AKILDA KALMAYANLAR

29 Kasım 2025 Cumartesi

BEYİN VE ALDATMA

       İnsan bir şey yaratamaz. Sadece var olanı açığa çıkarır. Sıkça kullanılan "yaratma" kelimesi dini açıdan kabul edilemez kabul edilir. Aslında Allah yaratanı yaratandır. Her zaman için bir üst makamdadır. Yaratma sözcüğüne buradan bakıldığı zaman yaratma küçülür. 
         İnsan sanat eserleri ortaya koyar. Var olan dışında farklı bir objeyi kullanamaz. Ressam doğayı, insanı, şehri, makinayı aklınıza ne gelirse fark etmez gördüğünün dışına çıkamaz. Heykeltıraş da öyledir. Taklitçilik yapar. Sadece sanatçılar arasında ki fark biri daha çok benzetir, diğeri daha az. Bire bir kopyasını yapması mümkün değildir.
         Sanatta bazen kandırmacalara rastlanır. Gördüğü bir aslanın yanına ceylan konur. İkisinin bir araya gelmesi mümkün olmayan durumlar resmedilir.  Dost ile düşman bir araya getirilir. Bu bir aldatmacadır. Bu aldatmaca insan beyninden çıkar. İnsan beyni bu aldatmacayı yapma kabiliyetine sahipse bedeninde olduğu insana da yapmaz denilemez. Beyin duyduğumuz garip bir sesi daha önce duyduklarımızla karşılaştırır ona göre karar verir. Bazen benzetme yapar. Ya hiç duymadığı bir ses ise. O zaman korkuyu, heyecanı, merakı devreye sokar. Korku insanı içine kapatır, heyecan ile merak araştırmaya sevk eder. İnsan bilmek ister. Merakın peşinden gider. Bunu yaparken beyin devre dışı kalır. Merakın sonuçlarını idrak edemez hale gelirse. Bedeninde olduğu kişiye dost değil düşman olur. 
        İnsanın aldatılmasına sebepte bu değil midir? Toplum olarak içimizde ki düşmanlar bazen en yakınımızdadır, ama görmeyiz. İçimizdeki bu düşmanların, düşman olduğuna ihtimal vermediğimizin sebebi, beyninizin bize hiyanetidir. Beynimiz ile düşmanımız işbirlik halindedir. 
         Dinlerin oluş sebeplerinden biri de budur. Beynimizi bazen devre dışı bırakır. Dinlerin kesin olarak hükmettiği bir şeyi bazen beyin kabul etmez. Sorgular. Sorgulamada doğruyu bize gösterecek kimdir? İnsan bu sorununu çözmek için ilahi mesajlar arar. Burada din devreye girer. Bazen olur ki, çözümün ilahi olup olmamasının bir önemi yoktur. Beyin işte burada da devreye girerek hıyanet etmeye başlar. Beyin sonuca bir an ulaşma peşindedir. Kaynağın ilahi olup olmadığını sorgulamaz. Dinlerin ilk çıktığı ilahilikten uzaklaşma sebebi, insanın birey olarak her zaman aldatmaya ve aldatılmaya açık olmasıdır. Aldatma yolu ile kendine göre kurallar koyan insan koyduğu kuralı  ilahi mesaj diye başkasına satar. 
      Her insanın beyni vücuda hizmet etmek zorundadır. O vücuttan hayat bulan organ nasıl olurda bir an gelir ki başkasına hizmet eder. Hizmet ettiği kişinin menfaatlerini kendininkinden üstün tutar. Bu da beynin bir aldatmacasıdır. İnsana aldattığı izlenimini vermez. Hep olumlu yönden bakmasını sağlar. Ne zaman ki insan her şeyini kaybeder, o zaman beyin yine devreye girer. Kendini suçlamaz, her davranış ve konuya bir mazeret ortaya koyar. Halbuki koyduğu bu mazeretlerin altı boştur. Beyin ona idrak ettirmez. Bu gibi insanlar özgür olduklarını sanırlar, ama durum hiç de öyle değildir. Bir insan Satılan, kiraya verilen bir mal'ı üzerinde ne kadar tasarrufu varsa, kendi beyninede o kadar tasarrufu vardır.
         Kolay değil bu kiralama, satılma işi. İstenildiği gibi kullanılan beyin körelir, yok olur. Kiralayan kişi hor kullanır onu. "El elin işini türkü söyleyerek yaparmış" kiralanan beyin de türkü söylenerek kullanılır.

