AKILDA KALMAYANLAR

30 Ocak 2025 Perşembe

SAPKINLIK

         1534 yılına ait Hıristiyan  Diminiken tarikatı rakiplerinden birisi anlatıyor. 
      Bulunduğum yerde Hıristiyanlığın en sert ve katı kuralların uygulandığı Dominike tarikatı hüküm sürüyordu. Bende bu tarikatın bir üyesi ve yargıcıydım. Bir gün altı genç kızın sapkın düşünceler ile etrafında ki insanları etkileyerek tarikatımız aleyhine konuştukları ihbar edildi. Hiç tahammül edemediğimiz bir durumdu bu. Tarikat muhafazalarına emir vererek kızları evlerinden aldırdık, ve zindana attık. Olayın gerçek olup olmadığını araştırmadık. Ne de olsa kendilerine itiraf ettirecektik. İşkence bizim için bir suç değildi ne de olsa Papa IV Innocentius 1250 de işkence yapılmasına onay vermişti. Kızları önce çırılçıplak soyduk ve bir mengenesi olan bir masaya yatırdık. Kollarını ve bacaklarını bağlayarak mengene yardımı ile her iki tarafa germeye başladık. Kızlar acıdan çığlık atsalarda bunu Tanrının bir isteği olduğunu söyleyerek, suçlarını itiraf etmelerini istedik, ama ne yaptıysak itiraf etmediler. Tanrıya ve tarikatımıza bağlı olduklarını söylediler. İtiraf etmeleri işkence ile değilde yakılarak öldürülmeleri gerekeceğini söyledik. Yakılarak öldürülmek ruhun temizlenmesi olduğunu biliyorduk. 
        Kızlar, bir suçlarının olmadığını söyleselerde benimde bulunduğum Dominiken tarikatına mensup dört yargıç tarafından yakılarak öldürülmelerine karar verildi. Yakılacak gün geldiğinde meydanda bütün şehir halkı toplanmış, en güzel elbiselerini giymiş, saçları yapılmış kadınlar ve soylu erkekler yerlerini almışlardı. Altı kız öküzlerin çektiği bir kağnı ile getirildi. Yanımdan geçerken beni tanırlarsa hakaret ederler diye sırtımı döndüm ama yine de beni tanıdılar. Ama ne hakaret ettiler ne de fiziki saldırıları oldu. Yüzlerinde bir gülümseme vardı. İçlerinden biri şöyle dedi " Sevgi nefreti yenecek, Bir gün gelecek bugün yakılanlar, o gün yuceltilecek, korkunun hükümdarlığı bitecek, yalan ve iftiralarla bizim õlmemize sebep olanlar toplumunun en aşağı kişileri olarak anılacak, günün birinde dünya hükmünü verecek ama utanan biz olmayacağız " dediler. O gün haklı olarak yakılarak ölmesini isteğimiz o altı kız yıllar sonra hep iyi anıldı ama hüküm veren bizler değersiz olduk. Bize alkış tutan halk bir gün geldi etrafımızdan ayrılarak, bizleri sapkın ilan ettiler. Dindarlığımızın onlar için bir önemi kalmadı. 
       Bir gün gelecek Biz mi haklıydık? Kızlar mı haklı bunu Tanrı belirleyecek. Ama bir kazanan bir kaybeden olacak. Şundan eminim ki Bizi önce destekleyen sonra yerden yere vuran halkın sonu korkarım bizden ve kızlardan kötü olacak 

