AKILDA KALMAYANLAR

27 Mart 2024 Çarşamba

NEYİ TUTSAK ELİMİZDE KALIYOR

      Eğitimsiz, slogancı, söz var icraatí olmayan, geçmişi ile oynanmış, oynanan geçmişi sloganlar ile inşaa etmeye çalışılan bir halk ile oynamanın bu kadar kolay olduğunu tahmin edemezdim. Bu halk karma bir kültür ile beslenerek, kendine göre kendini korumacı bir kültür den gelsin ve biri çıksın kendini dindar ilan ederek bu halkı kendine sonsuz itiat ettirsin. 

        Doğru bildiklerimizin aslında bir illüzyondan farklı olmadığını anlatmak bu kadar zamana mal olmaması gerekirken bir anda karşımıza çıkıp, gerçeklerle yüzleşmemiz bu kadar ağır olmamalıydı, ne yazık ki bir anda oldu. Ne yapacağımızı bilemez hale geldik ki, bu kadar zaman geçmesine rağmen halende bilmiyoruz. Bizi kim kurtarır? kültürümüzü tekrar nasıl inşaa ederiz bilmiyoruz. Diğer önemli bir konu da bu insanlarla olur mu? İkna edilmiş kitleleri uzun süre nasıl yanımızda tutarız bunu da bilmiyoruz.  Bugün ikna ettiklerimizi yarın başkalarını ikna etmeyeceği de kesin değil. Ya yarı yolda bırakılırsak. Dün başkalarını satanlar bugün bizi, yarın başka birini satmayacağının garantisi var mı? Bu ikilemler içerisinde sağlam bir toplum oluşturmak ne kadar mümkün o da belli değil. 

       İslamcılar iman'ı, solcular ideolojilerini, ülkücüler kimliklerini kaybetmişler. Bu kaybetmeyin farkındalar mı bilemem ama halinden memnun köleler haline gelmişlerdir. Ülkede sağcılık ve solculuk birbirinin içine girmiş. Yıllarca birbirlerini yedikleri bir  saplantıdan kurtulmuşlar. Ancak başka bir saplantının içine düşmüşler. Menfaat. Düşmanlıkları ideoloji için değil menfaat için. 

          Siyasal İslamcılar gücü ellerine geçirince Şah idiler, şimdi Şahbaz oldular. Kendilerine olağanüstü payeler verdiler. Kullar edindiler. Kendilerini Allah'ın yeryüzünde ki halifesi haline soktular. Haksız da değiller bu kadar kul edinmenin elbette bir mükafatı olacaktır. Hak ettiler. 

        Bu kadar yozlaşmış bir halk kitlesinden Anka kuşu çıkarmak mucize den öte bir şey değil. Mucize olmayacak, bu yozlaşma derinlemesine devam edecek. Kurtuluşu kişilere havale ederek mucize beklemek aptal toplumların işi. Bunu anlamak kısa vadede ne kadar mümkün olur, elbette zaman gösterecek. Kurbağa misali, dereye su gelene kadar kurbağa dayanabilirse ne ala. Diğer türlü göz patladıktan sonra, körün düzelmeden ne gibi çıkarı olur orasıda ayrı bir mesele .

      İnsanlar söyledikleri ile yaşamıyorlar.  Söz başka hayat başka. Yozlaşmanın temelini oluşturan bu yaşam tarzları ileri toplum hayallerini gerçekleştirmede ne kadar yapıcı olur bilinmez. Ama hayatın gerçekleri hayalleri başka baharlara ötelemeden başka bir yol bırakmıyor. 

        Söylemlerin, yaşanılan hayatların arkasında hangi niyetler var bilinmez olarak gözükse de herkes kendi dünyasının çıkarlarının peşinde olduğunu bir gerçek. Bunun bilen bir hak varmı? Kesinlikle yok. Belli bir kesim var ki birilerinin hayallerini gerçekleştirmesi için ne gerekiyorsa yapıyor. Çoğu zaman kendi hayallerini bile feda etmekten çekinmiyor. Yaşanılan bunca badirelerin tek bir amacı, küçük bir azınlığın daha iyi bir hayat sürmesi için. Bu kölelik değilde nedir? 

       Birilerinin dindarlığı, birilerinin milliyetçiliği, öyle hale geldiki halkın fakirliğine sebep oldu. Her şeyimiz yük oldu, yok oldu. Bunlarda bize yük oldu ama yok olmadılar. İnsana yaşam yük olmaması gerekirken, yaşam yük oldu. İbadet yük olur mu? Elbette olmaz ama onu yük haline sokup insanların sırtına yüklediler. Sevmeyi unuttu, nefreti hatırladı. İlk defa görülen, söylenen sözlere rastlamak da acı veriyor. İnsan kendine, dindaşına lanet eder mi? Bunu da gördük. Çaresizliğin ifadelerdir bunlar. 

       Menfaatler uğruna yıkılan hayaller, hayatlar. Ya onlara yardım eden ön ayak olanlar. Onların hiç suçu yokmu? Kendilerini sütten çıkmış ak kaşık sananlar. Hesabı sadece kendi elleriyle yaptığında vereceğini zannedenler. Dünyayı sadece kendi etrafında döndüğünü zannedenler yok mu? Bunlar suçsuz olacak ama hiç bir şeyden habersiz, hiç bir şey yapmamış kişiler suçlu. Onlara güzel dünya.  O güzellik gerçek mi? Hayal mi? İllüzyon mu? Belli değil.

      Bir ülkede geçmişten gelen değişik franksyonlara sahip fikir akımlarını orta bir noktada ya da ortak bir değerde buluşturamazsanız kalıcı barışı sağlayamazsınız. Her daim oynak ve oynamaya müsait olan bu akımları kutuplaştırarak ve biri tarafında saf tutmak kısa süreli fayda sağlasa da uzun dönemde çatışma kaçınılmaz olur. Bunlar hesap işleridir ve devlet yönetme geleneğine sahip kesimler tarafından yapılır. Menfaat için bu işlere girenler ya yok olur ya da yok eder. 

       

24 Mart 2024 Pazar

UYUM

      Başarının sırrı barışık olmaktır. Eğer hiç kimse ile barışık değilseniz başarının ölçüsü düşük yoğunlukta, çoğunlukla da hiç olmaz. 

       Toplumda, bölgede, daha ilerisi ülkede başarının sırrı da budur. Yanlız bunun da bir antikabı vardır ki buna da ya tahammül edecek ya da kabul edeceksiniz. Ülkenin bütün değerlerini inkâr ederek başarı olmaz. Kabul görülmeyen bir toplumda nasıl yaşar insan? Nasıl başarılı olur. 

