadakatini ispat etsin. Bunlardan çoktur ve en tehlikelisidir. İnsanların manevî duygularını öyle bir istismar eder ki doğrular bir anda yanlış olur. Dini yozlaştıranlar işte bunlardır. Yok hükmünde olan bu militanlar yaptıkları her şeye bir dini kılıf bulmakta mahirdirler. Dünya bunlara güzel olsa gerek. 

        Bir de siyasi militanlar vardır. Yanılmaz! hata yapmaz! hiç kimse bunları kandıramaz! Bunlar için yanlış yoktur. Sadece konjektör vardır. Devre ve zamana çok iyi ayak uydururlar. Lider ulaşılmaz, hata yapmaz, kendini değil hep halkı düşünür! Ama halk için bir şey yapmaz, hep kendisi için çalışır. Militan için bu durum bekaa için yapılan harekettir. Birine sormuştum "sen bu partiyi niye daha savunuyorsun" demişti ki " bu partiden vazgeçersem dinimi değiştirmiş gibi hissediyorum" işte bu doğruyu yanlışı ayırmayan bir militan değilde nedir? Başka biri "Allah beni x partisine oy attım diye cehenneme atacaksa, ta dibine atsın" demişti 

      Hata, yanlış yapanlara, fikirlerinden militan olanlara kızmamak gerekir. Herkes bulunduğu konumun gereğini yaptığı gibi onlarda gereğini yapıyor. Allah kitabında "Biz onları ibret alasınız diye yarattık" demiyor mu? Biz buna inanıyorsak, her olumsuzluğu kendimize şiar edinip, ders almamız gerekmiyor mu? Şükretmemiz gereken durumları tersine çevirip onları düşman ilan etmenin ne anlamı var. Bizlerin yanıldığında doğru yolu gösterecek bu olumsuzluklar belki bizim kurtuluşumuz olacak. Bunu kimse bilemez elbet. Ama ortada bir gerçeklik var, hiç kimsenin doğru ya da yanlış yaptıkları ortada kalmayacak. İnsanın kendisine yapışmayan şey mutlaka hedefini bulacaktır.

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...