27 Ocak 2025 Pazartesi

HASTA BEYİNLER

       Hasta beyinlerden sağlam toplum meydana getirmek imkansızdır. Ama halen sebep sonuç ilişkisini bir tarafa bırakıp, sonucu başarılı olarak lanse edenler azımsanamayacak kadar fazladır.
        Fatih Sultan Mehmet' in kardeşini öldürdürttüğnü, İstanbul'un fethinden sonra askere üç gün yağma izni verdiğini tarihçiler Fatih'in fermanını gostererek ispat ediyor, ancak bazı çevreler böyle bir şey olmadığını Fermanı da sahte olduğunu söylüyor.
 Gerçek ile yüzleşmeme hastalığı olan yerde ne gerçek tarih çıkar ne de sağlam toplum. Tarih toplumun ihtiyaçlarına ve isteklerine göre yorumlanıp sunulursa, o toplumdan hastalıklı kişiler çıkar. Bu duruma süreklilik arz ederse, hastalık sıradanlaşır , sıradanlaştığı için tedavileride imkansız hale gelir. Böyle insanları kendi başına bırakıp Osmancılık oynaması en doğru yol olsa gerek. 
        En tehlikeli cahillik bilmediğini bilmemesidir. Bilmediğini bilen zararsızdır. Bu ülkede resmi gazetenin yanlışlık yaptığına inanan, resmi gazetenin tarafsız olmadığına inanan milyonlar var. Bu insanlarla gelecek hesapları yapıyoruz. Bu hesapların içine bunları da koymak zorunda kalıyoruz. Bu insanlarla yönetici seçiyoruz, ondan sonra da müreffeh bir ülke hayali ile yaşayıp gidiyoruz. Son üç yüz yıl bu insanların sayesinde yerimizde saydık durduk. İki ileri bir geri gidip geliyoruz. 
       Pakistanlı Tevsir yazarı Mevdudi. Hindistan ile Pakistan'ın ayrılma aşamasında Hint milisler Müslüman bir köyü basar, köydeki bir kızı kaçırır. Mevdudi ve arkadaşları uzun uğraş sonrası kızı bulur kurtarırlar. Kıza ailesinin kim olduğu, nerede ikamet ettikleri ile ilgili bilgi alırlar ve kızı ailesinin köyüne götürürler. Anne babayı bulup kızını getirdiklerini söylerler. Baba bu kız benim değil der. Kız orada ağlar ve bayılır. Ne yapsalar Baba kızı kabullenmez. Kızı alırlar kadın sığınma evine yerleştirirler. Bu gerçek yaşanmış bir olay. Bunu şunun için anlattım. Bu sadece münferit bir olay değil. Bu bilmediğini bilmeyen cahillerin yapacağı bir iş. Kendi fikir ve menfaati uğruna tarihî de kızını da inkâr ederler. Körelmiş, kalbi katılaşmış bu insanlardan farklı bir sonuç beklemek Trans bireyden bebek beklemeğe eşdeğerdir. 
       Adaletsizlik, korku ve cehaletin olduğu bir yerde insanı bırakın ot bile yetişmez, yetişse de bu otlardan ne saman olur ne de balya ha keza hayvanda yemez ya.
       Öyle olmayacak hayaller kuruluyor ki, insan beynin meşgul edilmesine üzülüyor. Arpa ekmiş, buğday hesabı yapan toplumdan ne beklersin. Belki lerle bu işler olmuyor. Ektiğin tohumun ne getireceğini bilmek düşünen, akleden insana mahsus. Diğerleri sadece ölüdür, sadece gömúlmemişler. 

17 Ocak 2025 Cuma

KİSVE Mİ? TAKVA MI?