       Ülkenin herşeyini kabul ederek, kabul görür insan. Bu bazen yönetim olarak, bazen yolsuzluklara rıza göstererek, bazen hukuksuzluğu, bazen de zulme. Bunları kabul etmeyen insan o ülke tarafından kabul görmez. Her nerede yaşıyorsan, oraya aitsin. Orada olanlardan musul sayilabilirsin. Elbette eliyle, diliyle defetmeye çalışanlar, buna gücü yetmeyip, buğz edenler müstesnadır. Bunlardan olmaya bak. Başarıda bir yere kadar, sonra ne olacağını bilemediğin bir hayat. 

       Bir ülkeyi seviyorsan onun her şeyini kabul etmiş, onlar ile bütünleşmişin demektir. Bütünleşme olmadan kabul olmaz. Bunun aksi durumu ayrılıkçı olmanızdır. Dünyada terör örgütü olarak kabul edilen yapılara bakın, bağlı bulunduğu ülke ile aynı düşünmeyen bütünleşmemiş yapılardır. Ne onu kabul eder ne de onu. Çatışma işte burada başlar. İstekler de belli bir noktada kadar sonrası çatışma. Kim haklı?  Demokrasi işte burada devreye sokulsa da çare olmuyor. Sorunların derinleştiği bir ortamda hiç bir demokrasi çare olmaz, çatışma kaçınılmazdır.

       Zorlama isyanın sebebi. İnsana istemediği hiç bir şey yaptıramazsın. Sadece kabul etmiş gibi gözükür. İlk fırsatta isyan eder. Korkulması gereken işte bu tiplerdir. Bir yerde bir huzursuzluk varsa, mutlak zorlanan bir şey vardır. İnsana zorla yaptırdığın her şey sana olumsuzluk olarak dönecektir. Bu belki şimdi balki de yıllar sonra, ama mutlaka dönecek. 

         Sevgi bazen çaresizliktendir. Meksika sınırından ABD nın duvar ve dikenli tellerini geçmeye çalışan insanlar ABD yi çok sevdiklerinden mi o zorluğa, tehlikeye katlanıyor, yoksa mecburiyetten mi? İnsan yıllarca yaşadığı, anne ve babasının topraklarını neden terk etmek istesin? Mecburiyetten, açlıktan, yoksulluktan terk ediyor. Bilmiyormu gittiği toprakların ülkenin acımasız, zalim olduğunu. Açlık, yoksulluk ikincisi plana itiliyor. Daha iyi bir gelecek umudu geçmişe bir anda set çekiyor. Unutturuyor anıları, kadim toprakları. 

       Hiç kimse yaşadığı topraklardan memnun değil. İnsanın yapısı ile ilgili herhalde. Hep daha iyisini istiyor, gözü hep yukarılarda. Aşağıya bakan hiç yok. Zengini, fakiri, darda olan, bolluk içinde yaşayan hep aynı. İlginç olan dünyayı geçici bir metea olarak gören, dünya boş diyen de memnun değil. Misafirlikte olan insan, niye memnun olmaz bunu anlamak mümkün değil. Zorunluluklar insana her şeyi yaptırıyor. Daha iyi olma ümidi, kötüyü düşünen yok. Ölüm uğruna düşülen yollar, bazen hayalleri yıkıyor. 

       İnsanı sadece şekilden, suretten ibaret görmek yanılgıdır. İçinde ki hazinelerin dışa vurması çok nadir görülse de toplumu, ülkeyi şekillendirebilir. İnsanları aldatarak siyaset yapanlar yanında bir doğrunun olması elbette dikkat çeker. İnsan yığınlarının ne tarafa kanalize olacağını insanın içindeki suretten ibaret olmayan hazinesi belirler. Dünyanın acımasızlığı, insan üzerinde ki travma iyi insanların faal olarak toplum içerisinde bulunması, yön verici olarak liderlik etmesi ile olur. Diğer türlü zulümler, haksızlıklar, adaletsizlikler bitmez bilakis şekil değiştirerek insan üzerindeki etkisini arttırarak devam ederler. 

       Mevcut durumu kabullenmek insanı başkalaşıma uğratması kaçınılmazdır. Yıllarca sürdürdüğünün hayatı bir anda silip atmak insana neler kaybettirmez ki?  Her şey sil baştan. Hayattayken yeniden doğum bu olsa gerek. Yılların birikimini ortama adapte olma uğruna yok etmek ne kadar doğru burası da ayrı bir tartışma konusu olsa gerek. Son yıllarda Suriye, Irak gibi ülkelerden gelenlerin yaşadıkları hayat bu değil mi? Yeni bir ortam, toplum ile geldikleri yer ile toplum çok farklı kültürleri ihtiva ettiğinden uyum sorunu olmaz mı? Geldikleri yerden ki hayatı yeni yerde yaşama çabası, geri dönülmez yaralara sebep olamaz mı? Ülkede ki istememezliğin sebebi de bu değilmidir? Gelen insanların değişime direnmeleri nereye kadar gider bilinmez ama iyiye evrilmeyeceği kesin gibi gözüküyor. Sosyal patlama ne zamana kadar tutulacak. Patlamanın önüne geçilebilecek mi? Ne kadar kontrollü olacak? Hasarın boyutunu tahmin edilebilecek mi? Kimsenin bilmediği konular ancak yıkımın ağır olacağını herkes tahmin ediyordur herhalde. 

       Dünyadaki göç ve buna bağlı uyum öyle kopacak ki aşılamaz duruma gelecek. Artık insanlar kapılarını koruyamayacak hale gelip, güvenli yerlerde kolonileşecek. Refah ve milli gelirden alınan paylar arasında uçurumlar olmaya başladı. Küreselleşen dünyada savaşlar arttı, kaynaklar eşitsiz şekilde dağıtılıyor. Bunun elbette bir sonucu olacak. Ama iyi yönde olmayacağı kesin. Paydan fazla nasiplenenleri, sadece sınırlar değil, evlerine çevirdikleri yüksek devarlarda koruyamayacak. Dediğim gibi güvenli yerlerde kolonileşme kaçınılmaz.

      

21 Mart 2024 Perşembe

KAĞITTAN KAPLAN 1

   Savaş isteyenler barışın, barış isteyenler savaşın hamisi olmuş. Demokrasi, İnsan hakları mı? O da onlar için. Eline gücü geçiren hiç durmuyor, nereye saldırırım, ne kadar toprak alırım, ne kadar insan öldürürüm hesabında. Güçlü her zaman haklıdır, özellikle haksız olduğunda haklıdır prensibi şiar olmuş. insanlık sadece kağıt üzerinde, onun ömrü de tarih olana kadar. 

        Uzun dönem ABD bu hegemonyanın lideri oldu. Halen de olmaya çalışıyor. Dünya da benden başka güç yok havasında. Dünyanın jandarması. Nerede bir sorun var hemen orada bitiyor. Sorunun da kaynağı kendisi orası ayrı bir konu. Sorun olmadan müdahale olur mu! Önce sorun yarat, sonra hakem olarak git. Taraflar seni kurtarıcı görsün. Eh güçlü olunca böyle oluyor. İnsan da böyle değilmidir. Güçlü olup da haksız olanı hiç gördünüz mü? Hep arabulucudurlar, ha keza hiç de barıştırdıkları olmamıştır. Hindistan- Pakistan buna iyi bir örnektir. 