27 Kasım 2025 Perşembe

TASAVVUF

         Tasavvufun İtibarını Korumak İçin: İç’e Doğru Bir Manifesto
          Gençler… Bu satırlar, sizi incitmek için değil; hakikati berrak bir su gibi önünüze koymak için yazılıyor. Çünkü bugün “tasavvuf” adı, hakikî mânâsından koparılmış, yer yer kirletilmiş, yer yer dünyevî hesaplara alet edilmiş bir kelimeye döndü. Oysa tasavvuf, bir kelime değil; bir hâl, bir hâlet-i ruhiye, bir iç yolculuğu, bir diriliş terbiyesidir.
          Tasavvuf, babadan kalan mirası paylaşamayıp birbirinin boğazına sarılanların işi değildir. Tasavvuf, bir zümrenin malı için, makamı için, nüfuzu için “kardeş” bildiği insanları bir anda “öteki” ilan edenlerin yolu değildir. Tasavvuf, Kâbe’nin gölgesinde, Ravza’nın huzurunda, sarık ve cübbenin arkasına saklanarak nefis kavgası yapanların nefesi değildir.
         Gerçek mutasavvıf, Allah’ın huzurunda “ben” diyecek nefes bulamaz; nasıl olur da şeyhlik kavgası eder?
         Bir insan düşünün: Dünyayı avucuna almak için devrin iktidarlarıyla pazarlık eder, makam ister, mevki ister, görünmek ister, iltifat ister… Bir insan düşünün: Etrafında toplanan kalabalıkları “cemaat” sanır, kendisini de “kişisel kurtarıcı”… Bir insan düşünün: Allah için yetiştirmesi gereken çocukları korkutan, ezen, taciz eden, nefis terbiye evi olması gereken mekânı bir zulüm yuvasına çeviren…
         Bunlar, tasavvuf ehli değildir. Hiçbir zaman olmadılar. Olmaları da mümkün değildir.
       Cemaat başka, tasavvuf başkadır
       Cemaat sosyolojinin konusudur: Toplanır, örgütlenir, büyür, azalır. Tasavvuf ise psikolojinin, daha doğrusu insanın kendi iç dünyasının konusudur: Kişinin kendisiyle kavgası, nefsiyle mücadelesi, iç benliğiyle yüzleşmesidir.
        Cemaat kalabalığı sever; tasavvuf yalnızlığı. Cemaat görünürlüğü sever; tasavvuf görünmezliği. Cemaat sayıyı sever; tasavvuf kaliteyi. Cemaat güç ister; tasavvuf güçten kaçar.
          Tasavvuf, toplumun dışına kaçmak değildir ama toplumun içinde görünmeden var olmaktır. Bir gönül işçiliğidir. İçsel bir arkeolojidir. Kişinin benliğinde gömülü duran putları kırması, çıkarlarını, hırslarını, nefsini didiklemesi, kendisiyle hesaplaşmasıdır.
        Bugün tasavvuf diye bildiklerimiz neden tasavvuf değil?
        İsim vermeye gerek yok… Siz söylemeseniz de herkes neyi kastettiğinizi anlar: Bir tarafı “miras kavgaları” kaplamış… Bir tarafı “örgüt modeli”ne dönmüş… Bir tarafı “devletle pazarlık kulübü”… Bir tarafı “şov gösterisi”…
         Bir tarafı “dışarıdan bakınca tekke, içeriden bakınca şirket”… Bir tarafı “dışarıdan ilim, içeriden tahakküm”… Bir tarafı “dışarıdan zikir meclisi, içeriden ticaret ağı”… Bir tarafı “dışarıdan tevazu, içeriden kibir ve otorite hırsı”…
         İnsanlar soruyor: “Bu mudur tasavvuf?” Hayır. Bu değil.
          Bunlar olsa olsa tasavvufun gölgesine saklanan dünyevî yapılardır.
          Asırlardır devam eden hakikat yolculuğunu, birkaç neslin elinde bir “cemaat işletmesine” indirgeyenlerdir.
         Peki neden bugün bir Yunus Emre, bir Mevlânâ, bir Hacı Bektaş-ı Velî, bir Tapduk Emre, bir Sarı Saltuk, bir Somuncu Baba, bir Kaygusuz Abdal, bir Ahmed Yesevî yetişmiyor?
        Çünkü bugün tasavvufun ruhu değil, şekli kaldı.
        Çünkü nefis terbiyesi değil, makam kavgası kaldı.
        Çünkü mürit yetiştirmek değil, kalabalık toplamak hedef oldu.