         Öyle bir zamandan geçiyoruz ki, hava öyle puslu ki Kim dost? Kim düşman bilmiyoruz. Nasıl bilelim, karşımızda ki sarığı sarmış, cubbeyi giymiş, sakalını bırakmış, eline de bir baston almış karşımıza dikilmiş. Sözleri baldan tatlı gibi gözükse de araya zehrini bırakmaktan geri durmuyor, yüz kelimenin arasında ki zehri yakalayabilirsen ne mutlu sana. O kadar balın arasında zehire bir şey olmaz demeyin. İnsan bünyesine bir girsin yeter. Her tarafı zehir kendine benzetir. Kisve ile kandırıyorlar bizi, takvadan eser yok. Böyle bir puslu havada yol bilmeyenler ne yapsın, o zehri içerek hayatlarını karartmaktan başka bir şeyleri var mı?
        Yol bitti, çare kalmadı. Herkes kendi derdinde, dert ortak olsa insan sadece kendini düşünür mü? Gece gündüz çalışır da hep kendi için çalışır.
       Derler ki, insan yanlış davranışları da olsa tuttuğu takımdan, sevdiği sanatçıdan, yolundan gittiği siyasetçiden ne olursa olsun vazgeçmezmiş. İnsan bu duruma hayretler içerisinde baksa da, aslında olay yine insanın ahlâkî davranışı ile ilgili. Sabit fikirli, herşeyin en iyisini kendinin bildiğine inanan insan gerçekte güçlü görünse de zavallıdır. Hareketleri, davranışları normal değildir. Bunun elbette haklı sebepleri var. Sürekli karanlıkta kalan insan, aydınlığın kıymetini bilemez. Yıllarca karanlık bir kuyunun içine atılmış birisi, gördükleri ile  değil, duydukları ile hareket eder. Kuyunun derinliğinde karanlıktan başka bir şey yok. Göz yoksa, kulak var diyerek söylenenler ile hareket ediyor. Kuyunun üzerinde birisi, karanlıkta olana, takımı galip olmasına rağmen, yenildi dese, sanatçı hayatda olmasına rağmen öldü dese, siyasetçi için ülke harap olmuşken, çok iyi yönetiyor, herkes memnun, ne haksızlık, ne de adaletsiz bir ortam var dese bunların hepsine inanmak zorundadır. Başka bir çaresi yok. Gerçekleri ne zaman görür, kuyudan çıkıp, aydınlığa kavuşunca. Bu nedenle sorgulamayan, her söylenene inanan insan aslında kör bir kuyuya atılmıştır. Bazen çıkmak için çaba gösteren olsa da çoğunluk kuyunun karanlık dehlizlerinde memnundur. Bunları çıkarmak için ikna etmek imkansızdır.  Çıkmamada ısrar etmesinin sebebi, kuyu yukarısının daha karanlık bir yer olduğuna kendini inandırmasıdır. İnsan bilmediği şeyin cahilidir. 
       Bakmışlar Karanlık dehlizlere girmek isteyen fazla, her tarafa kuyu kazmışlar. Giren var çıkan yok, çıkma gayreti de yok. Köle deyip geçmeyin, köleliğin kaldırıldığına da inanmayın, kölelik sadece şekil ve ad değiştirilerek devam ediyor. Kölelerin yaptığının aynısını başka bir yöntemle birileri yine yapıyor. Sahip aynı, köle aynı, yapılan iş aynı. Hani kaldırıldıydı kölelik. Şimdiki köleler efendisine daha sadık. İtiraz yok, isyan yok. Tarihde eleştirdiğimiz koleler "kölemen" adıyla devlet kurdular. Roma'da köle isyanları yıllarca sürdü. Günümüzde öylemi, köleler bir araya gelebilir mi? Kölelerin hakları vardı, şimdi o da yok, sahip ne verirse onunla yetinmek zorunda. 

13 Ocak 2025 Pazartesi

BU KAVGA NİYE?