        Bozukluk yeni olan bir durum değildir. İnsanlık tarihi kısa geçişler de düzelmiş olsa da eski hâlini alması uzun sürmemiştir. İyiler kötüleri düzeltmesi gerekirken uzun dönem bu hiç olmamış. İnsan çürümeye bir dursun düzeltecek güç zor bulunur. Çürük elma hesabı. Bir kasada yüz adet elma olsun, bir tanede çürük. O bir tane çürük elma, kasada ki yüz elmayı çürütür, bunun tersinin olduğu görülmüşmüdür? Sağlam çürüğü düzeltir mi? Bunun fıtrat ile bir ilgisi yok. Fıtrat da insanın içinde iyilik, doğruluk vardır. İnsanı bu davranışları sonradan kazanır. Nasıl? Nefis devreye girince, insan içinde ki diğer duygular orada barınanamaz, orayı terk eder. 

         Düzeltmek mi? Hangi birini. Her taraf olmuş yanlış. Demokrasinin sonu nedir? Ya otokrasi, ya da diktatörlük. Bu yönetim ilgili bir kural değildir. Bu kuralı insan kendisi yapar. Bir yerde sürekli işinin doğru gitmesini istemez. Mutlaka bir yerde yanlışın olmasını ister. Kendini birilerine başka türlü ne anlatabilir ne de kabul ettirebilir. Kendini doğru şekilde anlatabilme keşke doğru yöntemlerle olsaydı. Karşıdaki insan dâhi doğru anlatılan bir söze şüphe ile bakıyor. Bu kadar kolay olmaması gerekir diye, şüphe ediyor. 

        Ülkeleri ele geçirmiş bir kaç tane ne olduğu belirsiz azınlık. Her şey kendilerine gibi yaşama peşinde. Rahatları, mutlulukları bozulmasın diye yapılan tiyatroların haddi hesabı yok. Engel olmayı bir dene, ses onlardan değil başka yerlerden gelir. Ülkenin sahipleri, onların çocukları söz sahibi olmayı bir denesinler hele, kan kustururlar. Ülkenin sahibi de kimmiş? Sanki bilmiyorlar. Diğerleri mi? Onların tek görevi var. Onlar için ölmek. Cennet vaad ediyorlar! Yetmiyor mu? Gerçekten ona inansalar, o garibin oraya gitmesine müsade ederler mi ki? Necip Fazıl Kısakürek "Öz vatanında garip, öz vatanında parya" sözü bu ülkenin öz evlatları için söylenmiştir. Yıllar değil, yüzyıllar da geçse değişen bir şey olmuyor. Değiştirmeye kalkanlar olmadı mı? Elbet de oldular ama nafile. Köşe başları çok sıkı tutulmuş. Bırakmıyorlar bir türlü. Her türlü entrikanın, düzenbaz lığın olduğu bir köşe başında kazanmak doğru için kolay değil elbet. 

      Ortam puslu, dost kim? Düşman kim? Belli değil. Halkın seçtikleri düşman, halk dost. Kime düşmanlık edeceksin? Sessizlik sana dost değil, senden biri değil. Herkesin bir fikri var, yolu var, hiçbiri seninle değil. Bu puslu havada bul düşmanı, bulabilirsen. Beni yok etmek isteyenler benden olanlar. Garip değil mi? Fıtrata ters desem? Ortada fıtrat yok. Herkes iç güdüleri hareket ediyor. Ve karşılarında duvar var. Öleceğini bilen tek canlı insanmış, o da ölmeyecekmiş gibi yaşarmış. Herkes bakıyor da gördükleri farklı. Gören kör dedikleri bu olsa gerek.

        İnançlar, milliyetler de belli bir yere kadar.  Birileri bir daire çizmiş o dairenin içerisinde hareket edersin.  Uluslararası ticaret o dairenin en belirgin ölçüsüdür. Bir geminin uluslararası sularda yük taşıması, limanları kullanması hep o dairenin içerisindedir. Kimi buna boyun eğmez, kendi kuralını koyar, ticaret zayıf olur, kimide sonsuz itaat ile zenginleşir. Dünyada ki amatörlere bakın her şey gözükür. İnançlar, milliyetler ikinci plan, onlar için önemli olan ticaret. Yukarıda yüksek perdeden gürlerler, aşağıda ticaret yaparlar. Buna da uluslararası anlaşma derler. İkircikli, daha da anlaşılır söylemek gerekirse münafık bir hareket. Rahatsız olan yoksa ortada sorun da yok. Hep güç ile alakalı. Büyük balık Küçük balığı yutar.

      İnsana daimi meşgul olacağı bir iş ver ki başka bir şey düşünmesin. Hep o işle meşgul olsun. İş bitmeyecek korkusuyla sarılsın işine. İşi başka biri alacak korkusunu da ekle ki iki eliyle yapsın. Etrafında ne olup bittiğine bakmasın. Kafasında hep işi olsun. Ülkenin parçalanacağını soyle, korksun, hayali düşmanlar icat et, hayaletlerle savaşsın, din elde gidiyor de, dinin yanına bir din daha eklet ki düşmanı çoğalsın. Bir işle meşgul olan başka işe bakmaz. Hep gelecek kaygısı ile yaşat ki, etrafına bakmasın. Kurtarıcı rolü üstlen elinden her şeyi al. Vermem demez. Korkunun yapamayacağı bir şey yoktur. Üzerine oyun oyna, deney yap, kendine getirme onu. Kendini kahraman bilsin. Kağıttan kaplan olsun. 

        

        

19 Mart 2024 Salı

AKLINI KAPATANLAR

      İnsanlar kendilerini bazen her şeye kapatırlar. Bu duymak istemediği bir söz, hoşuna gitmeyen bir davranış, kendine zarar vereceğine inandığı bir fikir olabilir.  Bu kendini koruma çabası olsa gerek. Kime karşı koruyacak Kendini? Kendi gibi düşünmeyenler, düşman gördükleri, kendinden durumu iyi olanlar, daha eğitimliler. Bunlara karşı kendinizi kapatır, hiç bir şey duymaz. Duyduklarını da kabul etmez.

