AKILDA KALMAYANLAR

31 Aralık 2023 Pazar

ÇADIR DEYİP GEÇMEYİN

      Orta asaya dan çıkıp bulunduğumuız bu topraklara geleli bin yıl oldu belki daha fazla. Orta asyada göçebeydik, sabit bir yerde yerleşim yerlerimiz yoktu, onun için hep çadırlarda yaşadık. Çadır deyip geçmeyin en basiti, mükemmelleştirdik. Her iklime uyum sağlar hale getirdik. Bizim için elbette büyük bir başarı bu. 

    Avantajları yok mu bunun. Çok büyük avantajları var. Kablumbağa misali nerede durursan evin orası. Yakılabilir ama yıkılma tehlikesi yok. Yıkılsa bile öldürmez. Bu kültürden geldik, Anadoluya gelince baktık olmuyor. Avcılığın yanında tarımada başladık. Avı her tarafda bulursun ama tarımı her tarafda yapamazsın. Zaman ister. Onun için yerleşik hayata geçmeye başladık. Çadırla başlayan barınma hayatımız sabit evler, konutlar yapmakla devam etti. Bu bir iki yıl sürmedi bin yıllarımızı aldı. Kolay olmadı bu hayata alışmak. Çadır gibisi varmıydı. Sağlam yapardık çadırlarımızı. O özeni keşke yerleşik hayata geçerken, konutlarımıza da verseydik. Derme çatma olmasaydı. Bin yıl geçti kafamız halen orada, çadırlarda. Kafamızdan bir türlü atamadık. Savaştık, yok ettik, can aldık, can verdik. Çok can acıttık ki bu toprakları yurt edindik. Etmez olaydık. Bazen savaşlardan uzak durduk, nufusumuz artsın diye ama olmadı. Kendi ellerimizle yaptığımız evlerde can verdik. Birer birer değil toplu olarak oldu. Kendi ellerimizle tabutlar yaptık. En sevdiklerimizi içine atarak gömdük onları. Ne için. Daha rahat yaşamak için mi! hayır. Yaptıklarımızın karşılığını aldık. Hesapsız mı olacaktı yaşantımız. İşin kolayına kaçtık, kaçtık mı? öyle mi zannettik.  Hesapsız yaşamaya çalıştık. Hesabı bize toplu çıkardı. Toprak altına itildik, yok olduk. Haksızlıklarımızın cezası bu kadar mı ağır olacaktı. Bilemedik. Bildik,bilmemezlıkten geldik. Hesapsız, futursuzca yaşadık. Ben dedik, bizleri unuttuk. Ama bir zaman geldiki hesapları en iyi gören, Tuzakları en iyi ve mükemmel hazırlayanın ağlarına düştük. İyi yol aldık zannettik, başladığımız yere getirdi. Tekrar başlayın dedi. Aynı hataları yapmayın dedi de, anladıkmı ki! Zaman gösterecek bunu. akl edebilecekmiyiz, düşünecekmiyiz. Bunca zaman olmadı, bundan sonra olacak mı? unuttuk ya da yaptıklarımızdan dolayı unutturulduk. Hatırlatmadı bize, ya da öyle zannettik. Her şeyi gösterdi, anlamadık, akl etmedik, düşünmedik. Toprağın altına elimiz boş girdik. 

      Yol aldığımızı zannettik, yola çıktık, duvarda hırkaları, cebinde fotoğrafları, sevdiği türküleri, evde ki yerini, malımızı, mülkümüzü, çocuklarımızı, eşimizi, dostumuzu, bıraktık gittik, ilginç olan haber vermeden yaptık bunu. ansızın dediler, halbu ki daha önce söylenmişti bize, ne zaman gideceğimiz, haber verilmişti. Biz bildikmi! Bilemedik.

       Dost bildiklerimiz tarafından itildik bu çukura. İttiler ve gittiler. Elimizden tutanı bulamadık. Onlar itttiler ve gittiler. O çukurda kaldık ya çukurda yaşamasını öğrendik. Gidenler dittiklerini zannettiler. Bilemediler, daha derin bir çukura düşürüldüklerini. Düştüler, düştükleri yerin bir gayya kuyusu olduğunun farkına varamadılar. Ama “O” tarafından bildirildi. Onlar Çukuru anlamadılar, derinlere gömüldüler. Acılarını, böleceklerini zannettiler, unuttturulmadı, bölünmedi, onlarla birlikte gömüldü. Hayal, hafıza bölünürmü, bunlar bölmeye kalktılar. Hafızaları ile birlikte gömüldüler.

EVRİM

    Hiç bir olaya, savaşa olduğundan fazla demiyeceğim, hiç bir anlam yüklememek lazım. Sonuna en sonuna bakmak yüklenilen anlamın ne kadar boş ve gereksiz olduğunu gösterecektir. 

    Mekedon İskender Mekedonyadan çıkıp İran,Pakistan,Hindistan da bulunan ülke, imparatorluk, devlet, kabile ne varsa boyunduruğu altına çok kısa bir zamanda almış olsada ülkesine dönemeden yolda vefat etmiştir, geride kalanlar ülkelerine döndündüklerinde bıraktıkları hiç bir şeyi yerinde bulamamışlardır. Ne için  yola çıktı bu insanlar, yolllarına çıkan ülkeleri yakıp yıktılar, milyonlarca cana kıydılar sonuç bir Hiç.