       Millet olarak tarih den gelen bir geleneğimizi hiç bırakmadık. "KAVGA" Kim haklı, kim haksız diye bir derdimiz de yok. Benden olsun isterse haksız olsun. Hemen karşı tarafı mağlup etme peşine düşüyoruz. Savunma mekanizmamız hakli ya da haksız diye bir ayırım yapmıyor, nedense mutlaka haklıdır. 
          Bir sokak röportajında şekil ve giyim olarak kendini Müslüman kimliğini ön plana çıkaran birine soruyorlar "Geçim durumun nasıl, geçinebiliyor musun?" Şahıs İsviçre'de yaşadığını, o ülkenin çok pahalı olduğunu, devletin sosyal yardımı olmadığını" söylüyor. O zaman niye gelmiyorsun diyorlar. Şahıs " Benim orada bulunma sebebim tebliğ vazifesi, insanlara İslam'ı tebliğ ediyorum, ayrıca Almanya'da insanların yüzde otuz beşi sokakta yaşıyor, bizim ülkemizin bu hâle gelmesinin sebebi Kur'an dan ve sünnetullahtan uzaklaşmasını sebep gösteriyor " röportajın bir yerinde de her hafta YouTube kanalında canlı olarak sohbet yaptığını belirtiyor. Nereden tutarsanız tuttunuz Allah'a değil bir yerlere yaranmak için kılıktan kılığa giren, kendini Müslüman olarak tanımlayan bir şahıs ile karşılaşıyoruz. 
        İsviçre'nin sosyal bir devlet olduğu, Almanya daki halkında yüzde otuzbeşinin sokaklarda yatmadığı halde bu şekilde yalan söyleyerek algı oluşturmaya çalışması Allah'a değilde, Kula kulluk etmesi değil midir? 
       Yalan söyleyerek tebliğ vazifesi yapıp da uzun vadede başarı elde eden varmı? Sen aslında tebliğ ederek İslam'a iyilik değil, kötülük yapıyorsun farkında değil misin?
         Kur'an'ın ve Sunnetullahın neresinde yalan, kula kulluk var? 
        Hep söylenen bir söz vardır Yahudiler'in Tevrat 'ı, Hıristiyanların İncil'i değiştirilmiştir. Sadece Kur'an değiştirilmeden günümüze gelmiştir. Müslüman olarak bunu kabul ederiz. Yalnız ortada bir sorun var. Değiştirilmeden günümüze kadar gelen kitabın emir ve yasaklarına uymayız. O zaman diğer kitap ve dinlerden ne farkımız kalır. Hıristiyanlar değişti dediğiniz kitaplarına bizden daha sadık değil midir. Suriye'de bir iç savaş oldu, oradaki insanlar Müslüman ulkelere değilde Hiristiyan ülkelere kaçmaya çalıştı. Çoğunluğu bizim ulkemizde olsa da , kapılar açılıp, serbest dolaşım olsa burada da kimse kalmaz. Müslümanlar değiştirilmeyen kitabın gereklerini yerine getirmiş olsa bunlar yaşanır mı? 
        Yalan, hile, dolandırıcılık, zulüm, zina, faiz hepsi Kuran'da yasaklanmasına rağmen, hangisi bizde yok? Böyle bir topluma kim güvenir? Bu yasaklar diğer kitaplarda da yasaklıdır ama o kitaplara inananların, yasaklara uyma oranı bizden çok daha fazladır.
          Bazen görüyoruz bazı Avrupa ulkelerinde alışveriş yapmak için girdiğiniz bir markette kasiyer yok. Her şeyin fiyatını yazmış, ürünleri al, kasada okut, ödemeni yap çık. İnsanların ödeme yapıp yapmadığını kontrol için kamera sistemi dâhi yok. Bizde olması gereken bu uygulama, kitapları değiştirilmiş dediğimiz o toplumlarda neden var? Öyle bir sistem bizde olsa ne olur?
         Bizim gibi düşünmeyenler gözümüzde insan değildir. Onları vatan halini ilan etmek en kısa yol olarak görürüz. Haksız olduğumuzu kabul etmeyiz, hemen savunmaya geçer hakaret ederiz. Bizim savunma olarak bildiğimiz tek şey budur. 
        Anlaşmazlıkların, kavgaların sebebi bu ikiyüzlülük, kula kulluk değilde nedir?