      Politize olmuş toplumlarda görülen bu davranış yeni kazanılmış bir davranış olarak görmemek lazım. Tarihden gelen kalıtımsal bir kültür biçimidir. Devlet Halk ilişkilerinde devlet tarafından halkın birey olarak görülmemesi ana etmendir. Bize mahsus bu durum olmayan bu davranış biçimi Doğu Roma devlet anlayışının Osmanlı'dan sonra Cumhuriyete sirayet etmiş halidir bu. Dünyada örnekleri yok mu? Elbette var. Rusya. Aynı Roma'nın halka bakış açısını alarak bizim gibi halkını birey olarak gõrmemektedir. Sosyal hayatta seçimler dışında hiç bir yönetim Erkin'de söz sahibi olmayan halk başka düşüncelere, sorgulamalara kendini kapatır öylece basit bir hayat sürmeyi kendine yakıştırmada bir mahsur görmez.

       Politize olmuş toplumların geleceği yoktur. Günü birlik plan yapar ona göre yaşarlar. Yüzyıllık planları içerisinde halk değil devleti yerleştirirler, onda da başarılı olamazlar. Doğruyu bulma adına hareket kabiliyetinden yoksun halk kitleleriyle yolun sonunda varacakları yer ancak yoksulluk, dışa bağımlılık olur ki bu da hareket kabiliyetlerini kısıtlama demektir.

       Ülkede A ve B partisi olsun. A partisine mensup politize olmuş bir taraftara ne anlatırsan anlat, liderin söylemlerinden başka herhangi bir söyleme sahip olmaz. Liderlerin tutarsızlığı taraftara da sirayet eder. Çünkü onun için tek bir doğru vardır o da liderin doğruları. B partili çıksa ülkenin gündemi ile ilgili halkın yararına bir eylemden bahsetse A partiliye bunu kabul ettiremezsin çünkü o doğruda olsa bütün fikirlere kapatmıştır Kendini. 

        Gündemde olan bir konu var, Erzincan İliç ilçesinde meydana gelen madende toprak kaymasının sorumlusu oraya izin veren mevcut yönetim erki desen, yönetimi taraftarlarına bunu kabul ettiremezsin. Onlar göre sorumlu maden yönetimidir. Madeni denetleme görevi olan erk sorumlu tutulmaz. Çünkü taraftar yanlışa karşı tedbirini almış, Kendini kapatmıştır. Gerçeği görmekten, kabullemekten korkar. Gerçekler acıdır ama onun için acının önemi yok, önemli olan taraftarı olduğu erkin zarar görmemesidir. Sorgulama yetisini kaybetmiş halk kitleleri ülkenin, neslin geleceği ile ilgili kararlar veriyor. Bu nedenle hiç bir şey iyi gitmiyor. 

         Halk bu davranış biçimini kendi geliştirmedi ve bir anda da olmadı. Aynı davranış biçimi seçtikleri milletvekillerinde olduğu için, davranışlar paralellik gösteriyor. Her şey yavaş yavaş olduğu için bu davranış biçiminden vazgeçilmesi de zor oluyor. Düzeltmeye çalışılıyor ama sadece çalışılıyor, ama düzelen hiç bir şey yok. 

        Bir fikre taassup derecede bağlanmak, onu kutsallaştırıyor. Kutsala dokunmak ne kadar zorsa buna da dokunmak o kadar zor. İşin ilginç yanı bu dokunulmaz olan davranış biçimi sadece eğitimsizlerde değil, bütün halk da var. İktidar Erkin'de olan davranış aynı ölçüde karşı tarafta da görülüyor. İki taşı çarpıştırms misali, biri kırılırsa diğeri de yara alıyor. Bu işten sağlam çıkan yok. Olması da mümkün değil.

      Politik taraftarlığın sonuçları o kadar da masum değildir. Kendini çok dindar olarak tanımlayan birisi, siyasi erk zarar görmesin, ona destek olmak amacıyla, İsrail'e yapılan gıda yardımının olması gerektiğini söylerken, aynı şahıs Gazze'de açlıktan ölen çocuklar için tek kelime etmemekte. Diğer yandan İbni Kuteybenin yuzbinlerce Türkü Müslüman yapmak uğruna öldürmesine haklı sebep arayan Tarihçiler de yok değildir. Bunların hepsi kendini doğrulara kapatan insanlar tarafından yapılmaktadır.

      Kendinde olmayan her şeye Kendini kapatan insan türetmek, bireyi görmeyen devlet inşaa etmek sadece bize mi mahsus? Elbette değil. Çevremizde bu ülkeler var ancak hepsinin de uğraştığı memnun edemediği bir halk var. Bireyi görmeyen devlet, halinden memnun köleler ister. Vermezsen seni köle yapar ve memnun ettirir. 

       Işığa koşan kelebekler vardır. Işık gördumü, ışığın ne olduğuna bakmadan koşarlar.  O ışık hayatmıdır? Ölüm müdür! Bakmazlar. Bazen olur ateşin ışığına koşarlar, yakarlar kendilerini. Hep düşünmüşümdür, İnsan da ateşe koşar mı diye. Ama koşuyor, gördüm ateşe koşanları. 

       Bir siyasi Parti'nin etkinliği varmış. Kadınlar otobüse binerken, geç kalan bir kadının yetişmek için nasıl koştuğunu gördüm. O gün aklıma geldi " Demek ki insanın da kelebekten farkı yokmuş. Koştuğu şey ışık mı? Yoksa ateş mi? Kim bilir" dedim.

       Belki  bu kadın ve diğerleri de, aklını kapatanlardan. Kapatmasa, gittiği hedefin ne olduğunu bilmez mi? Belki de biliyordur, belki yanılan bendirim. Yoksa ateşe koşan ben miyim? Kim bilir?


        

17 Mart 2024 Pazar

FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI

       Batının İsrail'i savunma çabası bir çok ülkede sürdürülen hukuk dışı eylem ve yönetimleri meşrulaştırıyor.  O ülkelere söz söyleme, eleştirme haklarını pasivize ediyor. Mesela Avrupa birliğine girmeye çalışan ülkelere demokrasi, İnsan hakları, özgürlükler gibi tavsiyelerde bulunma haklarını ellerinde alıyor.  İsrail onlar için samimiyet imtihanıydı ama kaybettiler. 

      Sözlerin bir anlam ifade etmediğini gösteren bu davranışlar, insanlık adına utanç mıdır? Yoksa olması gereken bir davranış mı? Bunu zaman gösterecek. Ama şimdiki zaman batının samimiyetsiz olduğunu gösterdi. Bunu ne amaçla yaptılar, yapıyorlar bilinmez. Her ülke kendini koruma çabasına girmiş durumda. Rusya'nın davranışları bu ülkeleri sözlerinden çıkarıp, koruma içgüdüsüne dönüştürmüş olabilir. Bu davranış biçimi bunları kurtarır mı? Orası da muamma.