        Çünkü hal sahipleri değil, rol yapanlar çoğaldı.
         Çünkü insanlar “yol”u aramak yerine “grup” arıyor;
“mürşid”i aramak yerine “lider” arıyor;
“hâl” aramak yerine “etki ve güç” arıyor.
       Bugün hiçbir tarikat Yunus yetiştiremez;
çünkü Yunus’u yetiştiren şey, fakrın terbiyesi, çilenin ateşi, teslimiyetin sükûtu idi.
         Bugün hiçbir tarikat Mevlânâ çıkaramaz;
çünkü Mevlânâ’yı yetiştiren şey, iktidarın, paranın, makamın uzağındaki derin aşk tecrübesiydi.
         Bugün hiçbir yapı Somuncu Baba çıkaramaz;
çünkü o gönül adamlarını yetiştiren şey, görünmeme ahlakıydı; bugün herkes görünmek istiyor.
         Bugün Ahmed Yesevî gibi bir ışık doğmuyor;
çünkü Yesevî’yi Yesevî yapan şey, tekkenin büyüklüğü değil, gönlün büyüklüğüydü;
bugün gönüller dar, iddialar büyük.
         Hakiki mürşitler kaybolmadı aslında;
bizim onları görebilecek gözümüz kayboldu.
          Aşkın yerini gösteri, halin yerini tören, irşadın yerini örgüt modeli aldı.
         Büyükler yetişmiyor değil;
bizim onları yetiştirecek iklimimiz kalmadı.
         Tasavvufun hakiki ölçüsü
          Hakiki mutasavvıf: – İnsanlara hükmetmez, onları hürmetle dinler.
         – Makam aramaz; makam onu bulsa bile mahcup olur.
           – Kendisinden geçer; kendini büyütmez.
          – Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek yaşar.
         – Haramdan kaçar, helâlin etrafında bile temkinle yürür.
           – İbadeti gösteri için değil, Allah için yapar.
           – Kendisine bağlı insanlardan değil, Rabbine bağlı bir kalpten güç alır.
             Tasavvuf, gösteri değildir. Tasavvuf, kalabalık değildir. Tasavvuf, bir liderin etrafında toplanmış güruh değildir. Tasavvuf, “biz kimiz?” sorusuna verilen bir cevap değil; “ben kimim?” sorusuna verilen bir feryattır.
        Hakiki tasavvufun kayboluşu
        Bugün gördüğümüz şey, kalabalıkların içerisinde kaybolmuş, sisteme entegre olmuş, devletle pazarlığa oturacak kadar dünyevileşmiş, bir yandan masum insanların inancını sömürürken diğer yandan “maneviyat tüccarlığı” yapan yapılardır.
          Tasavvufun adı kullanılıyor, fakat kendisi yok. Mekânlar var, ama hal yok. Semboller var, ama ruh yok. Zikir var, ama tefekkür yok. Topluluk var, ama ahlak yok.
        Bu bir çağrıdır
         Tasavvuf adına konuşanların değil, tasavvufun kendisinin sesidir bu çağrı:
          Ey insan! İçine dön. Kendini bil. Nefsinin karanlığını kaz, çıkar. Hakikat arayışını başkalarının eline teslim etme. Bir cemaatin kalabalığında kaybolma; kalbinde Allah’ı bul.
         Tasavvuf, başkasının sana vereceği bir “yol” değildir. Tasavvuf, senin Allah’a doğru yürüyeceğin bir “hal”dir.
         Kalabalıktan değil, kalpten başlar. Sloganla değil, suskunlukla büyür. Gösteriyle değil, gözyaşıyla olgunlaşır.
          Son söz
          Tasavvufun izzetini korumak, onu cemaatleşmenin, dünyevî hırsların, siyasi pazarlıkların gölgesinden kurtarmakla mümkündür.
          Bırakalım tasavvuf cemaatçilik tekelinden çıksın… Tekrar hâline, hikmetine, ahlakına, edebine dönsün. Tasavvuf yeniden insanı insan yapan o derin iç yolculuk olsun.
        Ve herkes bilsin ki:
         Tasavvuf, kalabalığa değil kalbe hitap eder. Tasavvuf, bir grubun değil, arayış içinde olan her insanın yoludur. Tasavvuf, gösteri değil, hakikattir.