10 Ocak 2025 Cuma

BOĞULUYORUZ

     İnsan sevgi ölçüsü nedir? Nerede başlar nerede biter bilir mi? Yaşamı bir menfaat olarak benimseyenlerin sevgi anlayışı da , menfaati ile eş değerdir. Menfaati ölçüsünde başlatır, bitince sona erdirir. Yalnız bir mezaret bulması gerekir. On da da zorlanmaz,  Sevgi nedir ki? Bugün var olan yarın yok olmasında bir mahsur olarak görülmez. 
          Hangi parti olduğunun hiç bir önemi yok. A-B hiç farketmez. İnsanların bunlara duyduğu sevgi bir adım ileridedir. Kendini değerli, vazgeçilmez gördüğü tek yer orasıdır. Orada hayat bulur. Aşağılıklaşmayı burada tersine cevirir. Ona bunu ver yeter. Senden atlar,arabalar,daireler istemez. İstediklerini ver sana Sevgi değil, canını bile verir.
          Kendi partisi iktidar olsun. Değme onun keyfine. Yolda dikkat edin, yürüyüşü bile değişiktir. Birilerini o koltuklara kendisi oturmuştur. Her şeyden taviz verir ama onu yuceltmekten taviz vermez. O siyasetçi onun için anadır, babadır, kardeştir. 
        Oraya otutturduğu o kişi istediği kadar yolsuzluk, hırsızlık yapsın, çalsın, çırpsın hiç önemli değil, vardır bir bildiği der geçer. Ona toz kondurmaz, ne yapıyorsa doğru yapıyordur. Bugün yaptığını yarın tersini yapsa, onda da vardır bir bildiği der geçer. Dışardan bakan bunun sebebini bir türlü anlamaz, neden anlamaz? Aynaya bakmadığı için. Aynı ruh hali kendisinde de vardır, fakat bunun farkında değildir.
         Bu alışkanlıklar bu insanlara nereden geldi? Bu kısa sürede edinilecek bir davranış biçimi değil. Adam sende ile başladı, bir ben olsam ne olur ile davam etti sonunda alışkanlık hâline geldi, korkarım ileride bel ki kültür bile olabilir. 
        İnsanın kendini sorguladıktan sonra eleştirmesi elzem bir davranış olması gerekir. En küçük toplum birimi olan aileden başlayalım. Baban, annen, kardeşlerinden birisi siyasetçinin yaptığı çalma, çırpma işini yapsa eleştiriye tabi tutarmısınız? Hemen savunmaya geçer, mazeretler ileri sürer onu o suçlamadan kurtarmaya çalışırız. Demeyiz ki, yapmış olabilir, kötü bir davranış diyen çıkmaz, çıksa da sayısı sonucu değiştirecek kadar fazla olmaz.
       Sevgi karmaşası içinde yaşıyoruz. Hangi sevginin nereye konumlandırma ağımızı bilmiyoruz. Menfaat ve yalan olan siyaset sevgimizi anne, baba, kardeş sevgisinden ileri tutuyoruz. Bazen oluyor ki iman ettiğimiz, mutlak inandığımız Allah sevgisinin önüne geçiriyoruz. Bu nereye kadar gider bilmiyorum ama şundan eminim bu sevgi anlayışımız ile uçurumdan aşağı düşmemiz kaçınılmaz olacaktır. 
       Yirmi beş yıl öncesinde kendini inançlı olarak lanse eden kişilerin ağzından düşürmediği sözler vardı " Din nereye gidiyor, insanlar dini vecibelerini yapmıyor, ya da yaptırılmıyor, dine baskı var gibi" yıllar sonra kendi düşüncelerinde ki kişiler iktidar oldu, din nereye gidiyor! dendi ortada din kalmadı. Dine baskı var dediler dinî yaşamak serbest oldu yalnız yaşayacak dindar kalmadı. Dine baskı var denildi, diyenlerin yaşayışına bakanlar deist, ataist oldu. Başörtüsüne özgürlük dediler, öyle bir ucube başörtülü sınıf türettiler ki, Hangi dine mensup olduğunu karıştırır hale geldik. Neyi eleştirdiler se, onun ile sınandılar. Öyle yaralar açıldı ki, gel de düzeltebilirsen düzelt. Demek ki konuşmak ile yapmak farklı seylermiş. Anladılar mı? Hayır. 

