AKILDA KALMAYANLAR

30 Kasım 2023 Perşembe

DEĞER

     Değerler üzerinden hiçbir tartışma yapılmaz. Değer, kişiden kişiye değişen bir olgu olduğu gibi, değer ölçüsü de değişkendir. Onu bir defa kaybetmeyi gör, tekrar bulamaz, erişemezsin. Dizlerine vuracak mecalin bile olmaz. 

         Taraf olduğun takımın kaçırdığı bir gol, çok beğenip de alamadığın telefon, çok istemene rağmen gidemediğin tatil, çok ihtiyacın olmasına rağmen helal yoldan  kazanılamayan para, bir insanın haksız yere öldürülmesinden daha fazla üzüyorsa bir değere sahip olmanın senin için bir anlamı yoktur.

Xuda li Jore zinar: 

Hakim: Diyeceğin bir şey var mı?

İnsan: Var, Hakim Bey.

Hakim: Söyle.

İnsan: Sizin almış olduğunuz maaş beni yargılayamaz, der.

Hakim: Nasıl yani, ne demek istiyorsun, aldığım maaşın senin işlediğin suçla ne ilgisi var?

İnsan: Yoksulluğu, adaletsizliği dile getirdiğimden dolayı yargılanıyorum. Almış olduğunuz maaş yoksulluğun, adaletsizliğin ne olduğunu bilemez; bilmediğiniz, tatmadığınız duygu, hakkımda karar verme maaşınızın yetkisi yoktur.

İşte biz her şeyimizi var olan üzerinden yürütüyoruz. Çocuğu haksız yere öldürülmüş birisi, haksız yere yargılanan başka bir kişi, maddi imkansızlıklar nedeniyle çocuklarına ekmek alamayan anne baba, malı zorla elinden alınan birisi, bunun gibi haksızlık, adaletsizlik, vicdansızlık, zulüm ile yerlerin dibine geçirilen kişileri ancak bu zulümlere maruz kalan kişi anlar. Diğerleri laf-ı güzar. Boşuna dememişler “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.” 

Bir değer üretirken şahsi yarar değil toplumsal yarar gözetilmezse, bu  değer olmaz. Toplumsal adaletsizliğin sonu hüzrandır. Bunun en önemli ayağı da toplumdaki kişilerin eşit bir şekilde yaşam kaynaklarına kolayca ulaşabilme imkanına sahip olmadan geçer. Bir ülkedeki ekonominin eşit şekilde kaynaklara ulaşılabilme olanağını kişilerin kaybetmesi yaşam koşullarını değiştirmesinin değer üzerinde uzun vaade de bir etkisi yoktur. Kısa süreli hayat standartlarındaki değişimlere yol açabilir. Ancak en önemli tehlike ahlaki çöküntüdür. Bu, kısa sürede kendini ortaya çıkarmaz. Toplum üzerine rüzgar gibi değil kasırga gibi, Tsunami gibi gelir. Toplum katmanlarını ayrıştırır. İnsanları birbirine düşman eder. Yalan, düzenbazlık, zina, aldatma vb toplumu çökerten ne kadar haslet varsa toplum üzerinden geçer. Çoğu insan hayatta kalsa da ahlaki olarak ortada hiçbir şey kalmaz. Bunu engelleyecek tek şey değerlerin toplum içerisindeki kalıcılığı ve kalitesidir. Kalitenin olmadığı yerde, kaliteli insan da olmaz.

Karşındakine seni anlıyorum demek kolaydır. Sadece iki kelime. Önemli olan onu, onunla  yaşamaktır.

İmam Gazaliye sorarlar: “Sorgu münafıklığı nedir?

İmam Gazali: “Dert edinmeyeceği halde, nasılsın diye sormaktır. Bu, münafıklığın bir mertebesidir.” diye cevap verir. 

İşte karşındaki kişinin derdini dert edinmek bir değerdir. Onu ne şekilde yaşantısına intibak ettirmek şahsın kalitesi ile ilgilidir.   Bunlar toplumda kaliteli olan hiçbir şeyden ne olursa olsun taviz vermeyen insanların özelliğidir. Var mıdır? Bilmiyorum.

 

 

29 Kasım 2023 Çarşamba

ORTAÇAĞI TEKRAR MI YAŞIYORUZ

      2023 yılında Zonguldak’ta ormanlık bir alanda yakılmış halde bir erkek cesedi bulunuyor. Bulunma olayı tesadüf. Ormanda gezintiye çıkan birkaç kişinin dikkati ile gerçekleşiyor. Adli makamlara intikal eden bu olay soruşturuluyor ki insanın kanını donduracak gerçekle karşılaşılıyor. 

Bölgede kaçak maden ocağında çalışan Afgan uyruklu, üç çocuk babası bir kişiye ait ceset. Afgan uyruklu kişi madende çalıştığı sırada rahatsızlanıyor, herhangi bir sağlık kuruluşuna götürülmesi gereken kişi, kaçak maden ocağı sahipleri tarafından ocak ortaya çıkacak korkusu ile ormanlık bir alana götürürek üzerine benzin dökülüp yakılıyor.

Amacım burada vicdan ve sahibi birlikte aramak. Sahip olarak, devletin yeraltı kaynakları ne şekilde heba ediliyor, devlet, arazilerine ya sahip çıkmıyor ya da menfaat çevreleri tarafından heba edilmesine göz yumuyor. Bir yerde kaçak olarak maden ocağı işletiliyor ve kimsenin sözde haberi yok. Bu Zonguldak ile sınırlı değil, her taraf bu şekilde.

Gelelim bir insan hayatının nasıl heba edildiği ile ilgili vicdan meselesine. Geçmişte sömürgeci ülkeler vardı; İspanya, Portekiz, Hollanda, İngiltere gibi. Bunlar 1700'lerde yeni dünyanın keşfi ile birlikte bu topraklarda yeni kaynaklar elde etme peşine düştüler. Buralarda yaşayan yerli halkların yüzde doksanını katlettiler. Bugün katliam ile ilgili bu ülkelerden tek bir ses dahi kimse duyamaz. Bunun iki ihtimali var. Birincisi herhangi bir kayıt tutulmadı, ikincisi ise kayıtlar bunca yıl geçmesine rağmen halen saklanıyor. Peki bu katliamları bizler bugün nasıl biliyoruz.  Katliama uğrayanlar tarafından bize ulaştırılan bir belge yok. O toplumların tarih oluşturma gibi bir gelenekleri yok. Biz bunları oraya gönderilen Hıristiyan vicdanlı rahiplerin anılarından öğrenebiliyoruz. Bununla ilgili yüzlerce anı belgesi var. Bunun dışında devletlerin herhangi bir belge sunumlarına rastlayamıyoruz. 

Diğer taraftan ortaçağda Hıristiyan din adamlarının İncil hükümlerini nasıl eğip bükerek kendi menfaatlerine çevirerek insanları vicdansızca katlediklerine belgeler ile şahitiz. Bir dini ortaçağ karanlığına itmelerini bu insanlık gördü. Avrupa din  adı altında ağır bir ortaçağ karanlığını yüzyıllarca yaşadı. 1789 Fransız devrimine kadar. İncil'de bazı kurallar vardır. Öldürmeyeceksin, yaşatacaksın der. Eğer bir uzvun günah işlemişse o uzvu kes, at, der. Hıristiyan din adamları İncil'de bulunan birçok ölçüyü menfaatlerine uydurarak hüküm adı altında insanlara vicdansızca ölüm tattırmışlardır. Karanlık bir çağ yaşatmışlardır. O dönemin şövalyeleri vardır.  Bunlar dinine bağlı kişilerdir. Haftalık kiliseye gitmeyi kendilerine bir görev olarak addederler. Kilisede rahip  İncil'den haksız yere can almayı anlatırken bunlar o hükümler karşısında gözyaşı dökerler, ama dışarı çıkınca zulümlerine devam ederler.Bir devre ortaçağ denmesinin sebebi aslında din adı altında yapılan zulümlerdir.

Zonguldak'taki olaya gelelim. Bu insanı yakan kişiler, hangi gün olduğunu bilmiyorum ama, o hafta eminim Cuma namazına gitmiş, hocanın hutbede haksız yere cana kıymanın İslamiyet'teki hükmünü dinlemişlerdir. Cami içerisinde ağlamışlar mıdır acaba? 21 yüzyılda İslamiyetin ortaçağını yaşamışlardır herhalde.

          Bir de geçmişe bakalım; İslamiyet'in ilk yılları sayılacak, dört halifeden hemen sonraki zaman. İslâm tarihine "zalim" lâkabıyla girmiş ve bu lâkabıyla meşhur olmuş Emevî valisi olan Haccâc- Zalim, çok güzel kuran okurdu; kuran tilavetini dinleyen ağlardı.

            Zulmün kendisinde sembolleştiği bu zalimin, Kur’an-ı Kerim'i ilk defa noktalayan ve harekelendiren kişi olması da ayrıca düşündürücüdür.

            Ani bir kararla Hicaz’dan Kufe'ye gelerek cuma namazında minbere çıkarak yaptığı konuşması oldukça meşhurdur.