      Avrupa Ortaçağa tekrar döndüğünün elbette farkındadır. Özüne dönmüş diyelim. Her şey değişse de ülke politikalarının değişmediğini bütün halklar gördü. Özellikle Avrupa halkı gördü. Kendi vergileriyle üretilen silahların nasıl İsrail'e verildiğini, onunla masum bir halkın nasıl soykırıma maruz bırakıldığını gördü. Değişen bir şey olacak mı? Avrupa açısından İsrail'e aynı yardımlar devam edecek. Ancak eski dünya olmayacak. Rusya politikaları Avrupa'yı çok rahatsız edecek. Belki savaşlar çıkacak. Ama eski savaşlar gibi olmayacağından herkes emin olabilir. Devletler saflarını belirlese de, halklar aynı görüşte olmayacak. Hiç bir devlet ne istediğini yapabilecek ne de kaybettiklerini tekrar kazanacak. Topraklar el değiştirecek, halklar yerlerinden edilecek, peki ne uğruna İsrail'in güvenliği için. 

      7 Ekim'de Hamas İsrail'e vuruyor. Hedef Askerî değil aslında. Hamas'ın İsrail'e gücünün yetmeyeceğini bilmemesi mümkün değil. Onlara göre büyük bir saldırı ile etrafı Müslüman ülkelerce çevrili olmasından dolayı Gıda tedarik zincirini kırmak. Hakkı İsrail yönetimine karşı ayaklandırmak. Çünkü İsrail yönetimi yeni çıkarılan baskılayıcı, demokratik olmayan kanunları meclisten geçirme çabası içinde. Halk ise buna karşı çıkıyor, eylem yapıyor. Her iki olumsuzluğu değerlendirerek halk ile yönetim karşı karşıya gelmesi halinde İsrail'in zaafiyete uğrayacağı görüşü Hamasça ağırlık basıyor. 

       Hamas'ın tahmin etmeyeceği olaylar saldırıdan hemen sonra gerçekleşmeye başlıyor. Müslüman ülkeler sessiz kalması gerekirken, gıda tedarik zincirini tekrar toplanması için çaba sarf ediyor. Türkiye ve Ürdün bu işin liderliğini üstleniyor.  ABD askeri olarak hemen harekete geçiyor, İsrail'in toparlanmasını sağlıyor. 

       Türk hükümetinin katliamlar karşında tutumu kafaları karıştırmaya başlıyor. Gazze'de insanlık dışı katliamlara dünya olduğu gibi Müslüman ülkelerde ya sessiz kalıyor ya da kınamakla yetiniyor. Türkiye sokak eylemleri ile protesto etse de yardımları artırarak sürdürüyor. Kurt ile yiyip, çobana ağlama hesabı. 

       Bundan sonra ne olur. Gazze gözünde kurtarıcı, güvenilir olarak bildikleri ülkelerin prestij kaybettiği aşikar. Her halkın zor zamanlarda kendi başına bırakılacağı, din,millet ve ortak amaç kavramının bir değerinin olmadığı anlaşılacak. Bundan sonraki adımlar da daha dikkatli ve bir adım sonrasını hesap etmede kendi güç ve insanı dışında kimseye güvenilemeyeceği nesillere aktarılarak güven kavramının içinin boşaldığı anlatılacaktır. 

        Bu olaylar sadece anlık yaşanmayacak. On yıl, yüz yıl belki bin yıl sonra Gazze halkı tarafından unutulmayacaktır. Bumerang gibi her ülkeyi vuracak davranışlar biçimi oluşacak. 

      Peki bu şey oldu, Hamas haklımı? Dünya terör örgütü olarak tanımlasa da bir çok ülke buna katılmıyor. Her ülkenin kendine göre terör tanımları var. Terör örgütü olarak ilan edenlerin kendileri açısından tanıma Uygun hiç bir açıklaması yok. İsrail terör örgütü olarak tanımlayabilir. Kendine göre kriterler üreterek yapar bunu. Ya diğer ülkelerin kriterleri ne kimse bilmiyor. ABD ve bir çok Avrupa ülkesi İsrail ile aynı görüşte, bunları buna iten sebep ile sessizliğe bürünmelerinin sebebi aynı. Hiç topraklarımız zorla elinizden alındı mı? Bir sabah tanımadığınız birileri gelip burası benim, burayı terk et dedi mi? Olduysa tavrınız ne oldu? Buna haklı bir cevabı olan ve geleni haklı gören varsa Hamas bir terör örgütüdür.

        Dünya değişim geçirmeye başladı. Kendinizi demokrat, özgürlükçü, hukuk kavramlarını özümsemiş devletlerin yönetimi ile halkları karşı karşıya gelmeye başladı. Seçtikleri insanlar halkını değil, başka halkları ön plana çıkarmaya başladı. Halkın iradesi iktidarda tecelli etse de, iradeler kiraya verilir, satılır hâle geldi. Hiç bir iktidarın ilelebet gücü elinde tutmadığı bir ortamda, halkı ile aynı düşünmeyen iktidarlar peydah oldu. Bu sonuç yönetilemez, isyancı halkların doğmasına sebep olur ki ülkede huzuru ve refahı yok eder. 

      

15 Mart 2024 Cuma

MİLLİYETÇİLİK

         Milliyetçilik bir hayat biçimi olamaz. Sevmektir, ama tutku değildir.  Milliyetçilik bir yol değil, bir düşünce biçimidir. İnsan hayatına yön veremez nitelikte olması gerekirken yön veriyorsa bu Milliyetçilik değil ırkçılıktır. 

        Kimlerin elinde nasıl yorumlanacağí belli olmayan Milliyetçilik, sadece insanı ve toplumun değil, ülkeyi çıkmaza sokup harap ve bitap düşürebilir. Kontrol etmesi zor olan bu fikir, doğru ellerde ve doğru zamanda tanımına Uygun kullanılırsa bir anlamı olur. 

       Doğru eli, doğru kişiyi bulmak da başlı başına bir problemdir. Devletin devamı olduğu gibi bu düşünce de davamı olan bir akımdır. Yanlış ellerde yıkım aracı olarak kullanılır. Toplumların gönderilmesinden kullanılan bu düşüncenin saatli bombadan bir farkı yoktu. Ne zaman ve nerede patlayacağı, harekete geçirileceği, kontrol edilip edilemeyeceği belli olmaz. Yaydan çıkmış ok gibi, tekrar yerine getiremezsin. 

        Birde bunun ırkçılığa evrilmesi vardır ki. İyi niyetli birinin elinde hiç bulunmaz. Top oynar gibi oynar. Kitleleri peşinden koşturur. Nereye gittiklerini bilmeden koşarlar. Kitleleri bir arada tutma aracı olarak kullanan da yok değildir. Kendi ne yaptığını bilsede, kitle gerçek niyetin ne olduğunu bilmeden sürüklenir. Bu sürüklenme onun için ölüm olsa da fark etmez. Bir ideal uğruna ölmek ona mutluluk verir. Gelecek adına hareket ettiğine inansa da, aslında inandığı bir şey yoktu. Tarih ırkçılık ile ülke savaşlarını çok görmüştür. Ama başarılı olanı hiç görmemiştir. Ders alan var mı? O da görülmemiştir. Peki hâlen neden devam eder? Bunu da bilen yoktur.