8 Ocak 2025 Çarşamba

SUÇLU KİM?

"- Biliyor musun Sebastian, bazen Tanrıyı hiç anlamıyorum.
- Tanrı mı efendim? Hangi Tanrı?
- O ne demek öyle Sebastian? Kaç tane Tanrı var ki?
- Bilmiyorum efendim. Sizce kaç tane var?
- Elbette bir tane var Sebastian. O da bildiğimiz Tanrı. Hani şu adaleti sağlayan.
- Adalet mi efendim? Hangi adalet?
- Yeryüzündeki ve öteki dünyadaki adalet elbette Sebastian.
- Efendim, beni affedin ama ben yeryüzünde adalet göremiyorum.
- Saçmalama Sebastian. Elbette yeryüzünde adalet var.
- Bence yok efendim.
- Neden böyle düşünüyorsun Sebastian?
- Çünkü eğer yeryüzünde adalet olsaydı efendim, fakir bir köylünün tek oğlu savaşta ölmezdi ve kralın oğulları da bugün hayatta olmazlardı. Çünkü o tek oğul, kralın oğulları rahat yaşantılarına devam etsinler diye öldü.
- Saçmalama Sebastian! O fakirin oğlu, ülkemiz için öldü ve şehit oldu. Şehitlik, bir insanın ulaşabileceği en üst rütbedir. Krallıktan bile daha üstündür şehitlik rütbesi.
- O zaman herhalde kral hazretleri oğullarını ve hatta kendisini hiç sevmiyor olsa gerek efendim.
- Neden böyle söyledin Sebastian?
- Çünkü şehitlik gibi üst bir rütbe dururken, sadece krallıkla yetinmeyi seçiyor da ondan efendim.
- Seni anlamıyorum Sebastian. Ne söylemeye çalışıyorsun?
- Sadece gerçekleri efendim.
- Sen delirmiş olmalısın Sebastian. Tanrı sana akıl versin.
- Hangi Tanrı efendim? Adalet dağıtan mı? Yoksa bunca adaletsizlik karşısında kılını bile kıpırdatmayan mı?
- Ne saçmalıyorsun sen? Sadece bir tane tanrı var. Tanımıyor musun onu?
- Ne yazık ki, tanıdıklarımın içinde hiç tanrı yok efendim. Zaten fazla bir tanıdığım da yok. Yan köşkün uşağı olan meslektaşım Filip, bizim köyün nalburu Moris ve bir de savaşta tek oğlu ölen şu zavallı köylüyü tanıyorum efendim. Ama hiç tanrı tanımıyorum.

Siz tanıyor musunuz?"

~ #CharlesBUKOWSKİ / Pis Moruğun Notları
          Burada suçlu kim? Tanrı mı? Tek oğlunu şehit olması için padişahın emrine veren ailemi, yoksa padişah mı? 
         Tanrı yol göstermiş "akletmezmisin, düşünmez misiniz" demiş ama kul buna uymayıp, sadece padişahın aklı ile hareket etmişse burada Tanrının ne suçu var. 
      Adamın biri vakit namazını kılmak için camiye gider fakat kapı kitlidir. Tam dönmek üzereyken caminin içinden sesler duyar. Bir yolunu bulur kapıyı açar içeri girer, bir de ne görsün caminin imamı ile bir kadın uygunsuz vaziyette. Hocaya döner tüü senin sıfatına der. Hoca hiç istifini bozmaz, adama döner " dur hele işimi bir bitireyim camiye tükürmek nedir hesabını soracağım"der burada suçlu Tanrımıdır? Yoksa hedef şaşırtan hocamı? 
          Allah'a suç atmak yeni değil. Binlerce yıldır devam eden bir olgu. İşin içinden ya da yaptığı günahların, yanlışların içinden çıkamayan, kendini haklı göstermek için kullandığı yoldur Allah'ı suçlamak. 
       İmanı var gibi göstererek, yapılan suçları örtme biçimi alıp başını giderken, aslında giden insanın kendisidir. 