          Yüzünü örten peçeyi indirerek şaşkınlık içindeki cemaate ;

          -Koparılmak üzere olgunlaşmış kelleler görüyorum. Ey Irak ahalisi! Şikak (ayrılık) ve nifak ehli, olgunlaşmış başlar görüyorum, koparılma zamanları gelmiştir ve ben onların koparıcısıyım (toplayıcısıyım). Kendini yumuşak bir incir gibi ezdirme. Müminlerin emiri oklarını sadağından çekmiş ve ağaçlarının sertliğini ölçmüş ve görmüştür ki en sertleri benim... Ve bu yüzden Allah’a yemin olsun ki sizi ağaçların kabuğunu soyar gibi soyar ve yoldan çıkmış develerin dövüldüğü gibi döverim... demiştir. 

        Bu konuşmadan sonra Irak valisi olmuş ve halkı demir elle yönetmiştir.

         Haccac'ın yaptıklarını dinin neresine koyacağız. İmam Maturidi der ki: Zulüm ile adalet sağladığını söyleyenler küfür içerisindedir. Din ile küfür bir arada olmaz. Olursa ne olur? Zonguldak olayı olur. Tedbir almazsan nasıl ki Haccac'ın yaptıkları kendinden sonra sıradanlaştı, bu da öyle olur.

       Ortaçağ bitti yeniçağ başladı hikayeleri var ya, yalan ve safsatadan başka bir şey değil. Hz İbrahim putları kırdı ve putçuluk bitti dediler, 21 yüzyıla bakalım, bitti mi? Ortaçağ kapandı dediler, olaylara bakın, kapandı mı?  Putun daha büyüğü ile ve ortaçağın en derinini yaşıyoruz. 

Dünya var olduğu müddetçe ne putlar biter ne de ortaçağ kapanır. 

27 Kasım 2023 Pazartesi

DÚŞÚNCELER

       Dünya okyanuslarında güneşin görmediği kadar derin suların olduğu bir gerçek olduğu gibi, bir yere güneş girmedi takdirde oradaki hayatın da kısıtlayıcı olduğu bir gerçektir. Bu, insan düşüncesi ile de parellellik gösterir. Yeryüzü güneşin en çok maruz kaldığı bir yer olduğu için hayat burada çeşitlidir. Toparaktan ayrılıp okyanusların derinliklerine indikçe güneş azalmaya başlar ve hayat da daralır. İşte insan da böyledir. Ne kadar yaşam şartları daralırsa düşünce genişliği de o oranda daralmaya başlar. Canlının yaşamasını sağlayan etkenler ortadan kalkmaya başladığı anda yaşam da sınırlanmaya başlanır ki tek düzen halinde devam eder. Her şeyi belirleyen dış etkenlerdir. İnsanın  düşünce ve fikir yapısını da çevre belirler. İnsan, hayatta kalabilme oksijenini ve fotosentez yapacak ışığı aldığı sürece insanın düşünce genişlemesine maruz kalması kaçınılmazdır. 

   Bu durum her zaman olabilir mi? Tarih aslında başka faktörlerin de olduğunu ispatlamıştır. Kendi tarihimiz buna çok güzel bir örnektir. Tarihimizde entellektüel kabul edebileceğimiz yüzlerce kişi varken ne yazık ki hiçbir zaman tarihselleştirilmemişlerdir. Bizim tarihimiz sadece gücü elinde tutanları tarihselleştirmiştir. Özgün, entellektüel fikir üretenler, günümüze kadar bir eser meydana getirecek sürece hiçbir zaman girememişlerdir. Olan eserler de başka bir medeniyet tarafından sahiplenerek tarihselleştirilmiştir.

Dün bunlar varken halen devam etmektedir bu olaylar. Güç iktidar sahipleri etrafından menfaat kümeleri oluşturan kişiler tarafından her düşünce ve fikir bertaraf edilmektedir. Güç odaklarının düşünceleri, bir takım menfaat çevreleri tarafından kontrol edilmeden, yargılamadan, halka empoze edilmeye çalışılmaktadır. Bu işlemler karşılıklı menfaat içerisinde yürütüldüğünden farklı fikir jenerasyonlarını yok etmektedir. Geçmişte yapılan yanlışların sonucu kendinden olan herhangi bir küresel fikir, düşünce çıkmamaktadır. Halka empoze edilen fikirler, küresel anlamda herhangi bir karşılık bulmadığından güç sahibi güçten düştüğünde atrafındaki menfaat çevreleri boşlukta kalmaktadır.

Bu olaylar sadece bize mahsustur. Doğruya ya da yanlışa bakmadan sedece menfaat için, gücün yanında yer alma hevesi  her türlü ilerlemeyi sekteye uğratmaktadır. Taklitle bir yere varılamayacağını öğrenememiş bir halk ile karşı karşıyayız.

Bize kim öğretti? Başka bir yerde suçlu aramamak lazım. Bunu biz kendi kendimize öğrendik. Tembelliğimizden, tahammülsüzlüğümüzden, kendi ürettiğimiz fikir dışında başka fikir ve düşüncelere düşman edildiğimizden kaynaklandı. 

İdarecilerimize fetva verirken ortadaki hükme bakmadık. O hükmü eğdik, büktük. Gücün sahibinin istediği hale getirdik. Bizim tarihimizde yandaş, yalaka hiç olmadı. İslamiyeti kabul ettik oradan da gelmedi. İçimize sızdılar, biz gibi gözükenler bizi bizden etti. Bizden olmayanları getirdik, sadrazam yaptık. Bize hizmet etmedi o. Elimize, belimize, dilimize sahip olmadık. Başımıza ne geldiyse bunlardan geldi. 

Fikir üretemedik. Üretenleri de darağacında sallandırdık, derisini yüzdük. Savuma hakkı vermedik. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bizden olmayanlar belirledi. Güç odaklarına değerinden fazla değer verdik. Etrafında dünyalık için kümelendik. Tarih, ata, din, kültür, gelenek demedik. Dünyalığımızı aldığımız sürece “Sen çok yaşa padişahım.” sözlerini hiç eksik etmedik. Varlık mücadelesine hiç girmedik, hep başkalarından bekledik. Bizi var etmedi onlar, kendi çıkarları için çalıştılar, hepimizi çalıştırdılar.

 Yokumuz hiç olmadı. Sonunda yok olduk. 


26 Kasım 2023 Pazar

YORULMAK

        Rüzgarlı bir havada bir dala konmuş bir kuşa bakarsanız rüzgarın etkisiyle aşağı yukarı ya da sağa sola sallanan dalın üzerindeki kuşun kafa hareketi de aynı şekilde dalın sallanışına göre eşit oranda hareket eder. Kuş bu hareketi istemsizce yapar. İnsanın göz kapaklarının  sürekli istemsizce aşağı yukarı hareket etmesi gibi. Kuş bu hareketlerden hiç yorulmaz. Ancak insanın böyle bir hareket kabiliyeti yoktur. Kuşun rüzgarlı havadaki bu istemsiz hareketi görme şeklini düzleştirir. Karşısındaki nesne kendi sallansa bile sabit kalır. Yalnız insan bir ağaca çıksın rüzgarın etkisiyle ağacın sallanmasından dolayı karşısındaki nesnelerde sallanma hızına eşit olarak sallanır. İnsan bu görüntüleri sabitleyemez. Sabitlediği taktirde yorulur.

        Düşünceler, fikirler de böyledir. Bazen insanı yorar. Pes eden binlerce fikir adamı vardır. Kendi kabuğuna çekilip hayat süren. Darwin 25 yıl canlıların kökenlerini incelemek için dünyayı gezmiş, son 20 yılını bir odaya kapanarak hiç dışarı çıkmadan geçirmiştir. Karl Marks daha uzun süre kapanmıştır. Yaşadıkları dönemde kendilerini anlayabilecek kimseyi bulamamışlardır. Ancak öldükten sonra fikirleri tartışmaya açılmıştır. İnsan da böyle değil midir? Evliya bildiğimiz hiçbir kimse yaşadığı dönemde evliya olarak anılmamış, düşünceleri, fikirleri öldükten sonra değer kazanmış, kendilerine öldükten sonra değer verilmiştir.

           Ancak bunun tersi olaylar daha fazladır. Yaşadığı dönemde değerli olduğu sanılan, peşinden gidilen insanlar, öldükten sonra yargılanmış, değerli olmadığı kanaatine varılınca unutulup gitmiştir. Farkı nedir? Hangi toplumda türemiş ise bunlar o toplumun yıllarını heba etmiştir. Bu bugüne mahsuz bir durum değil, dün vardı, bugün var, yarında olacak. Çünkü insan değişmedikten sonra düşünce, hal ve hareketleri de değişmez. Her toplumda bunlardan türeyecek kendi ve avaneleri o gün kazançlı çıksa da kendinden sonra gelenlere enkaz bırakıp tarih sahnelerinde yer alacaklar. 

         Avrupada Ortaçağ dediğimiz 1789 Rönasans devriminden önce çok sık rastlanan bir durumdu. Kilise, insanlar üzerinde öyle baskılar yaptı ki, düşünen insan fikirlerini serbestçe söyleme imkanı bulamıyordu; bulanlar büyük ihtimalle yakılarak ya da kazığa oturturularak öldürülüyordu. Kilisenin belirlediği düşünceler dışına çıkmak imkansızdı. Avrupa buna yüzyıllarca maruz kaldı. Gelişme olmadı. Doğunun özellikle Osmanlı İmparatorluğunun başarılarının bir sebebi de budur. Osmanlının karşısında 1789'a kadar güçlü bir toplum çıkmadı. 