        Devleti koruma aracı olarak kullanılan ırkçılık, alternatifsizlik ürünüdür. Gücü, güç göstermeyi beceremeyenlerin işidir. Milliyetçilik adı altında halkını, milliteni seversinde, onları ölüme götürmek insanlığın başka bir türüdür herhalde. 

      Faşistlik nereden, ne amaçla çıktığı bilinmez. Her fikrin türediği yer ve amaca göre şekillendiği aşikardır. Bu bazen menfaat olur, bazen iktidar hırsı, bazende konum güçlendirme. Her ne sebep ile çıkarsa çıksın sonu hüsran, yıkım olmuştur.  Avrupa'da geç değil 1930 ile 1940 yılları arasında görülen bu hastalık milyonlarca insanın ölmesine sebep olmuş, bu fikrin liderleride yok olup gitmişlerdir. 

       Daha iyi bir hayat, daha iyi bir dünya için toplu yaşama kültürü içinde yaşamak varken, kendi gibi düşünmeyenlerin hayatını kısıtlamak, bunu yaparkende evrensel olmayan bur düşünce biçimi kullanmak abesle iştigal dir her halde. 

       Zamanın hiç bir döneminde yok edilemeyen bu hastalık, birileri tarafından her dönem ısıtılıp toplumun önüne servis edilmiştir. Bu düşünce biçimi her zaman için satın alınabilir bir hastalıktır.

       Milliyetçilik çoğu zaman düşünce, yaşam biçimi olarak anlatılsa da bazıları için sadece bir paravandır. Bir şeyi saklama aracı olarak da kullanılır. Bu o fikri ortaya atanın yaşam tarzı ile paralellik gösterir. Kendi yaşamadığı hayatı yaşıyor gibi gösterip grupları kanalize eder. Bu çoğu zaman bir suçu başka yöne evirme olarak veya örtme, yok etme olarak karşımıza çıkar. Yönetici olur Sürekli Milliyetçilik den dem vurur, ama ülke topraklarını yabancılara saymakta bir mahsur görmez. Ona göre bu milli bir menfaattir. İlginç olan takipçilerinin buna inanması.  Madenleri yabancılar işletir bu ona göre Milliyetçiliğe ters bir şey değildir. Çünkü Milliyetçiliğin kurallarını kendi belirlemiş, ve ona göre de hareket etmek gerekir.  Söylem ile eylem farklı olunca dışarıdan eğrelti duruyor. Kendini ve çevreni her şeye inandırabilirsin ama senden olmayanlar yaptığın tiyatroyu görüyor. Sana nefretle değil acıyarak bakıyor.

        Bir de mülkiyet farkından dolayı Milliyetçiler vardır. Bunlara hiç güç yetmez. Kendi A milletinden ama B nin savunuculuğunu yapar. Yokmudur bunlardan etrafınıza bakın yüzlerce görürsünüz. Bunlar kendilerini öyle kaptırır ki hayat tarzı haline getirir. Sembolleri, kültürü onun gibi yaşayan göremezsiniz. Samimimidir? Kesinlikle değil. Hayatı boyunca ona birileri tarafından bir rol biçilmiştir, onu çok güzel oynar. Buraya nasıl geldiği de bir muamma. Elbette destekleyen ağa babaları ettikleri tohumun meyvelerini toplamaynca onu orada tutmak zorundadır. Sonra? Sadece bir çöp. Sonuç? Yıkıma uğramış bir ülke, sefalet içinde bir halk. Bu arada Meyveyi toplayanlar sırra kadem. 

         

9 Mart 2024 Cumartesi

ÖLÜM AMA NEDEN?

       Kutsal olarak kabul edilen insan hayatının haksız olarak sonlandırılmasının neresi övünme aracıdır anlamak mümkün değil.  Hangi ölüm kutsaldır, ya da hangi öldürme kutsal.  Öldürmeyi kutsal olarak atfedenler, neyi amaçlamakta? hedefleri nedir? Kendilerine kutsallık mı bahşetmeye mi çalışmaktadırlar? Yoksa ölümsüz olmanın mı peşindeler? Hiç birinin mümkün olmadığını bildikleri halde bu yolu neden izlerler?

       Haksız olarak cana kıymanın haklı bir gerekçesi olamaz.  Ben yaptım oldu ile olmuyor bu işler. Seni haklı kılan sebepler, başkalarının yaptıklarını meşrulaştırır. Tarih sebebi olmayan katliamların izleriyle doludur. Hitler, Stalini milyonları öldürdü, ne için kendinden sonra yok olan ideolojileri uğruna. Tarih haklı mı dedi bunlara? Mao kültür devriminde milyonların ölümüne sebep oldu, bizzat sebep olanlar öldürüldü. Devrimler önce kendi çocuklarını yer hesabı. 

         Sebepsiz yere insan canına kuymak bumerang gibidir. Bir gün mutlaka yapanı da bulur. Katliamlar ne olursa olsun savunulmaz. Savunduğun yerden vururlar. Sen bir topluluğu, o toplulukta birinin yaptığı hatadan dolayı cezalandırma yöntemine gidersen, bir gün gelir en yakınında bulunan bir topluluğa aynı hareket yapıldığı zaman söyleyecek bir söz bulamazsın. Bugünkü Gazze'de olduğu gibi. İsrail'in yaptığı meşru bir saldırı olamaz. Hamas'ın yaptığı bir saldırının ceremesini o saldırıdan haberi olmayan, en ufak bir dahiliyeti bulunmayan halk katlediliyor, bu harekete göre İsrail'in yaptığı meşru olarak kabul edebilirmiyiz. Her zaman için açık bir kapı bırakılması gerekirken, bütün kapıların kapatıldığı bir saldırının sonuçları elbette ki sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı ilgilendirmesi gerekir. Ama ne yazık ki tepkiler Müslümanlardan değil de başka yerlerden geliyor, burasıda ayrı bir acı konu.

      Sosyal medyada biri "Yarabbi Hülagü yü bir daha geri gönder." Diye dua ediyor. Hülagü Bağdat da yıkım ve katliam yapmış , dünyanın en büyük kütüphanesini yakan biri. Ne diye geri gelmesini istiyor.  Tekrar çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden katliam yapsın diye. Ne biçim bir ruh hali anlamak mümkün değil. Bu insanların elinde yetki ve imkân olsa katliam yapmadan geri durmayacak. Kendilerine göre basit bir olay gibi bakmak insanlık adına elbette utanç verici. 

        Öldürmenin kutsallaştırıldığı dönemler her zaman olmuştur. Hastalıklı insanların yaptığı bu davranış toplumları çoğu zaman ülkeleri yok etmiştir. Bu bir hastalıktır. Ama tedavisi olmayan bir hastalık. İnsanları yok etmek için silah üretirler, barış için yaptıklarını iddia ederler. Barışın silahı olurmu? Milyonlarca insanı bunun ile yok ederler buna da demokrasi getirdim, barış sağladım derler. Bu tür hastalıklar insanlık tarihinin en büyük pandemisidir. 