24 Kasım 2025 Pazartesi

DELİLER 14

             1860 yılında Fransa'da Emili adlı bir demirci asıldı. Daha sonra demircinin masum olduğu anlaşıldı. Halen Fransa da ağır cezalarda duruşma yapılırken karardan önce siyah bir elbise giymiş bir mübaşir duruşma salonuna gelir "Demirci Emili'yi unutma diye bağırır.
      Yine Venedikte bir değirmenci asılır bunun da masum olduğu anlaşılır. Her adliye binasının girişinde değirmencinin haksız yere asıldığına dair bir yazı vardır, ve her hakim kapıdan girerken bu yazıyı okuyup selamlamak zorundadır. 
        Bunlar sadece adaletin önemini belirten örnekler. O ülkelerde Elbette farklı adaletsizlikler olmuştur ve olurdurda ama senbolikte olsa adalet adına yapılan bu davranışlar küçümsenecek bir şey değildir. Bu tür uygulamaları keşke bütün ülkeler yapsa. Ama bazı ülkelerde haksız olarak verilen kararları yazmaya kalksalar adliye binalarının duvarları bu yazılarla dolar. Siyah elbise giyerek bağıran mübaşir işine hiç girmeyeyim. Ad saymaktan mahkemeler iş yapamaz hale gelir herhalde.
-------------------------------------------------------------
      "Oturmak" diye bir eylem kelimesi var. Bir yere gidersiniz, ilk söyledikleri "oturmazmısınız" olur. Mesela bizde "misafirliğe gidelim" çok az kullanılır. Ne deriz "oturmaya gidelim mi" millet olarak oturmayı çok seviyoruz herhalde onun için ilerleyemiyoruz kanısındayım. Oturmaktan çalışmaya fırsat bulamıyoruz. Bir kalksak dünyayı altını üstüne getireceğiz de yüzyıllar önce biz bir oturduk, pir oturduk. Sürekli önümüze pasta, börek, çay koyuyorlar. Sevdiğimiz şeyler bunlar. Ölünce kalkarmıyız, pek sanmıyorum, orada da oturtulacağız, inşallah yumuşak bir yere oturturlar. Diğer türlü halimiz harap.
--------------------------------------------------------------
         Bir mezar taşında şöyle yazar "iyilik iyidir" biri bir para bulur, sahibine teslim eder. Ne deriz " dünyada iyi insanlar da varmış" çok olağanüstü bir şeyle karşılaşmış gibi methiyeler düzeriz. Halbu ki vicdan ve dinler bunu emreder. Olağan olması gereken bir hareketi olağanüstü yaparız. Mesela halkına sürekli zulm eden bir idarecinin bir merhameti lütuf gibi algılanır. Halbuki bunun tam tersi olması gerekir. Yine vicdan ve din bunu emreder. Biz hayatı akışına göre normal yaşamıyoruz. Anormal yaşadığımız için iyilik, merhamet bize lütuf gibi görünüyor. Dünyada ki bu kadar acı, açlık, zulüm, ölüm bu yüzden gerçekleşiyor daha acısı bize bunların normal davranış biçimi olduğu söyleniyor. Anormali normal gibi yaşıyoruz. Bu şekilde inandığımız ve yaşadığımız müddetçe ne hırsızlıklar, ne zulümler, ne açlık ne de ölümler bitmeyecek. 
--------------------------------------------------------
          "Zalim" kendi çıkarı için her türlü kötülüğü yapan kişi. Burada ki kötülük evrensel davranış biçimlerine ters olan şeydir. Diğer türlü davranışlar toplumdan topluma değişebilir. Mesela Fransa da Mary isimli kadınlar fuhuş yapamaz. Ama diğer ülkelerde serbesttir. Önemli olan evrensel boyut. Hep derler "Zalim ile mücadele etmek, ona karşı olmak" lazım. Hayır zalim ile mücadele bizim işimiz değil o Allah'ın işi bizim işimiz zulüm ile. Farkı nedir? O zalimi zulüm yoluyla, ses çıkarmayarak zalim yapan toplumlardır. Toplum karşı tepki verse zalim olabilir mi? Onun için zulmü engellersek içimizden zalim çıkmaz. Mesela inanmamak bir zulümdür. Peki bu zulmün zalimi kimdir? Buna cevap verirsek arada ki farkı anlarız.
++++++++++++++++++++++++++++
        . Napolyon generalini çağırıyor soruyor. "Biz bu savaşı niye kaybettik" general cevap veriyor. "Bunun üç sebebi var" Napolyon "nedir" general.   " Birincisi paramız yoktu" Napolyon hemen sözünü kesiyor "gerek yok diğerlerini sayma" demiş.