         Kilise aile hayatlarına dahi karışır hale gelmişti. Karı koca evlerinde çoğu zaman konuşacak bir konu bile bulamazlardı. İki kişi bir araya gelse çiçek-böcekten bahsederler, atlarının eyerlerini saatlerce birbirlerine anlatırlardı. Bunun dışında günlük hayatı düzenleyen konular kiliselerin işi idi. Birçok kez devletler ile kilise arasında bu konular ile ilgili çatışma yaşanmış, kendileri ile uyumlu olmayan devletleri afaroz etmişlerdir. İngiltere buna bir örnektir. İlginçtir, ilk sanayinin çıktığı yer de İngiltere'dir. 

           Ne zaman ki 1789'da Fransa'da başlayan Rönesans hareketi başarıya ulaşmış, kilisenin yetki alanları daraltılmış  o zaman Avrupa ülkelerinde düşünce-fikir adamları ortaya çıkarmıştır. Avrupa sanayide dev olmuş, yeni dünyaya açılarak zenginleşmişlerdir. Şunu da unutmamak lazım sömürü ancak hak ihlalleri ile olur. Yeni dünyadaki altının bedeli yerli kanıdır. Bugünkü Avrupa'nın zenginliğinde sanayii devrimi olsa da “kan” da yok değildir.

           Dış etki ile sallanan insan karşındakini sabit görmek ister. Bu düşüncede de öyle duruşda da öyledir. Diğer türlü yorar insanı. İnsan kuş değil ki özel yeteneklere sahip olsun. Karşısındakini sabit görsün. Ama ne yazık ki öyle olmuyor. Hayat böyle değil demek ki. Yormak için gelmiş dünyaya. Hiçbir şey yapmazsan yerinde say denmiş ama bunu da yanlış anlamış. Yerinde saymayı etrafında fırıldak gibi dönmek olarak anlamış. Eh dönmekte bir marifet herhalde.  

24 Kasım 2023 Cuma

EĞİTİM

     Devletlerin sürekliliğini sağlayacak bizim meşhur deyimimiz ile (Beka)sını sağlayacak temel şartlar vardır. Bunların en önemlisi geleceği oluşturacak olan çocuklara, gençlere verilen eğitim ve öğretim; diğeri de bazı kesimler tarafından değerli görülmeyen, küçümsenen geleneklerdir. Bunları devletin içinden çıkarın ortada hiçbir şey kalmaz.

Japonların Çin ile olan  savaşında sicilleri pek temiz değildir. Çin halkına, soykırıma varacak zulümleri olmuştur. Ancak darbe yedikten sonra en hızlı kendini toparlayabilen bir toplumdur. Bunu eğitim-öğretim ve geleneklerine verdikleri önem ile yaparlar.

Japonya 1946 'da ABD tarafından atom bombası sonrası koşulsuz teslim olduktan, yönetimin kısa süre de olsa ABD’’ye geçtiği sırada bile eğitim ve öğretimi ikinci plana itmemiştir. Japon bir profösör, anılarında bir olaydan bahseder. 1946 yılında başkent Tokyo'dan uzak bir köy okulunda bir öğretmenin öğrencilerine ne kadar hakim olduğu ile ilgilidir bu anı. 

“Ben bir köy okulunda öğretmendim. Sınıf öğretmeni olarak derslerimizin haftada bir günü dışarıda, doğada olurdu. 15 öğrencimi alarak köyün dışına mantar toplamaya götürdüm. Bir dağ eteğine vardığımızda şiddet yanlısı olmamama rağmen ve bugüne kadar bir öğrencime dahi bir tokat atmışlığım yokken Tokyo şehir merkezinden gelen bir öğrencimi yanıma çağırarak şahsımın yaptığı bir hatadan dolayı öğrenciyi tokatladım. Öğrencim çok şaşırdı, şaşkın şaşkın gözüme bakarak kafasını tutup kendini tokatlarımdan korumaya çalıştı. Neden bu şekilde bir tepki verdiğini o anda anlamadım. Yalnız yaptığım hareketten dolayı çok pişman olmuştum. Hemen akabinde öğrencime sarıldım ve özür diledim. Çünkü anlamıştım tokattan sonra bana karşı savunması tuhafıma gitmişti. Okula dönünce dosyasına baktım anne ve babasını araştırmaya başladım. Çünkü bu çocuk birilerinin şiddetine maruz kalıyor. Ama babası bir üniversitede profösör annesi ise aynı üniversitede öğretim görevlisi. Bunların yapamayacağına kanaat getirmem gerekirken bunu yapmadım. Savaştan ağır bir yenilgi olarak çıkmışız her bir ferdin ülkemiz için ne kadar önemli olduğunun bilincindeydim. Birilerini devreye sokarak çocuğun anne ve babasının aile ortamlarını teferruatıyla öğrendim. Tahmin ettiğim gibi bir üniversitede öğretim görevlisi, eğitimli insanlar olsa da çocuğa şiddet uygulayanlar anne ve babaydı. O dönemde yönetimi elinde bulunduran ABD yetkilileri nezninde girişimlerde bulunarak çocuğu korumaya aldım.”

        İki atom bombası yemiş, yüzbinlerce insan ölmüş, ülke koşulsuz teslim olmuş “Bir çocuk da olsa kaybedilemez.” anlayışında olan öğretmenin ülkesi yenilemez. Birileri sadece yendik sanır. 

Bugün Japonya'ya bakınca yenilmiş mi, yenilmemiş mi  kolayca görebiliriz.

Diğer bir konu da gelenek. Gelenekler öyle bir iki günde oluşacak davranış biçimleri değildir. Bazen elli bazen de yüzyıl sürebilir. Temeli ne kadar sağlamsa, toplum yararı ne kadar çoksa o kadar uzun sürer. Gelenekler bir değer üretmesi lazım. Düşman değerli olana düşmandır. Sen de bir şey görmüyorlarsa kolay lokmasındır. Bazen diyorlar ya dışarı bizim değerlerimize düşmanlık ediyor. Ya yoksa neyine düşmanlık edecekler? Ya gelenekler aracılığı ile değer üreteceksiniz, ya da değerler üzerinden gelenek. Bunun üçüncü bir yolu yok. 

Türklere bakın son yüzyıla kadar kanunlarla değil geleneksel yönetimlerle bugüne kadar geldi. Demek ki gelenekleri bir devlet yönetim şekli gibi bir değer üretiyordu. Devlet yönetirken  değerlerden hiç taviz vermediler. Ne zaman ki verdiler yıkılıp tarih oldular. 

23 Kasım 2023 Perşembe

HASTA TOPLUMLAR

          Kişiler ruhen hasta olduğu gibi, toplumlarda ruhen hasta olabilir. Dünyada bunun birçok örneği vardır. Ortada hiçbir şey yokken, sırf birileri istedi diye, sorgulamada değer verdikleri bir kişiyi bir anda yerin dibine geçirebilirler. Önünü ve arkasını araştırmadan, sorgulamadan yapılan bu hareket hasta toplumunun karakteristik özelliğidir. 

        Bunun altında yatan sebepler değişiktir. İnsanların geçmiş tarihleri belirler. Ezilmişlik, aldatılma, öteleme, gibi sebepler tetikler.  Hastalık geçmişten gelir. Göklere çıkarılarak aniden indirilen kişi ile ilgili suçluluk duymazlar, çünkü sebebini kendileri olarak görmezler. 

        Dünyada buna halkın önünde cereyan eden üç örnek vardır. Rus Katarina, İngiliz Diana, Arjantinli Eva Juan. Her üçü de Firs Leydi'dir. 

         Rus Katarina Yoksul bir kasabada yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Ailesine yardım amacıyla ücretli çamaşır yıkar. 16 yaşında iken dere kenarında çamaşır yıkarken zengin bir adam tarafından fark edilir. Hemen aileye gider ve Katarinayı satın alır. Evine götürür. Adam Katarina'ya zorla sahip olmak isterken Katarina direnir, adamın kafasına sert bir cisimle vurarak öldürür. Bunu fark eden evin tecrübeli hizmetçisi Katarina'ya acır ve onu kaçması için evden çıkarır. Katarina başka bir şehre gitmek için bir ulaşım aracına biner. At sürücüsü Katarina'nın güzelliğinden etkilenir, yardım edeceğini söyleyerek evine götürür. Fakat yüksek bir ücret karşılığı Katarina'yı geneleve satar. Katarina burada bir süre kalır. Çar'ın yaveri Katarina'yı burada görür, güzelliğinden dolayı saraya götürmek için satın alır. Katarina artık Çar'ın sarayındadır. Güzelliği ve zekiliğinden dolayı sarayda sivrilir. Çar'ın dikkatini çeker.  Çar Katarina ile evlenir ama evlilik uzun sürmez çünkü Çar ölmüştür. Katarina Çariçe olur, ülkeyi yönetmeye başlar.