        Seçim vaatleri arasına insanı öldüren silahlar üretmeyi meydanlarda dillendirmek hastalık değil de nedir. Söyleyen hasta olduğu gibi buna inanıp, bununla iftihar edenler de hastadır. Silahlar sadece kendini koruma aracıdır, saldırı değil. Kime neden saldırma ihtiyacı duyuyorsun. Daha çok Toprak mı? Nerede bitecek? Sonuç ne olacak? Kestirebiliyormusun? Bunun ile ilgili bir planın var mı? Kaç kişi masumca ölecek? Kimse bilmiyor. Sayıların bir önemi yok. Önemli olan kazanılan topraklar. 

     Bir insan çıkıyor daha fazla iktidarda kalabilmek için savaşlar çıkarıyor binlerce insanın ölmesine sebep oluyor. İlginç olanı o savaşın sebebini bilenler buna ses çıkarmamaları. Onlarda istiyor olabilir mi? Bu işi nasıl yapıyor? Hedef saptırarak. Kendi Arzu ve isteklerini perdeliyor. Tarih de bu gibi savaşlar azımsanamayacak kadar fazla. Bir kişinin hırsı, binlerce kişinin ölümü. Şimdi bunu nereye koyacaksın. Onun üzerine tarih yazılıyor. kahramanlıklar ihtisas ediliyor. 

       İlginç şeylerde olmuyor değil. Önce tarih yazılıp, daha sonra o tarihî oynamak yokmudur? Tiyatro, sinema ne derseniz deyin ama ortada insan ölümü var. Şehirlere bakın hangisinin temellerinde kan, gözyaşı, İnsan kemikleri yoktu. Bulamazsınız. Her şehrin üzerinde mutlu yaşayanlar, altındakilerin ne olduğundan habersiz yaşayıp gidiyor. Buna da medeniyet deniyor.

       Siz ne bilirsiniz diye sorarlar ya, aslında biz her şeyi biliriz de konuşturulmayız. Yaşlanınca terk edilen insanların kavimlerini, sağlıksız diye öldürülen çocukların ailelerini, saf ırk yaratacağım diye yola çıkarak öldürülen kızların ülkelerini, Benim gibi düşünmüyor diye zindanlarda ölüme mahkûm edilen ülkelerin insanlarını da biliriz. Biliriz de neden diye soramayız. Hep çoğunluğun dediği olduğu için, azınlığın biz. Bizim dediğimiz hiç olmaz.

        Öldürme üzerine kurulmuş bir hayatın içinde zenci olmuşuz. Hep böylemi gider bilinmez ama elbet bir gün biz de çoğunluk oluruz. Vesselam.

7 Mart 2024 Perşembe

KİME NE ANLATIYORSUN Kİ?

        Bugüne kadar sosyoloji, felsefe, tarih, din, ekonomi, alanlarında dünyaca otorite kabul edilen kişilerin kitaplarını okudum. Düşünce ayrımı yapmadan yaptım bunu. Şu inancıma Uygun su uygun değil ayrımı hiç yapmadım. Fikirlere saygı gereği yaptım bunları. Belli bir seviyeye geldim mi? Hayır. Bilginin sınırlarının olmadığını bildiğim için söylüyorum bunları. Her gün yeni bir bilgi kaynağına ulaşma çabasını hiç aksatmadım. Ama bugüne kadar okuduklarım ve öğrendiklerim sadece bende bir değişiklik yarattı. Anlatmadan geri durmadım ana kimseyi de yerinden oynatamadım. Hiç kimse kendi bildiklerinden başka bir bilginin doğru olduğunu ne yazık ki kabul etmiyor. Bunu defalarca gözlemledim. Kanıtlar sunmanın bir yararı olmadı. Kendilerine göre, kendi yöntemleriyle ulaştıkları kanıtlarla yaşama yolunu seçen insanlar güçlü delillere itibar etmediklerini gördüm. Çok istekli olduğum anlatma işinden vazgeçtim. Sadece bir dinleyici olma yolunu seçtim. Anlatılanların gerçeklikle yakından ve uzaktan hiç bir geçerliliği olmadığını bildiğim halde sustum. Yanlışlarla sürdürülen bir yaşama müdahale etmek doğru gelmedi bana. Sonu iyi bitmese de Yanlışlarla mutlu insanlar gördüm. Hep pişmanlıklarını dile getirenler benim yanımda yapmadılar bunları. Utandıklarından mit? Hayır. Ahlaksız olduklarından. Küçük düşme korkusu yanlışlarla hayat sürmede inlar için bir yol olmuşsa, artık i insanı kimsenin çevirmeyeceğine inandım.

        İnsanların temel davranışı hiç değişmiyor. Haklısın, söylediklerin doğru, devamında getirdikleri "ama" kelimesi her şeyi yok ediyor. "ama" ile haklılığını ortadan kaldırıyor, yine bildiklerini okumaya başlıyorlar.  Bu insanın doğasından gelen bir davranış biçimi. Haklı olman proplemleri çizmeye yetmiyor. Bilakis daha da çıkılmaz bir hale sokuyor. Haklı olman sadece senin duygularına yönelik bir hareket olarak kalıyor. 

        İnsanın düşünceleri ile davranışları farklı olunca, inanırlılık ortadan kalkıyor. Bir roman yazarı, yazdığı eserlerde doğruluktan, dürüstlükten, saygıdan, adaletten dem vurarak eser meydana getiriyor, bir bakıyorsun on altı yaşında sürücü belgesi olmayan  oğluna arabasını veriyor, oğlu trafik kazasına karışıyor bir kişinin ölmesine ve bir kaç kişinin yaralanmasına yol açıyor. Adaletten bahseden anne kaza yerinden oğlunu alarak yurt dışına kaçırıyor. Yıllarca emek verdiğiniz eserler bir anda yok olup gidiyor. Bundan sonra bu annenin eserlerinde anlattığı her şey boşluğa düşer. İnsan demez mi sen ne anlatıyorsun, ne yapıyorsun. İşte inandırıcılık hareket ile düşüncenin bir bütün ve yeknesak olması halinde inandırıcılığı olur. Bu anne diyebilir mi benim söylediklerimi kimse kabul etmiyor?  İlginç olan bir televizyon kanalına "Benim oğlum pırlanta gibi, kaçırmakla iyi yaptım, bugün yine aynısını yaparım" diyor. Senin oğlun pırlanta da ölen şahıs teneke mi? Bu kafa Firavun, Nemrut, Despot lider kafası. Her zaman derim Memrutlar, Firavunlar ölmedi kıta kıta geziyor. 