    6 Şubat 2023 de Kahramanmaraş merkezli olan ve on ili yıkan depremlerde ölenler arsında Alparslan’ın Malazgirt zaferine olağanüstü anlam yükleyen, zaferin sonuçlarından birinide kendisinin bulunduğu yere getirdiğini her ortamda anlatanlar mutlaka vardır. Sonuca bakarsak Malazgirt zaferi o insanın çok uzun bir zamanda olsa ölümüne sebep olmamışmıdır. Alparslan o savaşda Bizanslılara yenmese (tabi kader planını bilemeyiz) Türkler bu topraklara gelmeyecek o insanda orada olmayacaktı. Onun için savaşlarada olağanüstü anlamlar yüklemek yanlıştır.

      Medeniyetlere bakıyorsun, o medeniyeti oluşturmak için yıllar, yüzyıllar bazen de bin yıllar zaman harcıyorlar, sonuçda bir doğal afet bir anda yok edip gidiyor. Bu da insan ömrü gibi. İnsan hayatı boyunca bir ev almak için çalışır, hayatının sonunda bir ömür emeğinin karşılığı bir ev alır, ama on saniye içinde bir afet ile yok olur gider. Medeniyetlerin sonu da böyle değilmidir? 

    Her şey insanla mukim. İnsanın hayatında ne varsa, hangi süreci takip ediyorsa o insanın kurduğu devlet ve medeniyelerde aynı. Çalış, sonu bir “Hiç” 

    Darwin’in meşhur bir öngörüsü vardır. Bilimsel olarak tam olarak kanıtlanmamaştır ama bir teori olarak bir çok bilim adamı tarafından halen en geçerli bir teori olarak kabül edilir. “Evrim” dini bir karşılığı olduğu pek mümkün gözükmemektedir. İnsanın Maymundan zamanla başkalaşıp olarak bugüne evrildiği. Din kitaplarında yeri olmayan bir kuram. İnanılmasıda pek akla ve mantığa uygun olmasa da bazen insanın aklına gelmiyor da değil. Deli sorular, cevabı olmayan sorularla karşılaşmak kadar zorlu bir şey yok. Çünkü cevabını kesin olarak bilmiyorsun, sadece kendine göre mantık yürütüyorsun, gözlemliyorsun. İşte en can alıcı nıktada burada başlıyor. “Gözlemlemek” bazı insanlara bakıyorsun şekil olarak insan, ama konuştuğun zaman, öyle şeyler anlatıyor, muhasebe yapıyor, mantık yürütüyor. Muhasebe, mantık, yorum sıfır.  Sanki Maymun beyni var, insan düşünmeden edemiyor, acaba diyor bu kişi şekil olarak evrilmedide, beyin olarak evrilemeyip Şampaze olark mı kaldı. Şempazeye nasıl ki bir çok delil de sunsan anlamaz, kendi yaratılış içgüdüleri ile hareket eder ya bu insanda böyle içgüdüleri ile hareket ediyor.

      İnsanla hayvan arasında ki en büyük fark muhakkak ki Hayvanın B planı yoktur, ama insanın BCDEF diye giden bir olay karşısındaki çözüm ve tedbir planları vardır. İşte bu şempazelerin B planı yok. Başındaki lider hayvan ne yaparsa onu taklit ediyor. Bir yönden papağan gibi de diyebiliriz. Nasıl ki papağanın kendi fikri yoktur, ne öğretirsen onu taklit eder ya bu da öyle. Hayvan iç güdüsü.

O zaman diyorum bu adam Şempaze.

30 Aralık 2023 Cumartesi

ACIMAYACAKLAR

       Bakmakla görmek arasında anlam olarak pek fark yok gibi gözükür, ama olaya bakış açısı değiştikçe kişi bazında fark o kadar açık hale gelir ki bu insanın karekterini bile belirleyebilir.

         2023 Şubat ayında Fox Tv de bir dizi var. 12.13 yaşlarında bir çocuk, kendine bağlı hale getirdiği bir köpeği kullanarak dolandırıcılık yapıyor. Nasıl? Köpeği önce satıyor, ücretini alıyor, sattığı yerin yakını bir yerde bekliyor, köpeğin tekrar kendisine gelmesini bekliyor. Bu arada ellerini açarak dua ediyor “Allah’ım köpeğim bir an önce yanıma gelsin” diye. İzleyenler bunu normal karşılıyor. Buna ahlakı açıdan bakmıyor olağanüstü bir durum olarak algılamıyor. Yanımda seyredenlerden birinin “köpek gelecek göreceksiniz” dediğine şahit oldum. Olaya bakış açısı bu, be sedece bakıyor, görmüyor. 12.13 yaşında bir kız çocuğunun dolandırıcılık yaptığını, insanları aldattığını, vicdanen ve dinen bunun  yanlış bir hareket olduğunu görmüyor. İlginç olan bunu ulasal bir kanalda bir çocuk aracılığı ile yapılmasına kimse ses çıkarmıyor, tepki vermiyor. Aileyi korumak için kanun çıkarma peşinde koşanların yaptıkları bu. Samimiyetleri de bu. 