        Katarina anlatılanlar gibi kendi isteği ile Fahişe olmuş biri değildir. Fakirlik, yoksulluk buna etkendir. Çariçe olduktan sonra yardımseverliği ile tanınır. Ülkede fakir kim varsa yardım eder. Geldiği yeri unutmaz ancak kısa bir süre sonra Osmanlı Rus savaşı başlar. Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Rus ordusunu kuşatır, Çariçe Katarina devreye girerek antlaşma yapar. Osmanlının tek bir esir ve toprak almadığı zaferle sonuçlanan savaştır bu. Katarina hakkında Baltacı Mehmet Paşa ile ilgili söylentiler çıkar. Bugüne kadar gelen söylentiler, ancak hiçbir delilin ve görgü şahitinin olmadığı söylentiler. Baltacı'nın başarısızlığının bu şekilde örtülmeye çalışıldığını söyleyenlerde yok değildir. Çünkü Baltacı bu olaydan sonra görevden alınmış sürgün edilmiştir. 

        Diğer bir şahıs Eva Juan. 1919 doğumlu Arjantin Firs Leydisi. Bunun hayatı da Katarina'ya benzer. Fakirlik ve yoksulluktan gelen bir kadın. Fahişe olduğu söylenir ancak kısa sürede zekası ile yükselir. Bir albayın yanında seçim kampanyalarında yer alır. Albay tutuklanınca peşini bırakmaz. Albay bir yıl sonra serbest kalır, yine Eva Juan ile bir araya gelir. Seçimlerden başarı ile çıkar. Karısı ölen Albay Eva ile evlenir. O artık bir Firs Leydi'dir. Döneminde devlet başkanı değil Eva konuşulur. Eva yoksullara yardım etmek, onların dertleri ile ilgilenmek, evsizlere ev bulmak için çalışır. Arjantin halkı tarafından sevilen tek kişisidir. Ancak 36 yaşında vefat eder. Heykelleri dikilir. Dışarıdan Eva'ya fahişe deseler de Arjantin halkı tarafından o bir azizedir. Kocası iktidardan düştükten sonra rüzgar bir anda tersine döner. O çok sevilen Eva'nın heykelleri yıkılır ancak halkın gözünde o bir azizedir ve kimse onun heykelini halkın gönlünden söküp atamaz.

            Üçüncü Şahıs İngiliz Diana. O dünyanın en güçlü ülkesinin kraliçe adayıdır. O da diğerleri gibi sıradan vatandaş iken saraya gelmiştir. Yardım kuruluşlarının tek destekçisi. Mütevazi, haksızlığa boyun eğmeyen bir Kraliçe adayı. Ancak şaibeli bir trafik kazasında vefat eder. Yanında Mısırlı bir iş adamı vardır. Onunla ilişkisi olduğu söylenir. İspat edilen hiçbir şey yoktur. Bir kraliçe adayı, bir Mısırlı ile ilişki kuracak Kraliyetin bundan haberi olmayacak ya da şöyle diyeyim buna ilk andan itibaren müsaade edecek.  Ölümünden sonra itibarsızlaştırma kampanyalarına kurban gitti Diana.  Diana acaba din değiştirdiği için böyle bir kumpasa kurban gitmiş olabilir mi? 

           Sıradan bir vatandaşın yüksek mevkileri özellikle karar verici olmasını birçok toplum kabullenemez. İşte böyle toplumlar hasta toplumlardır. Bir fahişeyi fahişe yapan çoğu kez toplumdur. Ekonomik koşullar dinin ve vicdanın  önünene geçebiliyor. Aç insanın yapamayacağı şey yoktur. Eğer düzenli, ahlaklı bir toplum oluşturmak istiyorsan insanları aç ve açıkta bırakmayacaksın. Medeniyetin de kökeni bu değil midir? Medeniyet: her insan eşitsiz dünyaya gelir, yönetimler bu eşitsizliği ortadan kaldırmak için uğraşırsa medeniyet oluşturur. Diğer türlü toplum yok olur ya da dejanere, hasta olur. 

         Fahişelik sadece kişi hastalığı olarak değil bir toplum hastalığı olarak görülmesi gerekir. Şahsi olarak yapıyorsa bu kişi hastalığıdır. Yalnız ekonomik sebepler neden oluyorsa bu toplum hastalığıdır. Bunu kişiler bazında çözemezsiniz, bu bir yönetim sorunudur. 

          Dünyada savaşlar, açlık, adaletsizlik varsa bunun tek nedeni hasta toplumun içinden çıkan hasta kişilerdir.



             

21 Kasım 2023 Salı

OLACAĞI BUYDU

        Grimm Kardeşler bir peri masalı Kırmızı Başlıklı Kız masalı vardı. Bir kurt ormanda gezinirken bir kıza rastlar. Kızı Ulu orta yiyemeyince anlayınca bir plan yapar. Kızın Ormanda ninesine yiyecek götürdüğünü öğrenince, kızdan önce ninenin yanına gider, önce nineyi yer ve yatağına yatar. Kızı bekler. Kızı yemeyi kafasına koymuştur. Masal bu ya masalın sonunda başarılı olamaz. Kısacası kurdun kırmızı başlıklı kızı yemesi masalın konusudur. 

         Yaşadığımız bunca olay sonrasında bu masal aklıma geldi. Bir yerde çocuklar acımasızca öldürülüyor, başka bir yerde istismar ediliyor, başka bir yerde yaşına bakmadan çalıştırılıyor, başka bir yerde bir mal muamelesi gösterilip satılıyor. Sözün kısası çocuk çocuk olmaktan çıkarılmış ticari bir metaa, ölümü sıradankaştırılmış bir varlık olarak görülmeye başlamış. 

         Grimm kardeşler bugünleri görseydi. Masalında kurt mu? Yoksa insanımı koyardı kötü karektere. Ya da şöyle diyeyim masalda kurt olurdu da o bile bu vicdansızlığa dayanamaz kızı kurtarma peşine düşerdi. Herhalde şöyle derdi " Ben sizin kadar kötü olamam onu değil beni alın" derdi herhalde.  Olayın içine vicdansız insan girince rollerde değişiyor. Baş rolü her zaman olduğu gibi yine insan alıyor. Baş rol önemli. Çünkü En büyük para ona ödenir.

        İnsanlık değerli iken ne olduysa bir anda hurdacı pazarına düştü. alıp satması kolay Mal hükmünde elden ele geçti. Her gittiği yerde paslandı. Teneke oldu. İşlenmedi pas tuttu. 

       Korunması gerekenler korunmadı, bir kenara atıldı. Vazgeçilmezler toprak oldu yine de vazgeçilmedi. Ölüden kurtarıcı çıkarılmaya çalışıldı. O da olmadı.  Binayı çatışan başlayarak inşaa edilmeye çalışıldı, çöktü. 

      Ne yaparsak olmuyor. Bu işte ters giden bir şey var. Tersi biliyoruz da, aynı yanlışları yapmaktan vazgeçemiyoruz. Yanlış ile düzeltme yapmaya çalışıyoruz, belki olur mantığı ile ama olmuyor. 

      Tam bir kısır döngü içine girdik çıkamıyoruz. Nasıl çıkalım? Asker kaçakları savaştan bahsediyor, yedi kez evlenip boşananlar, evlilik programları yapıyor, üç defa din değiştiren birisi çıkmış din dersi veriyor.  İşi ehline verelim dedik de herhalde yanlış anlaşıldı, tecrübeli dememiştik. Tecrübe başka iş kollarında aranır. 

        Sorumluluk nerede başlar nerede biter?  Hak nerede başlar nerede biter? Sınırsız özgürlük varmıdır? Bunların ölçüsünü koyamadık. Çocuklarımıza değer verdik, gül gibi yetiştirdik ama bir an geldi ki hayatlarını zindana çevirmekten geri kalmadık. Yeri geldi ihtiraslarımız, kıskançlıklarımız ile yuvalarını yıktık, tarumar ettik. Hep kendimizi haklı gördük, ama gerçekte hiç haklı değildik. 

       İyi ile kötüyü, haklı ile haksızı ayıramadık, nefsimiz ağır bastı kötülerin, haksizların yanında saf tuttuk. Safları namazda değil zulümde sıklaştırdık. Burada da doğruyu bulamadık. 

        Aşk tercihtir, saygı zorunluluktur kuralını hiçe saydık. Aşkta zorunluluk, saygıda tercih hakkımızı kullandık. Her şeyi iç içe geçirdik bugünlere karmaşa ile girdik. 

      Vicdan evrenseldir. Dil,din, ırk ayırımı yapmaz. Bunu da beceremedik, Kişiye münhasır hale getirdik. Güce göre vicdanlar tahsis ettik. İnsanlıktan çıktık da girecek yer bulamadık. Gerçekte, gerçeklikte değil hamasette yarıştık. Bu gün söylediklerimizi, yarın inkar ettik.  Ha keza hamdolsun her ikisinde de kabul gördük. Sorgulanmadık ben yaptım oldu mantığı ile yola çıktık, yolda kaybolduk.

        

        

        

       

19 Kasım 2023 Pazar

NE YAPTIK

Ne garip günlerden geçiyoruz. Müslüman dediğimiz kesimler katledilen dindaşlarına sahip çıkmazken Ateist dediğimiz, ar, namus bilmez dediğimiz Rachel, Maria, Elizabeth Avrupa sokaklarında ülkelerinin İsrail'e destek vermesine rağmen Filistin lehine eylem yapıyor.  Rachel, Maria, Elizabeth Allah en doğrusunu bilirde cehenneme gidecek, biz cennete.  Bu şimdi Allah'ın dinimi? Kul'un dinimi?