22 Kasım 2025 Cumartesi

DELİLER 13

        Ankebat süresi 41: Allah'ı bırakıp da başkalarını dost ve yardımcı edinenlerin hâli, örümceğin hâline benzer. Örümcek de barınmak için kendine bir yuva yapar. Halbuki yuvaların en zayıfı, en çürüğü şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bu gerçeği bilselerdi!
        Ayette örümceğin evi gibi evler edinmeyin diyor. Tefsirciler ev tabirini örümceğin ördüğü ağ olarak yapıyorlar. Halbuki ki örümceğin ördüğü ağ o kadar da çürük değil. Onun ile rıskını temin ediyor. O ağ büyük böcekleri rahatlıkla tutuyor. Av ne kadar uğraşsa da kurtulamıyor. Demek ki o kadarda çürük değil. Hele o ağı bir araya getirseniz dünyada en sağlam ip haline gelebiliyor.
       Örümcekler çift hâlinde yaşamaz . Yavruları yanında olmayan bir aileye sahiptir. Ağı sadece dişiler örer. Erkeklerin öyle bir kabiliyeti yoktur. Erkek ile dişi çiftleştikten sonra erkek hemen oradan uzaklaşır, uzaklaşmazsa dişi tarafından yenir. Yavrular doğduktan sonra dişi hemen orayı terk etmek zorundadır. Diğer türlü yavrular anneyi yer. Onun için örümcekten bir aile olmasından söz edilmez. Edilse de aile her an bir facianın olması kaçınılmazdır. Onu  için evleriniz ve aileniz örümcek evi gibi çürük olmasın ifadesi kullanılmıştır.
         Hz Yusuf'u kuyuya atan kardeşleri, yıllar sonra ondan (Hz Yusuf dan) sadaka istemeye mecbur eden Allah bize neler yapmaz.
        İyi olmak lazım. Yarın hak farz olunca millete "iyi bilirdik" diye yalan söyletmemek gerek. Zor ama zorlamak gerek.
     Doğrusunu en iyi Allah bilir. 
-----------------------------------------------------------
       Cep telefonu yokken ve telefon ile iletişimin kısıtlı olduğu dönemlerde haberleşmeler mektupla olurdu. Mektuplarda hal hatır sorulur, iyi dileklerde bulunulurdu. Bulunduğu yerdeki durumlar anlatılırdı. Mektubun gitmesi gelmesi de epey bir zaman alırdı. Şimdi öylemi mektup işi tamamen bitti. Cep telefonları, sosyal medya haberleşmeleri, e-postalar ile anlık haberleşme imkanına sahip insanlar. 
       İnsanlar da  eski haberleşme usulüne dönme özlemi var mı? Onu bilmem ancak insan sık sık olmasada kendine mektup yazmalı. Nasıl olduğunu sormalı. İyi dileklerde bulunmalı. Telefon da edebilir. "Nasılsın" dediği zaman laf olsun diye "iyiyim" demeden gerçeği itiraf etmeli. İnsan kendini herkesten daha iyi tanır. En aşağısından kendine yalan söylemez. Etrafda derdini anlatacak, çözüm sunabilecek fazla insan bulamadığı için kendine derdini anlatmalı, çözüm yolları aramalı. Yalnız bunu yaparken aklına mukayet olsa iyi olur. Çünkü bir gerçek vardır "İnsanın kendi kendine konuşması normal kabul edilir. Yalnız kendine soru sorduktan sonra, cevap vermesi sıkıntılıdır" bu davranış biçimi normal kabul edilmez. 
        İnsan aklına mukayet olması lazım. Allah'tan bir şey isterken aklın kaldırabileceği şeyi istemeli, diğer türlü, Allah istenileni geri çevirmez. İnsana kaldıramayacağı yük yüklemez.  Baktı ki kaldıramıyor, insandan aklı alır ki kaldırabilir hale gelsin. Onun için isterken ağır şeyler istememek lazım. İnsan kendinde kaybolmayı, makam sahibi olmayı akıl ile yapamaz, kaybolmak çok ağırdır. Akıl ağırlık yapar onun için akıl gider kaybolma ve makam gelir. Bu makam Allah indindeki makamdır. Aklı başında var mı "mutlak bekayı" isteyen. Bulamazsınız. Bu akıl işi değildir. Onun için diyorlar ya "YA DELİLER HAKLIYSA"

         

14 Kasım 2025 Cuma

SALTANAT KALDIRILDI MI?

          Yönetim biçimlerinden olan padişahlık tek bir ailenin silsile yolu ile babadan oğul'a geçen bir yönetim sistemi. Bazen olur ki tek kişi tarafından yönetilen ülkeler hızlı karar alma, bürokrasinin olmaması avantaj gibi gözükse de tek kişinin aldığı kararların doğruluğu tartışma yaratan bir sorundur. Özellikle İslam ülkelerinde padişahlık, sultanlık gibi tek bir aileye mahsus olan yönetim biçimi İslâm anlayışına özellikle indirilen, inanılan kitaba aykırıdır. Allah istişareyi emretmişken, farklı bir karar alma makinizması oluşturmanın hükmü nedir?
         Zaman geçtikçe aynı topraklarda yaşamış aynı millete, aynı halka sahip olan halk mevcut yönetim biçiminden zarar görmüş olsa da devletler yönetim sistemini değiştirip, Cumhuriyet, komünizm,gibi yönetim biçimlerini bir şekilde değiştirse de bir önceki yönetim biçimine sonraki nesiller hayranlık duymaktan geri durmazlar. 
        Sistemi bir anda değiştirmek kolay olmasa gerek. Mesela Osmanlı bir padişah sistemi ile yonetilirken, olumsuz, doğru olmayan kararlar alması sonucu güçsüz düşmüş, parçalanmaya başladığında bir kurtuluş mücadelesi verilerek Cumhuriyet yönetim sistemine geçilmiştir. Saltanat kaldırıldı, gerçekte kaldırıldı mı? Yoksa şekil, ad değiştirerek devam mı ediyor? Bir kişinin yönetiminden birden fazla kişinin yönetimine giren ülke istişare ile mi yönetiliyor? Biz saltanatı, padişahlığı kaldırdık ama her kurumun başına bir padişah koyduk. Astığı astık, kestiği kestik. Padişaha halini anlatabilirsin de bu padişahlara nasıl anlatacaksın. En iyisini bilen, en doğru kararı alabilen padişahlar yeri geldiği zaman kendini yaratıcının yerine koymaktan da geri durmaz hale geldiyse biz neyi kaldırdık demeden duramıyor insan. "Ben kanunum" diyen alt katmanda yönetici görmüşsününüzdür, sanki çalışanlarını o yaratmış gibi hareket eder. Tağutluğu ile gurur duyar. Padişahın yetkilerinden fazladır yetkileri. Ceza verir, işten atmak için dolaplar döndürür. Onun üstü çalışana inanacak değil ya, elbette küçük tağuta inanacak. Hani derler ya "amir haklıdır özellikle haksız olduğu durumlarda daha çok haklıdır."
          " Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönünde ki iddiası o kadar güçlüdür." Etrafımıza baktığımız zaman, bir kişi bunlardan birini öne çıkarıyorsa kendinde olmayan bir şeyi bunlar aracılığı ile saklıyordur. Öne çıkardığı milliyetçilik, dini değerler, ulusalcılık gibi kavramları kendinde görmediği ya da ulaşamadığı için söz ile yüksek perdeden kendini tanımlamaya çalışıyor. Hâlbuki yaşadığı hayat öne çıkardığı kavramlarla örtüşmüyor. Herkes tarafından görülen bu davranış kendi tarafından asla gözükmüyor. Kendini öyle sanarak yaşamaya çalışıyor. Toplumda ki bu gibi hareket sergileyenler eğer çoğunluğu oluşturuyorsa ve inandığı kavramlara örtüşmeyen hareket yapanlar sebebiyle ortada gerçek anlamda ne milliyetçilik, ne dindarlık, ne ulusalcılık, ne sağcılık ne de solculuk kalıyor. Hepsi birbirine karışıyor ki, dindar dan dinsizlik, milliyetçi den hainlik, görmek olağanlaşıyor. 
         Romanın yerine Avrupalı, vikinglerin yerini İskandinav ülkeleri yer aldı. Bizim yerimizi kim alacak? Şimdiden karar vermek gerekir. Ya olduğumuz gibi kalacağız (Bunun sonu iyi yere çıkmayacağı kesin) ya da köklerimize döneceğiz. (Onda da yakın gelecekte bir Umut yok gibi) Korkarım bu hengamenin içinde kimliksiz yok olup gideceğiz. Amaç da bu değil mi? 
      