        İnsan bu ya düşman edinebilir. Bu tanımadığı insanlarsa ortada fazla bir problem olmaz. kendine göre tedbir alır, zamanla unutulur gidebilir. Ancak tanıdığı, bir zamanlar dost olduğu kişileri düşman ediniyorsa problem burada başlar. Problem öyle geçiştirilecek bir problem olarak görülmemeli, insanın sonunu getirir. Yok edeceğim   diyerek yola çıkarsın farkında olmadan bir anda yok olursun. 

         Onun için böyle bir olayla karşılaşırsan, mutlaka ama mutlaka şansa bırakma, dostken düşman olduğun kişiyi öldür, ayaralı bırakma. Bunları yapamıyorsan, bırak kendi haline, irtibatı kes, kendi kendini yok etsin. Mücadele içine girersen ve yaralı bırakırsan o yok olmaz, sen yok olursun. Hele senden eğitim, kültür, medeniyet, olarak güçlüyse senin yok olman kısa sürede olur. Etrafında dost bildiklerin bir anda düşman olur. O düşman edindiğin seni öldürmek için hiç bir şey yapmaz, etrafındakileri kullanır. Bir zamanlar düşmanına havlayanlar sana havlamaya başlar. Köpek misali.

         Sen onları tanıyorsun unutma onlarda seni tanıyor. Hemde daha iyi. Açıklarını, zaaflarını biliyor. Yaraları iyileştikten sonra sana vuracakları yerleri de biliyor. Savaş eskisi gibi olmaz. kuraldan uzaktır bu savaş. Her tarafdan gelecekler, gece demeyecekler, dündüz demeyecekler, kutsal günlerinde dahi vuracaklar. Kuralsız savaş zordur. Çok acı verir. Bazen darbeler değil, acılar insanı yok eder. Buna da hazırlıklı ol, çünkü yaşayacaksın. Seni öldürmeyecekler, acı çekmen için etrafından başlayacaklar, en değer verdiğin insanları gözünün önünde acı çektirerek öldürecekler. Ölmek için dua edeceksin, yalvaracaksın, ona da müsade etmeyecekler. Sen yandım dedikçe su yerine üstüne benzin dökecekler. 

           Kurtulamayacaksın, seni kurtaramayacaklar. Yardım istediklerin sırtını dönecek sana. Kendini kurtarmak için dost bildiklerin benim içinde vur diyecek. Darbeyi her tarafdan yiyeceksin. O zaman anlayacaksın karşında ki düşmanın gücünü. Öldürmediğine ah edeceksin ama nafile ölen sen olacaksın. 

           Yaktın yıktın, gönül dinlemedin, senin gönlünüde dinlemeyecekler. Haklıyım dedin, güçlüyüm, dostum çok dedin. Ama yanıldın. Zalimin dostu olmaz, zalimin dostları, gücün yenındadır, güç değiştikçe döner düşman olurlar. Gözün hırs ile öyle döndü ki bunu ayıramadın. Ayırmadığın şey dönüp seni buldu. Hayatın değişmez kuralı da bu değil mi. haksız yere çektirdiğin her acıyı ayrı ayrı yaşatmaz mı hayat sana. Bunu bilemeyecek kadar ne zaman aptal oldun. Yada öylemiydin. Sana etrafındaki dalkavuklar akıllı olduğunu mu söylediler? O akıl şimdi nerede, seni kutaracak mı? ya o akıl veren dostların nerede. Unutma kınadığın yerden imtihan  olursun, daha kazananı hiç olmayan yerden. 


NEYİMİZ DOĞRU Kİ?

     Günümüz teknolojisi ile doğru bilgiye ulaşmak kolaydır. Yalnız edindiğin doğru bilgiyi sunmak kişilik, ahlak gerektirir. Zordur ama imkansız değildir. Kişinin Doğru yerden alınan güvenli bilgiyide içselleştirmesi gerekir. Başkasına satarken yanına bir şeyler katmadan, değiştirmeden, algı yapmadan doğru yerde, doğru zamanda kullanması gerekir. Ahlaklı bir toplumda doğru bilginin albenisi vardır. Yalnız ahlaksız bir toplumda doğru bilgi itibar görmez. Kişinin düşüncelerine ters olan doğru bilginin o kişi için bir anlamı yoktur. O sadece kendini tatmin eden bilgiye bakar. Bilginin doğru olup olmaması onın için bir önemi yoktur. Hayatını böyle devam ettirir. Kendinden sonrakilere vereceği bir şey yoktur, elbette bunu da bilir. Önemli olan kendisidir, birreysel düşünme hayatı olmuştur onun. İşte böyle insanlarla toplumu kalkındırmaya çalışıyoruz. Boşa kürek çelmedir bu ama yapabilecekte bir şey yok. Atsan atılmaz, satsan asatılmaz posizyonuna geldik, bir türlü de çıkamıyoruz.