       Bizim eylemlerimizin bir önemi yok. Biz buna mecburuz. Üzerimize bir yükümlülük. Ha keza yonetilenler tarafından da destekleniyoruz. Ya destek verilmeseydi, eylem yaparmıydık acaba? Hiç zannetmiyorum. Doğu Türkistan gibi bir tarafa atardık. 

      İlginç zamanlardan geçiyoruz dedim ya, din olarak kırmızı çizgilerimiz beyaz oldu gözükmüyor. Gırtlaktan aşağıya bir şey gecmeyince renklerinde bir anlamı kalmıyor ha kırmızı olmuş ha beyaz. Hepsini kabullendik veya kabullendirildik. 

       Günahlarımız sıradanlaştı,  helal oldu. Biz cennet cennet diye ticaretle uğraşırken oldu bunlar. Ne din kaldı ne insanlık ne vicdan her şey sıradanlaştı. Bunu uzaydan gelenler değil bizden olanlar yaptı. "Kurt köpeğe demiş ya her şeyi anlıyorum da benden olanın hiyaneti kabul edemiyorum" Biz kabul edebiliyomuyuz  acaba? Yoksa biz onu da mı beceremedik.

      Beceremediklerimiz içinde boğulduk. Nefes alamadık, din dedik, dinbazlık yaptık. Kan dedik kanımızda boğulduk. Dürüstlüğün yanından geçmedik. Bize fayda sağlayan her şeyi bir kenara attık, Allah'da bizi bir kenara attı. Oyuna dahil edilmedik, kenarda oynadık durduk. Kendimizden dediklerimizin ihanetine uğradık, onlar güldü biz ağladık. Bugüne işte böyle geldik. 

        Kahr olsun İsrail diyoruz ya aslında kahr olan biziz. Allah'dan perişan istiyoruz, perişan olan kim? Allah bize neden icabet etmiyor? Bugüne kadar biz icabet ettik mi ki icabet bekleyelim.

       İsrail'i yat da bir kural vardır. " Yanlış yapan bizdense o yanlışın arkasında durulur " bu sözü kendini çok iyi Müslüman ve Milliyetçi olarak lanse  eden birinden de duymuştum. "Benim kabilemden birisi yanlış da yapsa arkasında dururum" demişti. Bu özel değil genel oldu ki Allah bize icabet etmiyor. Etmeyecek de. 

       Hiç bir şey yapmadan oturduğumuz, yattığımız yerden Kahırlarla, beddualarla iş yapmaya devam edeceğiz.

        Birileri bizi Cennet bahçelerine götüreceğim diye peşine taktı, çölde bıraktı. Bir türlü bitmeyen kum fırtınasına yakalandık. Gözümüze kum kaçmasın diye gözümüzü kapattık, görmeden ilerlerken doğal olarak Uçuruma düştük farkında değiliz. Yaşıyormuyuz, yaşamıyormuyuz belli değil.

      "Allah yüzümüze bakmıyor" merak etmeyelim bakacak, ama nasıl bakacak?  Bunu zaman gösterecek .

     

18 Kasım 2023 Cumartesi

GELECEK

     BbTeknoloji ilerlerken arkasını toplamadan, hesapsız ilerliyor.  İlerlemede bir düzen yok.  Teknoloji Küçük dediğimiz şeylerle ilgilenmiyor. 

       Bir gün gelecek atomun enerjisi serbest bırakılacak, kanser hastalık olmaktan çıkacak, ışık hızına ulaşacak insan, bir şehirden bir şehire gitmek gibi evrenler arasında dolaşacak, ama cahilliğe çare bulamayacak, düşük seviyedeki insanlar tarafından yönetilecek, bunu bir lütuf bilecek. 

       Cahiller akıllıya, akıl verecek. Teknoloji hiç bir şey yapamayacak. Hırslar nedeniyle yine masumlar, çocuklar ölecek. Kimse çocuklar neden öldürülüyor demeyecek. 

       Yeni dinler tureyecek, turetilecek. Semavî dinler aslından o kadar uzaklaştırılacak ki aslını yaşayacak insan kalmayacak. Yaşayanlara deli muamelesi yapılacak. Şekilde Müslüman, Hiristiyan, Yahudi olan dindar gözüken taraftarların özünde din olmayacak. Hükümleri eğip bukecek kendi çıkarına  hükümler ihtisas edecekler. 

        Zalimlikte yarışacaklar, zalimlik moda olacak. "biz" kalkacak "ben" likte yarışacak insanlar. Toplumlar arasında öyle uçurumlar olacak ki biri teknolojinin en uç noktasını kullanırken diğeri taş devrini yaşayacak. En alttaki "ben niye böyle hayat sürüyorum" diye sorgulamayacak.  Liyakat kalkacak, beceriksizler başa becerikliler ayağa düşecek. 

      Devleti yönetenler hayatımızı düzene sokmak yerine uhrevî dünyamızı düzene sıkmaya çalışacaklar. Sonunda her ikisinide berbat edecekler.

        Dinlerine hizmet aşkıyla yola çıkanlar, yola çıktıklarını, yolda buldukları ile değiştirip dinbaz olacaklar. Söyledikleri gırtlaktan aşağıya geçmeyecek. 

        Cennet vaadiyle peşlerine taktıklarını, cehennemin çukuruna atacaklar, kendinden başkasını şeytan diye niteleyip, şeytanla iş çevirecekler.

        Bir gün gelecek Şeytan bile insana itiat edecek. Şeytan " sizin şu yaptıklarınızı yapamam ben Allah dan korkarım" diyecek. 

      İşte her şeyin ortaya döküldüğü o gün bu zaman olacak. 

       Bugün bunları yaşıyormuyuz?

16 Kasım 2023 Perşembe

HAYAT

    Uzun bir süre değil sadece yüz yıl sonra dünya da şu anda hayatta olan bütün insanlar ölmüş olacak. Uğrunda mücadele ettiğimiz evlerimiz, arabalarımız, eşyalarımız başka birinin eline geçecek.  

       Öldükten sonra çocuklarımız resmimizi duvara asacak, bu da fazla sürmeyecek, belki torunlarımız o resmi duvarda tutar ancak ondan sonraki nesil bizi hatırlamayacak, o resim gereksiz bulunup duvardan indirilecek. 

      Onca mücadele sadece anılarda kalacak, kırılan kalpler, edilen kavgalar ölen ile birlikte gidecek. Yüz yıl sonraki nesilin eleştirisine maruz kalınacak. Geriye dönüp bakılacak mı? Kesinlikle hayır. 

      İkiyüz yıl önceki dedelerimizi hatırlayan var mı? Kesinlikle yok. İki yüz yıl sonra aynı akıbete biz de maruz kalacağız. 

       Öldükten sonra bir yıl içerisinde ayda bir mezarımıza gelecekler. Bir yıl geçtikten sonra sadece bayramlarda, on yıl sonra o da olmayacak. Elli yıl sonra tarih olup gideceğiz. 

        Dünyadan maddi olarak bir şey göturemiyeceğiz, her fırsatta bunu söyleriz de yine aynı şeyleri yaparız. Ne için?  Onu da bildiğimiz yok.

      Geride sadece hoş bir Seda bırakılacak bu geçici dünya hayatında geldik, gördük ve gideceğiz. Geri dönüş yok. 

      İnsan güzel doğa harikası bir yere gider, görür ve memleketine döner, gördüklerini unutamaz bir daha gideyim der. Gitme imkanı var, belki tekrar giderde fakat hayatta böyle bir imkân yok. Zamanı nasıl geriye alamazsan Yaşanılan zamanı ancak bir defa yaşarsın.  Geriye dönemezsin. Sınırları çizilmiş böyle bir hayatta hoş Seda bırakıp gitmek mutlu etmesi gerekir insanı, diğer türlü her şey boş. 

          Bir gün gelecek herkesin bir makamı olacak "Hiçlik makamı" Kısacası Hiç den geldikten Hiç e doğru makam sahibi olmaya gidiyoruz.  

       

       

14 Kasım 2023 Salı

HUKUK

    Adam Smith  "Hukuk Üzerine" adlı kitabında “ Yönetimin gerçek varoluş sebebi zenginliği koruma ve zenginleri fakirlere karşı savunmak olduğu için... “ diyor. Dünya üzerindeki sistem gerçek anlamda böyle işliyor. Ama bize anlatıp, gösterilen çok farklı.  Biz hukukun herkese eşit muamele ettiğini zannederiz, bilinç altımıza bu yerleşmiştir. Çünkü bir çoğumuz zengin ile hukuk önünde hiç karşılaşmamışızdır. Sadece bizim bildiklerimiz yazılı ve söylenen kanunların içeriğidir. İçerikte problem yok, problem uygulamada. 

       Hukuk yönünden az gelişmiş, demokrasiyi ve insan haklarını içselleştirememiş devletler güvenlik hususunda kırmızı çizgiler edinir.  Özgürlükçü, yazılı olarak hangi kanun yaparsanız yapın o kırmızı çizgileri aşamazsınız.  Ortadoğu toplumları buna örnektir. Hiç hukukun tam olarak uygulandığı bir Ortadoğu devleti gördünüz mü? Olmaz, çünkü o devletlerde insan yaşamında önce devlet yaşamı gelir. İnsan olmadan devlet olmaz mantığı burada tersine işler. "Devlet olmadan insan olmaz" gibi.