10 Kasım 2025 Pazartesi

SORUMLULUK

        Sık duyduğumuz" Allah böyle buyurdu" Allah böyle istedi " peygamberin buyruğu buydu" bu sözler tehlikeli sözler. Sanki Allah'ın arkadaşı konuşuyor, ya da elçisi. Allah buyurduysa nerede buyurdu. Peygamber söylediyse kaynağın ne bunları söylemek zorundasın. Bu geçiştirilecek bir konu değil. Söz ağızdan çıktığı anda sorumluluk başlar. Kontrolsüz yangın gibidir, nereyi yakacağını kimse kestiremez ama şu kesindir önce sahibini yakar. Allah adına hüküm veren iflah olmaz. Böyle konuşanların cahiliye toplumunda ki kişilerden bir farkı yok. Ebu Cehil öldü diyorlar ya ölmedi sözleri her dönem kıtaları dolaşıyor. 
       Birine bir kişi hakkında inancının seviyesini soruyorsun hiç tereddüt etmeden "o kâfirin teki" diyor. Ya sen dediğinde " Orasını Allah biliyor"diyor. Başkasının durumunda haberi var kendininkinden yok. İşte bu şirk kavramının içine girer. İnsanda ne varsa, hayatı boyunca biriktirdiği her şeyi alıp götürür. 
        " Benim günahım yok, kul hakkım yok, namaz borcunda yok" diyenler, ne dediklerinin farkında değil. Sen kendini bana anlatma, ben senin ne olduğunu anlatayım. İnsan kendinde olmayan meziyetleri yüksek perdeden çokça anlatır. Halbu ki ben senin ne olduğunu biliyorum. Senin din adına yaptıkların bir ikinci şahsı ilgilendirmez. O senin Allah ile münasebetindir. Bana anlatma kendini ona anlat. Ben senin ile ilgili bir şey yapamam, yaptırım gücüm yok.
          "Satranç haramdır" diyor. "Delili var mı?" Diye soruyorsun hadislerden bahsediyor. "Saç ektirmek haramdır" diyor, ahlaksız adam bir de ekliyor, peygambere gelen bir şahsın saç ektirmek için izin istediğini, peygamberinde izin vermediğini söylüyor. Ey bre ahmak, ahlaksız adam peygamber döneminde satranç mı vardı? Saç ektirme gibi bir teknoloji mı? Vardı. Peygamberimizin yaptıklarını yapmakla övünüyorsun ya bırak milyonluk araçlara binmeyi deve ile gez. Aydınların, bilginlerin düzeltmediği toplumları soytarılar düzeltmeye çalışır. Saha onlara kalır. Allah ile kul arasına girerler aracı olmaya çalışırlar. Trafo görevi yapıyorlar mış? Önce kendilerini bir kurtarsınlar da sonra trafo işine baksınlar. Soruyorsun "bu nasıl biri" hemen cevap veriyor "çok mübarek bir adam" sanki amel defterini cevap veren tutuyor.
       Kimsenin ne olduğuna karar veremezsin. "Bu adam cennetlik" diyor. " Ya da cehennemlik" Allah adına konuşuyor. Kendini Allah'ın yerine koyuyor. Bir insanın o günkü durumuna bakarak karar vermek yanıltabilir. Çünkü yarının ne olacağını bilmiyorsun. Bugün sen inançlısın o inançsız, yarın bunun tersinin olmayacağının bir garantisi yok. Önemli olan mevcut duruma değil işin sonuna bakmak lazım. Bu dünya nice zenginleri fakir etti, karun'un servetini ve kendini yerin dibine batıran bize neler yapmaz. Niye Karun örneğini verdim, çünkü hepimiz onun yolundan gitmeye çalışıyor, o yolda yapmadığımız can, yıkmadığımız duvar, kırmadığımız kalp bırakmıyoruz da onun için.