       Öyle sözde akademik insanlar var ki, adlarının önlerinde bir sürü san. Ancak aktardıkları bilgi sadece belli bir çerçeve içerisinde, belli bir daire içerisinde dolanır durur. Toplumda bununla bir sonraki aşamaya geçeceği ümidi ile yaşar. Ama gerçekte sadece rüyalarında gerçekleşir ilerleme. Bir çok yerde görüyoruz Cumhuriyetin ilk yıllarını anlatırlar, Atatürk devrimlerinin yanlışlıklarını, elbette yeni bir devlet savaştan çıkmış yanlışlar olmuştur. Ama öyle şeyler anlatılıyor ki ilerleme ile ilgisi olmayan konular ilerlemenin engeli gibi anlatılıyor. Mesela Fes’in kaldırılması. Çok büyük bir olay gibi, kaldırılsa ne olur kaldırılmasa ne olur. Köyde biri söylemişti;

        -Atatürk Fes’i bile kaldırdı. Ne istedi? 

        Bende

       -Dedenin resmi varmı?

      -Var;

      -Deden orada Feslimi, ya da babandan duydun mu hiç babası Fes takarmıydı?

       -Yok takmaz mış.

         O zaman seni neden rahatsız etti, seninle ne alakası var. Dedim yanımdan kalkıp gitti.

Bunun gibi örnekler çok fazla. O dönem ülkenin yüzde doksanı kırsal kesim. Kırsal kesim ömürlerinde hiç Fes takmadılar zaten. Onlar için kaldırılsa ne olur, kaldırılmasa ne olur.

          Diğer tarafdan Atatürk bir gecede insanı cahil yaptı diyorlar. Bunun da gerçeklikle bir alakası yok. Osmanlı dönemi 1890 yılları ülkede okuma yazma oranı yüzde sekiz. Harf inkialabı olduğunda ise sadeve yüzde on. Okuma yazma bilenler zaten savaşda yok olmuşlar. Ülke nufusunun yüzde doksanı kırsal kesim. Kırsal kesim 18 ile 50 ayaş arası savaşta gelmemiş, kadınlarda okuma yazma oranı yüzde bir. savaşdan kalan insanların okuma yazması yok. Bu insanların harflerini değiştirsen ne olacak. Zaten okuma yazma bilmiyorlar. Bırakın latin harflerini Çin harfinide getirseniz değişen bir şey olmayacak. Ama ne yazık ki belli ideolojiler için bunu ısıtıp ısıtıp her dönem anlatmanın bir anlamı yok. Sadece belli kesime verilen bir propaganda aracı olmadan öteye gitmiyor. 

        Elbette yanlışlar yapılmıştır. Ama süreci etkilemeyen konular hakkında bir şeyler söylemek acizlikten başka bir şey değildir. Belli çevrelerden alkış alacağım diye ahlaksızlık yapmanında bir anlamı yok herhalde.

           Onun için ekenomik olsun, bilimsel olsun kendinize bir hedef koyarken. Sizden daha iyi olanları örnek alarak sizin hedefiniz  olmasın. Ekonomik olarak çok iyi durumda olarak gözükebilir, daha iyi ve kaliteli yaşam sürebilir. Bunu belki de borçlanarak yapıyordur. Bilemezssiniz. Bilimsel yönden de öyle. Sizin hiç duymadığınız, sizin bilginiz olamayan bir konu hakkında bilgi sahibi gibi gözükebilir. Ancak bilgi sahibi olduğuna inandığınız bilgi doğru değildir. Yanılırsınız. Bilgi değerlidir ve en büyük servettir. Tabi kullanmasını bilene.

VATAN HAİNLİĞİ

        Bazı kelimeler ve sözcükler ortama atıldığı zaman bir anlam ifade eder. İnsanı değerli kılar ya da değersizleştirir. Ama her ortamda sürekli kullanıldığı zaman bir değeri ve anlamı kalmayabilir. Bunun dozajını ancak kullananlar bilebilir. Kullanan kişi zamanı ve kime karşı kullandığını çok iyi bilmesi lazım ki değeri olsun. Örnek “Vatan hainliği” herkes tarafından kullanılamaz. Çünkü bu kelimenin bir değeri vardır. Bunu belirleyecek nedir? Bu suçlamaya maruz kalanın gerçekten bunu hak edip etmediğine bakılması gerekir. Söyleyende maruz bıraktığı kişiye bu suçlamanın yapışıp yapışmadığına bakması gerekir ki bir anlamı olsun. Halk nezdinde geçerli olarak kabül edilsin. Ama ki ama günümüzde iktidar sahipleri tarafından sık sık kullanılan bu suçlamayı kimse üzerine almak istemiyor.  Bunun elbet bir sebebi vardır. Bu sebebi ancak suçlamayı yapanlar anlaması gerekirken, ne yazık ki suçlanan taraf açıklama gereği duyuyor. Bunun tariş de daha bir örneği yok.

İktidar sahipleri tarafından sürekli kendi gibi düşünmeyenlere karşı kullanılan bu “vatan hainliği” suçlaması o kadar sıradan hale geldi ki artık suçlanan taraf dikkate bile almıyor. Bazen oluyor ki kim tarafından suçlanıyorum diye sorduğu zaman suçlayanın kimliğini duyduğunda “Benim için gururdur” bu diyebiliyor. Ne kadar acı bir olay. İnsanlık tarihinimn belki de an ağır ithamı insanlara “gurur” duyduruyor. 