        Bazen olur ki hukuka en alt katmanlara kadar indiren kanunlar yaparsınız, ama kanun yapmak kadar uygulamakta önemlidir. Uygulayıcı mevcut özgürlükçü kanunları yok sayarak, eğip, bükerek uygulama çabasına girerse, ne kadar özgürlükçü kanun yaparsan yap hiçbir anlam ifade etmez.  Yapmak kadar iyi niyetle uygulamakta önemlidir. 

      Kutuplaştırılmış bir toplumda hukukun hiç bir anlamı yoktur. Yönetimin şekli ister demokrasi olsun, ister teokrasi isterse de diktatörlük. Önemli olan kanun yapıcıların tavrı değil, uygulayıcıların çaba ve niyetleridir. 

       Hukuk örümcek ağí gibidir.  Küçüklerin takılıp yem olduğu , büyüklerin ağı delip geçtiği bir olgudur. 

        Adalete  değerinden fazla anlam yüklemekte yersizdir.  Öyle anlar olur ki bir kişi azmettirmekten idamla yargılanır. Öyle de anlar olur ki milyonlarca kişiyi öldürttürür, halk tarafından kahraman ilan edilir. Savaşlar buna çok güzel bir örnektir. 

        

12 Kasım 2023 Pazar

ÖLÇÜ

    Vicdanın bir ölçüsü vardır, ancak kısıtlanamaz. Vicdan özgürdür, olaylara kişilere bakmaz. Din, Milliyet, inanç farklılığı daraltamaz. Bunlar gerçek vicdan sahibi için geçerlidir. Bunun dışında olan davranışlara vicdan değil taraftarlık denir. 

      Yahudi mallarına boykot işi inşallah başka yerlere evrilmez. Ülkenin bu kadar kezkinleştirildiği bir dönemde boykotun şekli de aynı ölçüde keskinleşme olasılığı göz ardı edilmemelidir, bu Gazze de olan insanlık ayıbı içinde geçerli. Bu gibi tepkiler toplumsal uzlaşı ile olur, yönetimler bu işe dahil edilmez. 

       Bir kesimin aşırı plansız duyarlılığı diğer kesimde duyarsızlılığa yol açabilir. Toplumun bir kesimi tarafından itici olarak kabul ettiği kişilerin sosyal medya üzerinden çağrı yapması insani vicdanı bir tarafa bıraktırabilir. En azından din, dil, ırk gözetmeksizin tepkiler kollektif hareket etme güdüsüyle yapılırsa başarı gelir, diğer türlü yapılan protestolar havada kalır ki, bu da karşı tarafın işine yarar.

        Şekli, fikri, dini inancı, milliyeti değil vicdanları öne çıkarmak lazım.  Burada din kardeşliğinin bir önemi yok. Orada çocuklar ölüyor. Ne için, dünyada sadece küçük bir azınlığın refahı, sözde güvenliği için.  

      Hakkı hukuku hiçe sayan, Bir arada yaşama ideali olmayan Yahudi bir toplumun hırsına binlerce masum insanı feda edilme çabası göstermek vicdani olmayan bir davranış olarak görülmüyor.                                            Dünyaya Kendini koruma olarak lanse eden Şizofrenik ülke yöneticilerini desteklemek kadar acı bir şey olmaz herhalde.

       Binlerce yıldır o topraklarda yaşamış insanların evlerine gir ve burası artık benim de. Dünyada bunun bir örneği yok demeyin. en yakın, taş devrinde varmış böyle olaylar. Bu toplumun Yahudilik le bir ilgileri yok. Kendi kafalarına göre bir kitap yazıp din oluşturmuşlar bunu da dünya ya kabul ettirmeye çalışıyorlar. Kısmen de başarılı olmuşlar.

     Birde yapacağı işi, görevi başkalarına, Mehdiye havale eden uyanıklar var. Bahane üretiyor kaçacak. 

      Parçalı bir toplum olduğumuz sürece Şaşırmayalım, biz bunu ilk defa görmedik, bu da son olmayacak. 

11 Kasım 2023 Cumartesi

KAVANOZU KİM SALLIYOR

      İsrail Hamas çatışmasi başlayıp, İsrail in orantısız güç ile Gazzeyi hedef gözetmeksizin masum sivil halkın üzerine bomba yağdırmasına gözünü kapatan, hatta destek veren batı Hiristiyan ülkelerin tavrını görünce tarihdeki "Soykırımlar" aklıma geldi.

       İsrail başbakanı Netantahu Amelika halkından bahsetti de , kitapları doğruyu söylediğinden emin mi onu bilmiyorum?  Yalnız Kur'an Amelika halkından bahseder, orada Amelikalıların Yahudilere soykırım, kötü muamelesinden bahsetmez. Hz Musa'nın halkı ile birlikte Amelikaya girmek istediğinde, halkının Hz Musa'ya «–Yâ Mûsâ! Orada zorba bir toplum var! Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya aslâ girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de hemen gireriz.» diye cevap verdiler.” (el-Mâide, 21-22) Ayetinde geçen Amelika hakkıdır. Amelika halkı güçlü ve zorba bir halktı. Yalnız ayetin devamında Allah Hz Musa'nın halkını kırk yıl bu sözden dolayı çölde başıboş dolandırmıştır. Yahudiler'in söylediği gibi Amelika halkı Yahudilere soykırım uygulamamıştır.

       Yahudi halkı devlet kurmuş fakat hiç biri uzun ömürlü olmamıştır. En uzun Yahuda krallığídır. Bugünkü Mescidi aksa nın bulunduğu yerde devletleri vardı. Orada Hz Süleyman mabedi yapmışlardı fakat Babil Yahudi devletini yerle bir etti. Mabedlerini dâhi yıktı. Halkı sürdü. Peygamberimiz zamanında Mekke de ve yöresinde bulunan Yahudiler sürgün yahudilerdir. 

     Netanyahu yüz,ikiyuz daha ileri gidelim bin yıl gerideki Yahudilerden değilde MÕ ki Yaremşa dan örnek veriyor, Amelikalılara boyun eğdiğimiz gibi boyun eğmeyeceğiz diyor. Babil den niye bahsetmiyor, ya Roma. Roma kadar Yahudilere zulmeden bir devlet var mı? Tabi Roma'nın ucu batıya dayanıyor. 

      Aynı şekilde Roma da devlet kurmalarına izin vermedi. Hep Yahudileri baskıladı. 

       Yahudiler peygamberlerini öldürmede tecrübelidir. Öldürme, yok etme işini kendi içlerinde yaparlar. Hz İsa örneğinde olduğu gibi. Başka bir halka bugüne kadar bir soykırım, büyük boyutlu katletme işleri yoktur.

       Şimdi soykırım,katletme işini Yahudiler nereden öğrendiler. Tabiki hocaları Hıristiyanlardan. Tarih açık bir soykırım müzesi gibidir. Hıristiyanların katletme işleri Hıristiyanlığın ikinci dönemi olan Roma'nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesiyle başlar. Çünkü Roma kuruluşundan beri İmparatorluk ve krallık dönemlerinde bu yola sık sık başvurmuştur.

     Haçlı seferleri Hıristiyanların katletmede nirvanaya çıktığı dönemlerdir. Özellikle Kudüs de binlerce Yahudi ve Müslümanı katletmişlerdir. Ne için? Kutsal dinleri adına. Hâlbuki ortada gerçek anlamda bir dinleri yoktu. Din sadece paravan dı. Amaç Kudüs ve çevre yörenin zenginliğini ele geçirmek. Bugün olduğu gibi. Yıllar, yüzyıllar geçse de değişen bir şey yok. 

     Sonraki 1750 itibaren yeni dünyanın keşfi ile bu Soykırımları devam eder. Amerika kıtasındaki maya, inka, Kızılderililere kim soykırım uyguladı? 

     Katletme işinde de uzmandır Hiristiyanlar. Ortaçağ döneminde cadı avı bahanesiyle yuzbinlerce kişiyi yakarak katletmiştir. 

       İsrail tek başına o bölgede bir güç değildir.  İsrail Avrupa özellikle ABD de bulunan Avanjelist lerin sadece kuklası, aparatıdır. Protestan Museviler bu işin farkında oldukları için İsrail devletinin şiddet hareketlerine karşı çıkarlar. Bugün de olduğu gibi.

      Ne amaçla yazıldığını bilinmeyen bir söz var. "Tanrının peygamber gönderdiği Ortadoğu kan gölü iken, hiç peygamber gönderilmeyen İskandinav ülkeleri huzur içinde"  bunu yazan şahıs geçmişine bir baksın, fazla geriye de gitmesine de gerek yok. Dünyada iki büyük savaş oldu ikiside huzur içinde dediği yerde. Milyonlarca insan öldü. Ortaçağ cadı avı bahanesiyle insanları yakarak öldürmede orada başladı.