         Bu olay olmasa ve yüksek bir yerde yönetici olsa, yapabileceklerini tahmin bile edemiyorum. Bir anne olmuş ama ne yazık ki insan olamamış. Bunun yerinde biz olsaydık ve bu imkânlara sahile olsaydık, bu kadının yaptığını yaparmıydık, bilemiyorum. Allah kimseyi böyle bir imtihana tâbi tutmasın. Kaybeden çok insan olur bundan eminim. 

         Bilginin bu kadar hor görüldüğü bir dönem yaşanmışmıdır bilinmez ama, bilgi olmadan da yaşanamayacağı da bir gerçektir. Değerini bilen kaliteli bir yaşam sürer elbet. Diğer türlü günlük yaşam süren insanların hali de ortadadır. Bugün Gazze'de İsrail tarafından bir insanlık dramı yaşatılıyor. Çocuklar ablukadan dolayı açlıktan ölüyor, nedir sebebi? Dindaşlarının uzun vadeli bir planı olmayışı. Günlük yaşam ile sürdürdükleri hayatın, başkalarına kendilerini muhtaç etme sonucudur. Yardım etsem başına bin türlü sorun açar bu Yahudiler korkusu. Nereye kadar? Kendileride bilmiyor. Bilginin doğru kullanılmamasının sonucunu yaşıyor İslâm ülkeleri. Kardeşleri katl ediliyor, onlar sadece seyrediyor. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" mantığı i yılanın bir gün gelip kendilerini de ısıracağından bi haber hayat ne kadar sürer? 

       Sen ne yaparsan yap, ne anlatırsan anlat, karşında ki sadece işine geleni, kendinde olanı alıp kabullenir. Diğerleri çöp olur. 

3 Mart 2024 Pazar

HAYAT MÜCADELESİ

        Hayat mücadelesinde toplum içerisinde ki yerini çok iyi konumlandırman gerekir. Ne ileride ne de geride. Geride kalırsan herkes senin üzerinden bir şeyler yapmaya çalışır. Kullanılırsın. Hiç bir şey elde edemez, kullanıldıktan sonra bir kenara atılırsın. Diğer türlü ileride olursan dışlanırsın. Seni yakalamayacaklarını bildiklerinden senden uzak dururlar, toplum dışına atmaya çalışırlar.

          Eğer ileriden gidiyorsan arkana bakma. Bildiğin yoldan hızlı ilerle. Seni takip ettiklerini anlarsan, daha güvenli yollara gir. Seni takip etmelerine müsade etme. Amaçları seni yüceltmek değil, yoldan çıkarmak olduğunu bil. Diğer bir davranış biçimi daha var ki akla ziyan. Toplumda önde isen senin yanında bulunanlar senin menfaatin için değil, senden yararlanmak için yanındadırlar. 

          Toplumda bireyselcilik çok fazla ön plana çıkarılmış durumda. Bunun sebebi küreselleşme olduğu kadar toplumun temel dinamikleriyle oynama sonucudur. İnsanlarda ki yarın ile ilgili hedeflerinin olmaması, varsa da tutturamamaları, ümitsizliğe sebeb olduğundan bireyselcilik artırmıştır.

        Ekonomik sıkıntılar, zorluklar, insan hayatının idame etmesi için gerekli temel gıdaya ulaşamama, ulaşmada çekilen sıkıntılar bireyselleşmeyi doğurmaktadır ki toplum açısından tehlike buradan başlar. Her şeyi tetikler. Ahlaki davranışların zayıflaması, yok olmasının sebebi işte budur.

        Öne geçen insanın arkasına bakmaması gerekir. Yolda zorluklarla karşılaşacaktır. O yolda ilerleyen insan zorlukları bilir ve ona göre hareket eder. Kolay ilerleme yoktur. Bu yol emek, bilgi, beceri ister. İlerleyen kişide bunlar vardır. Olmasa ilerleyemez. Durdurmak isteyenler olacak ama mutlaka olacak. Beceremeyenler, ilişkilerini kesecek. Yokmuş gibi davranacaklar. Bu o toplumun doğası gereğidir. İnsanlar başka birinin kendisini geçmesini istemez. Bu yeni olan bir davranış biçimi değildir. Yıllar geçse de geçmişi unutmak o kolay değil. Geçmiş te yaşanan zorlu yaşam koşullarının, tekrarlanmaması için insanların uyguladığı tedbir davranışıdır bu. Doğru ya da yanlış. Geçmiş insanlar üzerinde ki kötü intibaa insanları bu hareketi yapmaya itiyor.

        Yaşanmışlar, yaşanacakların habercisi niteliğinde. Orta Asya'dan gelmiş, belli bir yaşam biçimini hayatına uygulayamamış, uzun yıllar geçse de yerleşik hayatı bir türlü içselleştirmemiş insanların hayat biçimini dışarıdan eleştirmek kolay olsa da içine gitmeyince hiç bir şey dışardan göründüğü gibi olmadığı aşikardır.

      İnsan davranışları menfaat ilişkisine bağlıdır. Menfaatin bittiği yerde ilişkiler de biter. Sokakta top oynayan çocuklara gürültü yapıyorsunuz diye müdahale eden şahıs, topu kesme tehdidinde bulunduğu zaman, eline aldığı topu, bir çocuğun elinden bir yolunu bulup alması, şahıs tarafından "terbiyesiz" olarak adlandırılıyorsa, bura da acizlik, bencillik vardır. Topu alan çocuğun terbiyesiz olması adamın dikkatsizliği ile oluyor. Almamış olsa terbiyeli olacak. Kendinden kaynaklanan hatanın ceremesini, çocuk terbiyesiz olmakla ödüyor. 

       Sende olanın başkasında olmaması düşman edinmeye yeter bir sebeptir. Senin olanı nasıl ve şartlarda elde ettiğinin bir önemi yoktur. Kendinde fazla olanları saklamak doğru gibi gözükmese de, saklamak senin yararınadır. Bu yöntem ile düşmanlıklardan kurtulursun. Çektiğin vefanın, sarf ettiğin zamanın onlar için bir değerinin olmadığını yaşayarak anlarsında ancak bazen çok geç kalmış olabilirsin. Senin için kurulan tuzaklar uzaktan değil en yakınından olabilir. Bu tür tuzaklara karşı alabileceğin bir tedbir yoktu. Uğradığın zararlarla başbaşa kalır, kimseyi de suçlama yoluna gidemezsin. Onun için ne fazla ilerde ne fazla geride, elindeki imkanları en iyi ve verimli olarak kullanarak hayat mücadelesini vereceksin. Söylenen sözlere aldırmayan birimisin, o zaman hiç korkma kime sana bir şey yapamaz, Sana zarar da veremez. Çünkü sen toplumun engel koyduğu merhaleleri almışsın, o engeller seni durdurmak yerine sana hız verir. Ne mutlu bunun gibi olanlara.

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...