İşte bazı kelimelerin bir değeri vardır. Her zaman ve ortamda kullanılmaz. Hele ki asılsız ithamlarla karşı tarafı bu kelimelerle rencide etmeye çalışmak ahmaklığın da ötesinde ahlaksızlıktır herhalde. Ortada bir suçlama varsa ya suçlayan ya da suçlanan mutlaka bunun bir tarafıdır. Bunu nasıl belirlersin? En kolay yolu insanın yaşamına bak, vatana daha fazla hizmet ve yarar her şeyi belirler. Mesela kendimden örnek vereyim İktidar sahipleri tarafından Vatan hainliği ile suçlandım, şuna inanıyorum ki bana bu suçlamayı yöneltenlerden daha fazla vatana hizmet ve yarar sağladım. O zaman vatan haini kim? 

      İnsan yaşamı için değerli olan bir şeyi sıradanlaştıramazsınız Kötülüğün sıradanlaşması, hırsızlığın sıradanlaşması, yolsuzluğun sıradanlaşması, zulmün sıradanlaşması, yalanın sıradanlaşması, dini değerlere saldırının, içinin boşaltılmasının sıradanlaşması hainliğin sıradanlaşması insanı, toplumu, ülkeyi değersiz kılar. Bunu kişi bazında yapan sadece kendinden sorumlu olur ancak iktidar sahipleri yaparsa sadece kendileri değil, ülke insanı açısındanda sorumlu kılar.     İktidarlarını elde tutmak için yapılan bu tür saldırılar, hareketler bir değer üretir mi? kısa vade de belki ama uzun vadede o insanları değersiz kılar. 

      Çözüm yine insan da, kendisini değersiz görenler bu tür söylemlerin savunucularıdır. Bilerek ya da bilmeyerek kendilerine hakaret olarak görmesi gereken bu tür davranışlara prim veriyorlarsa saygınlıklarını yitirmişlerdir. Bunun onlar için bir önemi var mıdır? Kendini değersizleştirenlere karşı bir eylemleri yoksa bir önemi de yoktur.

    Hiç bir şeyi sıradanlaştıramazsınız. Her bir değerin kendine özgü bir oluşumu, değerlendirilmesi vardır.  Her bir değer diğerinin aynısı olamaz. Bunun ayrımını yapamayan bir toplum ahlaktan uzak, yaşamaya mahkumdu. Bugün için yaşam enerjisini temel kurallara ayıramazsa ilerisi için sağlam ve köklü bir kültür oluşturamaz. Değerlerini çürük zemine oturtan toplumların ne kadar yaşadıkları tarihde görülmüştür.

Onun için her şeyini kaybet ama değerlerini kaybetme. Hiç bir şeyi ne olursa olsun sıradanlaştırma. Yoksa ileride sen de birileri tarafından sıradanlaştırılırsın. 

SÖMÜRGECİLİK

          Sürekli sömürgeciliği gündemde tutan bir kesim var ki akla ziyan. Neyi savunduklarını dahi bilmiyorlar. Kendileri bir sömürünün üzerinde oturuyor ancak sömürgeciliğe karlı olduklarını her platformda dile getiriyorlar. Sen temiz olacaksın ki, başkalarını suçlamaya bir sözün olsun. O sözde seni haklı çıkarsın. 

         Dünya kuralalı diğer bir deyişle sömürgecilik var olalı sömürenlerle, sömürülenlerin hep aynı özellikleri taşıdıkları aşikardır. Sömürenler güçlü yönetim sistemine sahip, sömürülenlerin yönetimleri çok zayıf yada yok denecek kadar az. Bu ortak özellik hepsinde de ne yazık ki mevcut. 

         Sömürü ne zaman başladı M.Ö yıllar, yazının  icadıyla birlikte. Daha önce var mı bilinmez. Günümüze ancak yazı ile birlikte kanıtlar geldi. Sümerler devamında Roma, Sasaniler, Osmanlı böyle devam edip gidiyor. Güçlüler zayıfları sömürmeyi kendilerinde bir hak olarak görmüşler ki bu ahlaksız davranışları yapmışlar. Güçlü bir İmparatorluk olacak ve kendini sömürgeci, olarak tanımlamayacak, mümkün olmayan bir şey. Güçlü devlet yapıları ile güçsüz devletleri işgal ederek, işgal ettikleri ülkelerdeki yer üstü ve yer altı zenginlikleri merkeze taşımayan bir güçlü İmparartorluk yoktur, olamaz da. Nasıl olsun İmparatorluk merkezleri, yöneten ve şurakasının  şatafat içerisinde yaşamalarını başka türlü nasıl sağlayabilirler. 

          Roma yönetim merkezi Yunanistan, Mısır da, İran da, Anadoluda ne için vardır. Kaynakları merkeze taşımak için. Bugün Roma merkezine bakın, o kadar saraylar, tiyatrolar, Arenalar, heykeller, Dini mabedler merkezin geliri ile mi yapılmıştır? Osmanlı merkezi önce Bursa daha sonra İstanbul. İstanbuldaki saraylar, köşkler, camiler ne ile yapılmıştır. İstanbul’un geliri ile mi? bir ileri gidelim Bugün kü İngilterenin, Fransanın, Hollanda nın , ispanya nın zenginliğinin kaynağı nedir. Kendi ülke sınırlarındaki gelirler midir? 