3 Kasım 2025 Pazartesi

EŞEK İLE TARTIŞILMAZ

        Öküz çektiği yük 'ü değil, torbasına konacak yemi düşünür. Onun için öküz derler. 
        Bir siyasi tartışmaya şahit oldum. Bir taraf ısrarla yanlışı savunuyor, diğer taraf da yaptığının yanlış olduğunu söylüyor. Geçmişten örnekler vererek onu ikna etmeye çalışıyor. Tartışmaya müdahil, taraf olmadığım için onları dinliyorum. Ne o tarafa, ne de bu taraf hakkında bir fikrimi söylemedim. Ama yanlışı doğru gibi anlatanın tutulacak bir tarafı yok. Geçmişte yanlış olarak savunduğu bir çok sav'ı, düşünceyi, şimdi tam tersi olarak savunuyor ki, hiç de tutarlı değil. Karşısında ki kişi " sen geçen yıl bu yapılanlara yanlış diyordun, şimdi ne oldu da yanlış doğru oldu" dedi. "O zaman öyleydi şimdi böyle" aslında geçen yıl ki yanlış savunması zaten kendisine ait değildi, torbanın sahibi olarak gördüğü kişinin o gün düşüncesi oydu, bununki de o oldu. O torba sahibi ne hikmetse rüyasında ak sakallı bir Evliya mı gördü nedir bir yıl sonra fikrini değiştirdi, yanlışı doğru yaptı. O torbayı alan şahıs da hemen dönüş yaptı. 
       Neyse uzun bir vakitten sonra birisi bana döndü kim haklı dedi. Bende o tutarsız olan şahıs haklı dedim. Niye dedi. Dedim ki " kurt ile eşek tartışmışlar,  birbirini ikna edemedikleri için şahit olarak Aslan'a müracaat etmişler, daha tartışma konusunu söylemeden Aslan, Kurt' a sen haksızsın demiş. Kurt şaşırmış, eşek ise haklılığın verdiği gururla gülmüş. Kurt aslana sormuş Daha tartıştığımız konuyu söylemedik nasıl hemen karar verdin" demiş. Aslan "Konunun bir önemi yok ta baştan sen eşek ile tartıştığın için haksızsın" demiş. Ben bu örneği verince, birisi " ne yani ben eşek miyim!" deyince bende "yok dedim sen değil karşında ki eşek, seninle tartıştığı için" dedim. 
         Onun için torba önemlidir hele hele torbada ki yem daha önemlidir, çekilen zahmetin, ödün verilen gururun, şerefin bir önemi yoktur. Torbada ki yem, yanlışı doğru diye savundurur. 
       Alışmışlık insanı ahlaksız yapar. Çoğunluğun yaptığı her şey doğru olmayabilir. Doğru olmayanı sürekli yapmak alışkanlık haline gelir. Mesela yüz kişiden doksan dokuzu kırmızı ışık yanınca geçip birisi bekliyorsa, o bekleyen ahlaklı mıdır yoksa enayi mi? Alışkanlıklar sürekli tekrar edilirse kural haline gelir. Yani ahlaksızlık toplumun ahlak kuralı olur. Dürüstlük üçkağıtçı, yalancılar doğru sözlü, hırsızlar mutaber, zalimler mazlum, kötüler iyi olur. Bunları belirleyen alışkanlık haline getirilmiş masum gibi gözüken ahlaksız davranışlardır.
         Eskiden okullarda sıra dayağı vardı. Birisi bir suç işler, öğretmen kimin yaptığını bulamadığı zaman sıra dayağı atardı. Böylece gerçek suçlu cezalandırılmış olurdu. Suçsuz, günahsızlar, hiç bir şeyden haberi olmayanlar da bir şekilde cezalandırılırdı. Bunu öğretmen niye yapardı bilmiyorum. Cezalandırmanın en kolay yolu olsa gerek. Çok şükür şimdi yok diyeceğim ama bu iş bir üst perdeye kaydı. Artık okuldaki çocuklara sıra dayağı atılmıyor ama babalarına atılıyor. Suç işleyen taraf da değişti, öğretmen hem suç işliyor, hata yapıyor sonrada dönüp suçlu sizsiniz diye halka sıra dayağı çekiyor. Eskiden bu durumdan çocuklar çok şikayet ederdi " ellerimiz açıyor" diye iyi yanı şimdikiler hiç şikayet etmiyor. Daha fazlasını isteyen bile var. İlerleme yok diyenlere bu gelişme kapak olsun