      Meşhur bir deney vardır. " Bir kavanozun içine yirmi adet kırmızı karınca, yirmi âdet de siyah karınca koyarlar. Karıncalar ilk zamanlar sakindir ve dostça kavanoz içinde yaşarlar, biri gelir kavanozu sallar ve karıncalar birbirine girer" 

      Sadece Ortadoğu'da değil dünyanın her tarafında böyledir. Kavanozu elinden tutan güç sahibidir. 

       Soru şu: Yıllardır Ortadoğu'da kavanozu kim sallıyor. Mahir Kaynak 'ın güzel bir sözü var. " Bir olayın sonunda kim menfaat sağlıyorsa, olayı yapanda o dur " sahi bu işten karlı çıkan kim?

10 Kasım 2023 Cuma

BOŞANMALAR

      Son zamanlarda boşanmalar o kadar arttı ki, bu tahammülsüzlümüzün göstergesi mi acaba?  Sadece tahammülsüzlük mü  yoksa bir çok sebep bir anda mı boşanan ailelerin üzerine çöküyor? Bunun tek bir sebebi olamaz. Bir olumsuzluk geri planda olan bir sorunu tetikliyor gibi geliyor. 

      Birincisi hayal kırıklığı. Tanışma ve nişanlılık dönemlerinde taraflar birbirine gerçek yüzünü göstermiyor. Gösterdikleri, karşılıklı hayallerin yansıması. Her iki tarafın kendilerini olduklarından farklı gösterme çabası, evlilik sonrası hayal kırıklığına neden oluyor. Bu sadece yabancı için geçerli değil. En yakınımız da olsa böyle. Çünkü artık yakınlık pek yok. En yakınımız da olsa sınırlarımız çizilmiş durum da. 

      İkincisi tamamen çocukların eğitiminde geçiyor. Bir annenin oğluna karşı aşırı duyarlılığı, onu başkasıyla paylaşamama iç güdüsü. Aynı şekilde bu olay babanın kızı ile ilişkilerinde de var. Çocuk evlendikten sonra annenin ilgisinin aynısını hem cins olarak eşinden bekliyor, bu kız içinde geçerli. 

      Anne oğlunu paylaşmak istemiyor. Annelik ile eş olmayı ayıramıyor. Herkesin çocuğu değerlidir ancak anne baba olgusu ile eş olgusu farklıdır.

      Üçüncüsü ekonomik. Zor şartları göğüsleyemeyen kızın istediği şeylerin bir anda olmasındaki talebi, duygusallığı bir tarafa itebiliyor. 

     Küçümsenmeyecek diğer bir şeyde teknoloji. Sosyal medya ve televizyon dizileri sürekli şatafatlı yaşamı körüklüyor. Çevresine bakmayan taraflar hayatlarını dizilerdeki yaşamlar ile karşılaştırma yoluna gidiyor.  Televizyonlardaki aile dramlarına bakın çoğunluğu sosyal medya. Daha iyi bir yaşam isteği hayatları karartabiliyor. Sonu hep pişmanlıkla biten ilişkiler, evlilikler.

       Taraflar arasında geri adım atma diye bir şey yok. Bunun sebebi aileler ve arkadaş çevresi. 

       Sorunların hangisi olursa olsun hepsi bir anda tetiklenebiliyor. Sonuç hüsran. Ortada bırakılan çocuklar 

8 Kasım 2023 Çarşamba

DİLAN POLAT

       Son zamanların gündem konusu Dilan Polat. Nedir? Ne değildir? Sıradan vatandaşın ilk defa duyduğu bir isimken ülkenin gündemine oturdu. 

      Bu kadar önemli kılan ne? Beş yıl önce hiç bir şeyi yok ken bir anda servet sahibi olması. San ki bir ilk miş gibi. Tanrıları, yenmesi için toplumun önüne atılmış biri. 

      Şımarıklığın insanda vücut bulmuş hali. Paranın bir insanı ne kadar değiştirdiğinin bir göstergesi herhalde. 

     Bu olay olunca Cahiliye döneminde ki insanlar aklıma geldi. O zamanda insanlar kendilerine helvadan bir put yapar, ona tapınır, acıkınca da yerlermiş. Dilan Polat ı bu hale getiren de bu halk değil mi? Sıradan bir kişinin sosyal medya hesabının milyonlarca takipçi edinmesi ne demek. Bu bir insanlığa faydası olan bir bilim adamı değil, sıradan bir insan. En değersiz, sıradan bir paylaşımı yuzbinlerce beğeni alıyor. Ne yaptıda beğeniyorsun? Yeni bir buluşa imza mı attı? İnsanlık için ne yaptı. İşte bu halk Dilan Polat ı put yaptı, belli bir süre sonra acıktılar ve afiyetle yediler. 

       İnsan kendinden olanı nasıl yer. İnsanın yamyam geni var demek ki. Pirena balıkları etçildir. Kan kokusuna dayanamazlar. Kendilerinden biri yaralansa aynı anda onu da yerler. Takipçileri yara gördü saldırdı. 

      İnsan ne kadar acımasız. Bir gün önce göklere çıkardığın kişiyi, birileri aşağıya atıyor. Düşen yaralıya saldırıyorsun. Demiyor ki onu oraya ben çıkardım, ancak ben indiririm diyemiyor. Düşmeye gör, herkes vampir, yamyam  olur, yerler, geriye hiç bir şey bırakmazlar. 

      Dilan Polat olayı münferit bir vaka değil. Tanrıları öyle istedi, aşağı atıldı yendi. Bazen filmlerde konu ediniyor. Bir virüs dünyada ki bütün insanları değiştirip önüne ne gelirse yiyen bir mutant 'a dönüştürüyor ya onun hesap, aralarına düşmeye gör. 

      Ne yaptı ne etti bu yargının bileceği bir iş ama 

     Bu da bir ders " sakın düşmeyin"

     Bu bir gündem degistirmemi? Onu bilmem. Ama geçim derdinde olan ile, ürünü tarlada kalmış çiftçinin gündemini bu gibi şeylerle değiştiremezsiniz 

       

     

      

6 Kasım 2023 Pazartesi

AKRABA

     Ebu Talip ile Ebu Lehep vardı. ikisi de peygamberimizin amcasıdır. İkisi de Peygamberimize inanmadan göçüp gittiler. Biri koruyup kolladı, diğeri düşmanlık etti. İkisi de akrabaydı. 

      Alparslan Malazgirt de Bizans'ın devasa kalabalık ordusunu görünce korkmadı, ürpermedi, umutsuzluğa kapilmadı. Biliyordu ki Bizans saflarında olan Hiristiyan Türk boylarının kendisiyle savaşmayacağıní, ya da saf değiştirerek kendi saflarına geçeceklerini. Dediği gibi de oldu. Çünkü ortada akrabalık vardı. 

     Hiç kimse kimseyi elinden tutup da bir yere götüremez, hele hele cennette hiç götüremez. Herkes kendinden sorumlu. Hani derler ya Müslüman herkes den sorumlu diye. Sorumlu olan peygamberlerdir. Peygamberlik dönemleri kapandığína göre boş hayallerin peşinden gitmenin bir anlamı yok.

      Allah kişinin oğluna, babasına, eşine, dostuna hak yolda yürütme gibi bir sorumluluk verip, hak yoluna getirmediği takdirde kulunu cezalandırsaydı, Hz Nuh'u oğlundan dolayı, Hz Asiyeyi eşi Firevundan dolayiy, Hz İbrahim,'i babasından dolayı, Hz Lut'u karısından dolayı, Hz Muhammed'i amcasından dolayı cezalandırdı. Her kişi kendinden sorumlu. Kişi çocuğuna karşı akıl bağli olana kadar sorumlu, ondan sonrası evladına kalmış. 

      Hiç kimse kimsenin sevabını da, günahını da yüklenemez.  İki adım ötesine götüremediğin akrabanı , arkadaşını cennete mi götureceksin. Boş hayaller, boş zaman kaybı bunlar. Allah bir kişiye hidayet nasip etmemişse, sen kimsin ki hidayet sağlayacaksın.

     Uyanma vakti geldiyse elbet bir uyandıran olur. Bu bir taş, bir ot, ya da bir yıldırım. Önemli olan Uyanma acılar içinde olmasın. 

      İnsan bir gün mutlaka uyanacak. Orada uyun yok numarası yok.  Önemli olan nasıl uyanacağı.  " Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle de uyanırsın, uyanmasan da uyandırılırsın" 

     

      

5 Kasım 2023 Pazar

MAZERET

       3 bin 250 yıllık işe gelmeme mazeretleri şaşırttı: "Bira mayalıyor, annesini mumyalıyor, akrep ısırdı..."

       Mısır Deir el-Medina’da bulunan MÖ 1.250 tarihli bu ostrakonun üzerinde, işçilerin işe gelmeme nedenlerini gösteren bir liste bulunuyor. Bu ifadeler arasında 'hasta', 'patronuyla birlikte', 'bira mayalıyor', 'annesini mumyalıyor', 'akrep ısırdı' gibi çeşitli mazeretler yer alıyor.

      Devamsızlığın en sık kaydedilen nedeni, ‘göz rahatsızlığı’ ve ‘akrep sokması’ da dahil olmak üzere farklı hastalıklar olarak göze çarpıyor. Bir sonraki en sık görülen durum ise kişinin patronunun yanında onun için özel iş yapması.

       Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm Ziya Paşa (1820-1880) aynı değişmemezlik burada da Kendini gösteriyor. İslâm dünyasının haline bakıp karar verin.  Hep virane hep virane. 

       Sebebini İranlı sosyolog Ali Şeriati iyi açıklamış: 

“Tek hurmayla beslenen peygamber” 

ve “yamalı cübbe giyen Ömer” hikayeleriyle halkı kandırıp, kendileri için saray ve villalar inşa ettiler.

 Adam doğru söylemiş mi acaba? 

       Hangi İslâm medeniyeti, ülkesi olursa olsun mutlaka bir sarayla karşılaşıyorsunuz. Seçilmişler Kendi parasıyla yaptırmış ise amanna Allah güle güle oturmayı nasip etsin. İmkanı var yaptırıyor. Ya diğer türlü ise, kamu kaynakları kullanılıyorsa? Onun fetvası ülkelerde bu kadar alım varken de bize düşmez.  

        Demek ki insanoğlu bazı şeyleri değiştiremiyor.  Aradan geçmiş  2500 yıl değişen hiç bir şey yok. Hiç bir şeyi degistiremiyecekse insan neden hiç ölmeyecekmiş gibi her işe elini atar, karıştırmaya çalışır. Oluruna bırak gitsin. Su dere yatağını bulur misali.

3 Kasım 2023 Cuma

Gavur Mezarlığı

      Anadolu'da 1890 sonrasında Kurulan, bazı köylerde mezarlıkların belli bölümünde taşların üzerinde isim olmayan ve özenle yapılmamış mezarlar vardır. Bu mezarların kime ait olduğu köyün en yaşlısına sorsanız da bilmez. Halk arasında "Gavur mezarı" diye bilinir. Hâlbuki o yerleşim yerinde daha önce kimse yaşamamıştır. Peki bu gavur dedikleri kimlerdir? 

       Osmanlı'nın savaşlara başladığı yıllarda bu 1860 dan itibaren başlar 1918 yılına kadar devam eder.  Osmanlı bir cephede değil onlarca cephede birden savaştı. Bu yüzden güç bölündüğü için savaşlarda başarı sağlayamadı. Bir devlete karşı 12 devlet. İşte gavur mezarı olayının kaynağıda burası. 

       Güneyde bulunan Yemen, Irak, Hicaz, Kudüs gibi cephelere gönderilen Anadolu insanı, Yenilgi ya da terhis edildikleri  zaman(yenilgi sonrası antlaşma şartlarında askerî terhis etme şartından dolayı)  bazıları gemilerle İskenderun limanına getirilerek oradan Kendi imkanlarıyla,bazılarıda direk cepheden Kendi imkanlarıyla yaya olarak memleketine gönderilmişlerdir. 

      Zamanın şartları ağır, taşıt yok. Bu terhis olan askerler savaştıkları bölgenin sıcak olması dolayısıyla yazlık elbise ile terhis oluyorlar. Memleketleri kuzeyde ve soğuk iklime sahip. Yazın terhis olan yürüyerek ancak kışın memleketine varabiliyor. İşte bazılarıda varamıyor. Hastalık, yetersiz beslenme sebebiyle yol güzergahlarında bulunan köylerde vefat ediyor. Köylüler bu kişileri tanımadıkları için köyün mezarlığının bir kesiminde bunları defn ediyor. Taş dikiyor ancak isimlerini bilmedikleri için taşlarının üzerine isim yazmıyorlar, biraz da düzensiz yaptıkları için zamanla bazıları kayboluyor.  Mezarın bu kesimine "Garipler mezarlığı" diyorlar. Nesilden nesil'e bu garip sözcüğü Gâvur haline geliyor ya da birileri tarafından getiriliyor. 

        Aslında bu insanlar "Gâvur" değil gerçek anlamıyla "Gazilerdir" 

       O mezarlar zamanla yerleri kaybolduğu için o bölge kazıldığında insan kemiklerine çokca rastlanır. Bazı köylerde bu rakam onlarcadır. Köyün ulaşımının kolaylık güzergahına göre değişir. 

      Bazı köyler o kesime halen Garipler mezarlığı diyor. Ama bazılarında bu Gavur olarak değiştirilmiş. 

       

1 Kasım 2023 Çarşamba

Radikalleşme


       Bir tanıdığım vardı, kulağında küçük bir küpe vardı. Herkes yüzüne söylemese de, arkasından bayanlara özendiğini söylerdi. Ama ben bilmiyordum ki o küpe ölen küçük kızına aitti. Hiç kimse sormadı onu neden takıyorsun diye. Hep kendileri konuştular, onu hiç konuşturmadılar.  Peşin hüküm ilmin düşmanı derler ya, işte burada tecelli etti. 

         Siz sanıyorsunuz ki insanlar hakikati arıyor, Hakikat peşinde. Bu koca bir yalan. İnsanlar menfaatini, işine geleni arıyor. Ortada dini bir hüküm mü var? Hüküm sadece ölüme. Nefes alanlar, nefeslerini hakikat için değil.  Geçici hayat da daha ne kadar servet edinirim amacında kullanıyor. Ölmeyecek gibi yapıyorlar da bin yıl yaşayan Hz Nuh ölmedi mi? 

        Hep radikalleşme diye ortalığı fevaren ederek ateş topuna çevirdiğimiz anlar var ya, o da boş bir kuruntudan öteye giden bir olgu değil. Radikalleşme sebep din midir? Kesinlikle değildir. Din sadece bir araç bir paravandır. İnsanın yoksullukları, itilmişliği, yok sayılması, zulümlere maruz kalışı gibi sebeplerle dinî tutulacak bir dal olarak kullanarak, dinin etrafında radikalleşir insan. Varlıklı bir ailenin radikalleştiğine hiç şahit oldunuz mu? Yönetici kadrosu dışında. Bazı insanlar için orası yükselme, söz sahibi olma yeridir. 

        Fakirlerin cennete kısa yoldan gitme yeri olarak anlatılır ancak, zengin o kısa dediği yolu hiç kullanmaz. Bu comertliklerinden mi! Yoksa öyle bir yol olmadığını bildiklerinden mi?  Cennete kısa bir yol olsa fakire verirmi?  Cömertliği debreşir mi? Orası meçhul.

Gazze'nin netesindeyiz

    Filistin bizim meselemizdir” diyerek bu insanlık dramına 4 elle sarılmanız takdire şayan.

Tutarlılık amaçlı soruyorum:

       1- Sudan Darfur’da 200,000den fazla insanın, kadın, çoluk çocuk sivilin ölüm emrini veren ve şimdi Uluslararası Ceza Mahkemesinde tutuklu yargılanan Ömer El Beşir, kırmızı bültenle aranırken, defalarca Türkiye’de kırmızı halı ile ağırlandı.

Gazeteci olarak tek kelime itirazınız, eleştiriniz oldu mu?

     2- BM Unicef rakamlarına göre Yemen’deki savaşta Müslüman Suudi’lerin bombalamasıyla direkt ve açlık gibi dolaylı nedenlerden 377,000 müslüman can vermiş.

Bunların 12,000’i çocukmuş.

Bu konuda insani duygularla tek kelime yazdınız mı, bu ölümleri dert ettiniz, kamuoyuna yansıttınız mı?

Yazdıysanız lütfen paylaşır mısınız!!

      3- Putin Gazze'de ki çocuk ve sivil halkın ölümleri ile ilgili açıklama yapıyor, " Sivil halkın katledilmesi kabul edilemez" diyor. İyi de sen Ukrayna halkı üzerinde yeni geliştirdiğin silah sistemlerini deniyorsun, ve binlerce sivil halkı katlediyorsun. Kaç çocuğun öldüğünden haberin yok mu? 

      4- Destek verenler için söylenecek bir şey yok. Yüzyıllardır Tavırları, yaptıkları ortada. 

       Gazze ile ilgili olarak hiç bir devletin İsrail'i eleştirme hakkı yok. İsrail hükümeti de bunu çok iyi biliyor. Eleştiren devletin eli temiz olması lazım ki, karşılığını alamasın. Recep Tayyip Erdoğan İsrail başbakanı Netanyahu için "Eli kanlı terör devleti" diyor. Dediği doğru. Yanlız hemen karşılık geliyor, karşı taraf hemen "Senin de elin pek temiz değil" diyor. 

      Diğer İslâm ülkelerinin de diyeceği hiç bir şey yok.  Suudi Arabistan, İran, Afganistan, Ürdün, Irak Pakistan ne diyebilirler ki? Kendi ülkelerinde Kendi halklarına yaptıkları ortada.  Bazıları kendi iç derdini çözememiş, dışarıya ne desin.  Zaten yıllardır çözümsüz bırakılmış. 

      Bir halk dünyanın gözü önünde katlediliyor, İslâm ülkelerinin kendi despotlukları nedeniyle sessiz kalmaları sağlanıyor. Ne kadar acı. 

     Dünyada bir tane olsun güçlü olup da eli temiz bir devlet olmaz mı? Arıyorsun yok. İşte dünya iyilerle kötülerin mücadele ettiği bir yer. Günümüzde kötülerin sözü geçiyor.  Sözü geçen bir iyi yok. Demek ki dünya  sağ -sol, inançlı - inançsız, mücadelesi değil iyilerle kötülerin mucadelesiymiş, önemli olan senin nerede olduğun. 

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...