         Asıl sorun zenginlik değil. Bu zenginliği nasıl elde ettikleri. Sömüren elbette suçlu, sömürülenin hiç mi suçu yok. Toplum olarak nerede dağınık, bir araya gelmeyen, her kafadan bir ses çıkan bir grup varsa orada mutlaka sömürülme vardır. Bunu kimin yaptığının hiç bir önemi yok. A da olabilr B de olabilir. Sömürgeciliğe tepki gösterenlere bir bakın hepsinin ortak özelliği dağınık toplum olmaları, kavgalarının hiç bitmediği, nefisçi insanların olduğunu görürsünüz. Sömüren ülke işte bu kavgadan yararlanmasını çok iyi bilir, taraflardan birini yanına alarak toplumu daha da ayrıştırarak birbirine düşürür, kendini de hakem yapar. Her grup hakemi kurtarıcı olarak görür.     Ayrıştırma ve kavga neden se hiç bitmez. Her gün  yeni bir şey çıkar. O toplumda yaşayan insanlar bile buna bazen inanamaz. Ama bir kere celladına aşık olmuştur, onsuz yapamaz. Ama sömürülmede bu arada kaçınılmazdır. Güvenliği için Cebinde ki gelirin bir kısmını gönüllü verir. Sonuçda sömürende memnun, sömürende. Ne zamana kadar cepteki gelir bitene kadar devam eder. Kaynak biter sömüren o uyuşmaz, bir araya gelmez halkı kendi başına bırakır. Kendi başına bırakılanlar sömürenlere o kadar alışmıştır ki kendi ayakları üzerinde duramazlar. Muhtaç duruma düşmüşlerdir. Bir zamanlar sömürenlere düşman olanlar, aşklarından onlardan vazgeçemezler işte bu böylece sürüp gider. Bağımsızlık elde ederler, bağımsızlıkları aslında sadece kağıt üzerindedir. 

          Eleştirenlere gelelim. Onlarda bir zamanlar sömürgeci idi. Ancak sömürgeleri başkalarının sömürü haline gelince sömürgeciliği eleştirmeye başladılar. Eleştirdikleri sömürgecilik değil aslında, ellerinden giden menfaatleriydi. Yüzyıllarca sende sömürgeci idin ne olduda değiştin. 

      Ahlaksızlığı eleştirmek için önce sen ahlaklı olacaksın. Kendi yaptığın ahlaksızlığı örtmek için yüksel sesle başkalarını suçlamayacaksın. Şu bunu der, şu şunu der demeyeceksin ahlakın neyi gerektiriyorsa onu yapacaksın. Kim ne derse desin. Senin doğrun seni ahlaklı yapmıyorsa, doğrularını sorgula, yanlışlık oradadır. Herkes tabiatını  gereğini yapar, köpek ısırdığı zaman çıkıp neden ısırdın diyebilirmisin, dersen zaten problemlisin, köpeğin işi o ısırmak. Tabiatının gereğini yapıyor. Senin de tabiatın, yaratılışın doğruluksa, tabiatını  gereğini yap. Gerisi hikaye.

29 Aralık 2023 Cuma

ALGI

   Almanya vatandaşo Kürt sanatçı Hozan CANE ocak 2023 tarihinde  Edirnede bir konser sonrası göz altı ile sonuçlanan bir anısını anlatıyor. 

     “2018 yılında Edirnede bir konser sonrası PKK propagandası yapmak suçundan göz altına alındım, ve tutuklandım. Tutuklandığım Cezaevinde PKK lılara ait kadın koğuşu olmadığı için önce tek kişilik hücreye koydular. Kaldığım  yer çok dar ve havasızdı, astım hastası olduğum için. Çıkarmalarını söyledim. Çıkardılar. Dediler ki burada PKK lılara ait kadın koğuşu yok yalnız FEFÖ cülere ait kadın koğuşu var, oraya koyarsak seni öldürürler dediler. Ben ilk defa FETÖ diye bir terör örgütü duyuyorum, kim olduklarınıda bilmiyırdum. Bende dedim ki burada havasızlıktan ölmektense orada ölüm daha iyi dedim.  Beni tek kişilik hücreden çıkardılar ve FETÖ cülerin olduğu koğuşun kapısına getirdiler, kapı açıldı, kapının önünde kapalı bir bayan karşıladı beni, çok korkuyordum, nasıl insan bunlar diye, kapının yanında Kuran-ı Kerimi görünce rahatladım, kendi kendime Kur’an olan bir yerde insanlar bana kötülük yapmaz diye düşündüm. Bana öldürülürsem sorumluluğu kabül ettiğime dair belge imzalattılar. Kapının girişinde gardiyan bak bunlar FETÖ cüdür seni öldürebilirler dedi.  Beni karşılayan kapalı kadın niye öldürecekmişiz biz insanları öldürmeyiz yaşatırız, Asıl öldüren sizlersiniz dedi. İçeri girdim. “ anlatımları kendi beyanı bu şekilde devam ediyor.