2 Kasım 2025 Pazar

AİLE

        Bir sokak röportajında bekar kızlara soruyorlar. "Evleneceğin erkeğin maaşı ne kadar olmalıdır." Onlarda cevap veriyor bazısı yüz bin, bazısı ikiyüz bin, hiç asgarî ücret diyen yok. Yüz binin altına inen hiç yok. Ülkede yüz bin kazanan memur ya da işçi varmı bilmiyorum. Onların tercihleri kanımca torbacılar herhalde. 
        Bu tür gelir hedefi koymak, ileride gelir kaybı yaşarsan ben senden boşanırım anlamı taşır? Kızların bu tür hedef koymaları, kendilerine bir değer biçmeleri  ne etik ne de ahlakidir. 
         Boşanmalar neden günümüz de çok arttı? Başta elbette ekonomik sebebler her şeyi tetikliyor. Hedef şaştı mı problemler başlıyor. Sorunları karşılıklı konuşma dersen hak getire. Her iki taraf da baskın olma çabasında. 
       Hayallerin olmadığı, gerçekleşmesi mümkün olmayan toplumlarda insanlar günlük yaşar. " Bugün buldumu yerim, yarına Allah kerimdir" mantığı işletilir. Sokakta, marketlerde, kafelerde ki kalabalığın sebebi budur. İnsanlar geleceğini yiyor. Bugün buldu yedi, yarın bulamazsa ne olur? Kimse bunu öngöremez. Öngörememezlik toplumdaki güvenliği sarsar. Bir insanın hayalini yıkmak ile öldürmek arasında aslında bir fark yoktur. Bugün toplum bunu yaşıyor. Yarın mı? Allah Kerimdir. Gençlere şöyle bir bakın, hangi gencin hayalinin gerçekleşme ümidi var. Bir zamanlar bir genç üniversiteyi bitirdikten sonra hayat ile ilgili kaygı taşırdı, şimdi bu ortaokul seviyesine düştü, genci geçtik, çocukların hayallerini bitirdik. Modern anlamıyla bitirdik, gerçek anlamda ise çaldık.
       Diğer bir sebep rollerin değişimi. Erkek egemenliğinin kadınlara geçmesi. Kadınlar bir anda önlerinde buldukları gücü yönetmesini bilmiyor. Güç zehirlenmesi yaşıyorlar. 
     Toplum erkekten, erkek rolünü çaldı. Kadına dedi ki, güçlü ol, dominant ol, baskın ol. Kadın bu sinyali aldı. Alınan, üzülen, kırılan, duygusal olan kadın gitti, yerine bağıran, çağıran, kavga eden, küfreden kadın geldi. Eril kadın rolünü dizilerle, filmlerle aklınıza soktular. Bakın şimdi kadın kavgalarına erkek gibi kavga ediyor. Sonra da diyor ki gönlümü almıyor. Sen kavgayı kadın gibi mi ettin. Adamın ağzına sıçtın, vurdun, kırdın, dağıttın, bağırdın. Adam karşısında bir kadın görmüyor. Adam diyor lan bi dakka, benim karşımda bir erkek var.
       Kadına özgür ol dediler. Kadın o sinyali aldı. Yalnız onu da yanlış aldı, sen kimsin? Sana hesap mı vereceğim? Sana mı soracağım? Ne oldu her yer plaj oldu. Toplum çıplak. Çıplaklık özgürlük sanıldı. Yemek yapma, çocuğa bakma, ev işi yapma hizmetçi misin hayatım dendi.
       Kadın şevkati unuttu. Yaptığı işi sevgiden yaptığını unuttu. Bunu yapanlar utandırıldı. Sevgiyle yaptığı şeyler, kadına hizmetçilik olarak gösterildi, kötü gösterildi.
        Peki erillik nasıl bitti. Erillik işte böyle bitti. Adama sürekli denildi ki, sus, kavga etme, sesini çıkarma, nazik ol, hediye al, çiçek böcek al kalbini kırma. Kırmada, siz erkeği alıyorsunuz yönetmek istiyorsunuz, dominant olmak istiyorsunuz. Ondan sonra eril erkek kalmadı. Siz normal değilsiniz ki, normal istiyorsunuz. Toplum normallikten çıktı. Sonra ne oldu? Sonu hüsran, acı ile biten evlilikler. Bununla yetinilse iyi, bağımsız, özgür kalan erkek tekrar eril olmaya çalıştı. Evli iken eşine yapamadığı güç gösterisini, boşandıktan sonra yapma çabası içine girdi. Erkeğin kendini ispat etme çabası hayatlara mal oldu. Bunlar yabancı bir güç tarafından planlanmadı, kendimiz yaptık. Ahlaksız yayın yapanlara, yazanlara, çizenlere " özgür basın" nidaları ile ortada fing atanlara "işte orada dur" diyemedik. Sebebini bildiğimiz faciaların sonucuna da katlanmak zorundayız. Bugün başkasını yakan bu facialar yarın hepimizi yakmayacağına dair kimse bir garanti veremez.

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...