5 Ocak 2025 Pazar

ZÜÜRT TESELLİSİ

        Toplumu bir arada tutmak için ne yapılması gerekir? Her toplum bireyleri farklı yöntem izlemiş. Kimisi refahı yükseltmiş, kimisi inançları devreye sokmuş, kimisi lider çıkarmış onun etrafında toplanmış, kimiside ölüleri kullanmış. En uzun ve geçerli yolda bu ölüler üzerinden yürütülmüş. Lider etrafında toplanıp bir arada durmak sadece o liderin Hayatta olduğu sürece geçerliliğini korur. Cengiz han ile Timur da olduğu gibi, en kazançlı sistemi ölüler üzerinden yürütenler olmuş. Niye olmasın? Ölü konuşmaz, fikir beyan etmez, olaylara müdahale etme gibi bir şansı yoktur. Ölüyü istediğiniz gibi kullanırsınız. Gel değince gelir, git deyince gider. Ölü itiatkardır. 

        Ölü üzerinden toplumu dizayn etmek çabaları yüzyıllardır sürmüş, halen de geçerliliğini koruyan bir olgu. Kime sorarsanız sorun, bunun dinî, milleti hiç farketmez " Bu topraklar niye kutsaldır" şu cevap hiç şaşmaz " Atalarımızın kanları var bu topraklarda" tamamda bu toprakları almak için öldürdüğünüz insanların atalarının kanları nereye gitti? Senin ki insan kanıda onun ki köpek kanı mı? Bu söylemler her toplumda görülür. Peki neden? Toplumunu refah içinde bir arada tutma işini beceremeyenlerin başvurdukları yöntemdir bu. Böyle söylemler geri kalmış toplumlarda olur. İnsan ölüsü ile gurur duyar mı? Ya da niçin öldü diye hiç sorgulamaz mı? Ölü yakını sorgulamak ister de , kendilerini ilah yerine koyan tağutlar buna izin vermezler. Ölüm ile ilgili haklı ya da haksız, doğru ya da yanlış bir neden bulurlar. "Şehitler ölmez vatan bölünmez" güzelde ölen niye hep başkaları, sen ve yakının değil. Vatan sadece onların ölüleri üzerine mi kurulu? Öyle ise sen ne arıyorsun burada. Sen bedel ödemezmisin. Yoksa senin kanın değeri olmayan köpek kanımı?

      Savunulacak bir vatan, bir eş, çocuk aile , halk değilde, birileri daha çok servet sahibi olsun, birilerinin servetine zarar gelmesin diye, birileri tarafından karar verilerek verilen savaşlarda ölenlerin de kanları kutsal oluyor mu acaba? Dinde, vicdandan, bunun ile ilgili bir hüküm var mı? Yoksa ölenler birilerini mutlu etmek için mi öldü? Ölene bir şey diyemezsin, çıkmaz bir sokak içinde tek çıkar yolu ölmektir onun.  Ama onu ölüme gönderenlerin bir çıkar yolu olsa da, ölenin onların yanında değeri yoktur.

         Alışmak zamanla gelenek hâline gelir, sonunda kültür olur. Hiç bir şeye alışmayacaksın. Seni var eden, toplumda yerini belirleyen davranış alışmadan ileri gelir. iyi misin, kötümüsün. Hindistan'da bir gelenek vardır, bir kadının kocası ölünce, karısıda yanına görülürdü, İngilizler yasakladı. Bu uygulamayı çıkaranlar, mutlaka bir menfaat gözeterek yapmış olsa da zamanla gelenek haline gelmesini istemişlermidir acaba. Bir döneme damgasını vuran, ve belli çevrelerin menfaatini gözeten her olumsuz davranış, hareket , toplumu nerelere sürüklediğinin göstergesi değil midir? 