             Burada konu bir terör örgütü, kapalı kadınlar, gardiyanlar, hapishane, Kürt sanatçı değil. Burada asıl konu, sanatçının  Kur’an-ı Kerimi görünce duyduğu güvence. 

            Sanatçının gündemde uzak olduğu belli, ancak Kur’ana duyduğu güven ilginç. Müslümanlar hakkında da ya yeterli bilgiye sahip değil ya da Müslüman kılığına girmiş    Firevunlardan haberi yok, onlarla hiç karşılaşmamış. Sanatçı hep Kur’an a gerçekten bağlı ve o öğretilerle hayat yaşayan insanlarla karşılaşmış, onlarla ilgili kitaplar okumuş. Gerçekle yüzleşmesi ise çok acı olmuş. Bu insana din ile ilgili bir şeyler anlatabilecek Müslüman varmıdır acaba. Neyi anlatacak. Müslüman bir ülkede insanlık dışı muameleye maruz kalmasına hangi nedeni konduracak.  Hangi ayet hangi hadis den örnekler vererek delillendirecek. Diğer tarafdan aynı şekilde Kur’ana bağlı                Müslüman kadınların sanatçıya karşı Tutumlarını ne şekilde anlatacak. Sanatçının ilk aklına gelen aynı kitaba bağlı iki ayrı Müslüman olamayacak mı? Bu sanatçıya dini anlatan şahıs hangisini Müslüman olarak tanımlayacak. Birini Müslüman olarak tanımlarken diğerine ne diyecek. Sanatçı o zaman sormaz mı sizin aynı kitaptan beslenen iki farklı dininiz mi var diye. Bunu sadece sanatçı sormaz. Bu şekilde olan herkes sorar. Buna gerçek anlamda bir cevabı olan var mı?

             Bu sadece bir örnek. Aslında dünya nasıl göründüğümüzün bir örneği. Biz aslında kendimizi dünyaya nasıl tanımlıyoruz, onlar bizi nasıl tanıyor. Bu yolla mı Allah’ın hakimiyetini yeryüzüne yayacağız. Kimi kandırıyoruz, Allah’ımı? Kanan biziz ama anlayan kim. Şahsi çıkar ve menfaatler bizi işte bu hale getirdi. Kur’an kendini bir aracı olmadan da anlatabiliyormuş. Bu olay bunu gösterir. Ellerini havaya kaldırarak “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganlarının sadece bir slogandan öteye gitmediğinin bir kanıtıdır bu. Düzelirmi iktidarlardan beklemek abestir. Halk kendini düzeltmedikçe düzelmesinin imkanı yoktur. Bu da acı bir gerçek.

EBABİL KUŞLARI

       Kafamda deli sorular, düşünceler. Ocak 2023 başlarında kanalın birinde Modaritör karşısında ki kendine göre çok iyi Müslüman olarak tanımlayan birine “sizin amacınız ne” diye bir soru sordu o da. Kısaca söyleyeyim mi! “Allah’ın hakimiyetini yeryüzüne yaymak” dedi. 

         Allah’ın hakimiyeti yeryüzüne nasıl yayılır, o konuda yeterli bilgiye sahip değilim ama bunu söyleyen de ne dediğini bildiğini sanmıyorum. 

Allah’ın isimlerinden sıfatlarından olan “Allah bütün alem Mülkünün sahibidir” “Allah’ın her şeye gücü yeter. Başkasına muhtaç değildir.” “O doğmamış, doğrulmamıştır”, “O ol der, o şey hemen oluverir” Bunun  gibi ayet ve hadislerde geçen bu güce karşı Allah aciz gösterilmiyor mu? Haşa Allah yeryüzündeki hakimiyeti elde etmeden münezzeh mi ki yarattığı insandan yardım istiyor. Yaratan yaratılan’a haşa muhtaç mı? İnsan ne ve kim oluyor ki kendini yaratıcı sınıfına sokuyor kendini.  İnsan aciz, güçsüz olduğunun farkında değil mi? Bu gücü nereden alıyor? Aciz bir insan işte bu gibi soruları sorar gider.

         Ha birde şunu düşünmekten  kendimi alamıyorum. “ Allah’ın hakimiyetini yeryüzüne yaymak” derken acaba Allah’ı kullanarak, kendilerine bir yer mi açıyorlar” aslında amaç Allah’ın hakimiyeti değil de kendi hakimiyetleri olmasın? Beni Geçmiş tecrübeler bunu düşünmeye itmekten geri kalmıyor.

Adamın biri çıkmış İşişleri Bakanlığında görevli olarak kendini her yerde tanıtmış, kendi gibi düşünmeyenlere karşı algı yapmak, başkalarına hakaret, küfür, yalan, dolan, itibarsızlaştırma, hakaret etmek için ajanslar kurmuş, adınıda “Ababiller” koymuş.    Neresinden tutsan elinde kalıyor. Ababil bir kuş türü. Allah Kabe’yi Ebreher ordusundan korumak için bu kuşları kullanarak o orduyu yok etmiş. 

           Böyle gariplikler daha önceki asırlarda oluyormuydu bilmiyorum. Ama bunun kadar ahlaksızlık daha hiç olmamıştır, bundan eminim. Kutsal olan bir olay, ve olay kahramanını bir ahlaksız işte kullanmak nedir adınız herkez koysun.