         Halkın her hangi bir savunma bulamadığı zaman söylediği bir söz vardır. "Gelen gideni aratır" giden gitmiştir, geri gelme olasılığı olmayan bir gerçekliği neden savunma aracı kılarlar? Almanya Hitler'i aradımı, İtalyan halkı Mussolini yi, Çin Mao yu, Ruslar Stalini arıyor mu acaba. Kuzey Kore'nin kapılarını aç, içeride kaç kişi kalacak! Bu söz günü kurtarma sözüdür. Başka hiç bir anlamı yok. Meşhur bir söz vardır "Züürt tesellisi" 

1 Ocak 2025 Çarşamba

SEÇİMLERLE ALDATILIYORUZ

SEÇİMLERLE ALDATILIYORUZ 

Bağımsızlığımızı kaybettik. Kaybettiğimizden beri vatandaşla hükümetler anlaşılmamakta… Anlaşılmayan ise; bağımsızlığımızı bizden olmayanlara teslim ettik. Bizden olmayanlar adımıza etiketlenip başkasının namına yönetici olmakta... Başkasının namına halkını aldatırken, hain denmese de zaten yaptıklarının şahadetiyle sabit hale gelmekte... Bugünkü yöneticilerin vatandaşıyla ve ülkesiyle hiçbir münasebeti yoktur. Ülkesinden haberi yokken,  kendini ölçüye vurursa altından kalkamayacaktır. Kalkmayacağını bilir çünkü iki şekliyle vatandaşını kandırabilmektedir. Kandırılan halk ise; ne gerçeklerle alakası var, ne de gerçekleri öğrenme kabiliyeti... Kabiliyetli devlet artık vatandaşını çok rahat ve kolaylıkla aldatmakta… Devlet bilerek aldatmakta vatandaşlar ise; farkında olmadan aldatılmakta… Devleti elinde bulunduranlar, anayasanın kanunlarına ve kurallara tahammülümüz yok, diyorlar. Vatandaşların kanun tanımayan zorbaların karşısında cesareti de kalmıyor… Cesareti kalmayan vatandaşlar zorbaların karşısında ancak diz çökmekte. Diz çöktüğü ve kolayca kabullenme kimlik ve cüzdanında kayıtlı halde… Diz çökenlerin arasında ara sıra yapılanlara karşı gelenler de çıkmakta… Diz çökmeyenlerin kavgası sonucu olmayan ve becerilmeyen devletin başarısı olarak ancak kutlanmakta... Diz çöken vatandaşlar ise tamamıyla değişti. Diz çökenler gönüllü olarak yöneticisini omuzlarına alıp panayır soytarılığı rolüne menfaat karşılığı çıkabilmekte... Yanlışlara hayır demek, memleketi sevenin şuuru ama ne şuur, ne de memleketin hakkını savunacak vatandaşlar kaldı ortalıkta… Siyasetin icadından beri, ülkede iktidar da muhalefet de yabancıların emir ve kıskacında… Kıskaçtaki memleketin kaderi çoktan yazılmış ama yine de seçimler yapılmaktadır… Seçimlerle vatandaşın demokratlığı ve  varlığı yok olmakta... Demokratlık ve varlığını kaybeden halk seçimlerle frenlenme takozuyla durdurulmakta... Ve seçimlere meşrutiyet kazandırılma kılıfı olmakta... Çünkü geriletme ve çökertme seçim olsa da olmasa da her türlü şartlar altında memlekete kan kaybettirme devam ettirilmekte... Eskiden krallar güç ve kuvvetiyle gelirdi şimdi ise seçim yoluyla gelmekte… Seçim yoluyla gelen krallar gibi vatandaşını uyutup ülkenin fakirleşmesi gerçekleştirilmekte... Yönetici imiş… Hangi yönetici? En masum yönetici vatandaşının ciğerini sökmek ve memleketi boşaltmak derdinde... Ne demişti dünün felsefeci düşünürü; dinsiz olun, ateist olun ama vatandaşın hakkını yiyen olmayın… (Alıntı)

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...