        Allah Ebabil kuşunu kullanmış. Kullanan Allah. Sende Ebabil kuşunu ahlaksız bir iş için kullanıyırsun, sorabilirmiyim sen kimsin? 


NEYİ MUHAFAZA EDİYORUZ

      Muhafazakar diye bir terim var. Muhafaza etmek, korumak anlamında. Türkiyede bu kelimeyi kendilerini çok iyi Müslüman olarak  tanımlayan kesim tarafından kullanılır. Bu onlar için kullanılan yerleşmiş bir kelimedir. 

    Aslında kelimenin anlamına bakarsan sadece onlar için kullanılan bir kelime olmaması lazım. Aynı kelimeyi bir sosyalist, kominist, Hıristiyan,Yahudi de kullanabilir. Dünyada kullanılan bir kelimedir. Her kesim kendini Muhafazakar olarak tanımlar.

    Türkiyede bu kelimeyi kullanan Müslümanlar neyi koruduklarını bilidiklerine inanmıyorum. Korudukları değerlerin ne olduğundan  bi haberler. Ben Muhafazakarım diyeceksin, Muhafaza ettiğine inandığın değerleri ayaklar altına alacaksın. Anladıkları herhalde ayaklar altına almak.

Kelimeler dahi bir bir propaganda, toplumda kabül gibi olguların aracı olabiliyor. Zaten bizde her şey öyle değil mi? çok iyi slogan üretiriz. Ancak ürettiğimiz sloganlar havada kalsa da, bunu kullanmasını çok iyi biliriz. Hayatımız olmuşdur ürettiğimiz sloganlar. 

Cinsel istismar yapmış birine soruyorlar, neden yaptın, inkar ediyor delili de muhafazakar olması. İşte üretilen sloganların bir suçu örtmek için ne kadar alalede yerlerde kullanıldığının bir ıspatı.         Muhafazakarlık kelimesini üzerine alan, onunla içselleşen her birey suç işlemede serbest ancak suçlanmada yasak. Koruma zırhı. Bu İçimizde ki yanlızlığımızın, sorunlara çözüm üretemediğimizin, yanlışları refleks olarak örtbas etme çabamızın ürünü.  Kendimizle yüzleşemiyorz. Empati kuramıyoruz. Sonuçda her şeyin içinden Muhafazakarlıkla çıkma çabasını her yerde kullanıyoruz.  Aslında bu yanlış hareket ve söylemlerle sadece kendimizi değil çevremizi, toplumumuzu da beraber derinlere itiyor, çıkmaz kuyulara sokuyoruz. Kendini Muhafazakar olarak tanımlayan kesimde rahatsızlık duyan var mı? etrafınıza bakın, kararınızı verin.

HAYAL ÇALINIR MI?

        Elbette herkesin bir hayali vardır. O hayal uğruna belki de ömrünü heba eder ancak öyle bir zamana gelir ki, arkasına bakar hayalleri hiç olmuş. Neden bizler hayallerimizi hep rüyalarımızda görürüz. Buna sebep nedir? Hiç mi hayallerimizi gerçekleştiremeyeceğiz. Halbuki afaki bir hayalimiz yok bizim. Aynı coğrafyada, aynı ülke de yaşayıp da birilerinin hayallerinin gerçekleştirmesine gıpta ile bakacakmıyız hep. Birilerine verilen imkanlar neden diğerlerine verilmez. Onların önlerine her zaman set çekilir?  Hep var olan ile yetinme tenkin edilir. Tenkin edenler de nedense hep hayalleri gerçekleştirilenlerdir. Şükret derler, ama  kendileri şükürün her zaman bir adım önünden giderler. 

    Elbette şükredilir. Şükretmek her zaman zorunlu bir olgu gibii anlatılır. Kim tarafından? Hep karşı taraftan gelir bu söylemler. Hakkım olanın içerisinden hırsızlık yolu ile alınan bir değerin şükrü olmaz. o şükre gitmez. Hırsızlık malının şükrü olur mu. Siz hiç hırsızın çaldığı mala şükrettiğini duydunuz mu? 1400 yıldır duyulmadı bu ancak son zamanlarda duyulmaya başladı. Hakkı olmazken bir yerlerden alınan haksız maaşlara şükredenler türedi, bu şukürmüdür şimdi. İşçinin alınterini rakamlarla oynayarak elinden alırlar, çıkarlar birde işçiye bunada şükret derler. o alınan alınteri hen ceplerine gider buna da şükrederler. Bunu da ne yazık ki acıdır ama din adına yaptığını zannederler. Dinin bir emri gibi hareket etmekten kaçınmazlar. Bunlar işte buna Müslümanlık diyor ne ayazık ki!

    Hayal çalınır mı? çalınırmış demek ki, kimseye rüyalarınızdan bahsetmeyin, korkarım onuda çalabilirler. 

    Kolay değil, insan doğduğundan itibaren bir hayat mücadelesi içine girer. Gençliğe kadar dünya toz pembedir onun için ama bir zaman gelir ki hayatın acı gerçek olan mücadele ile yüzleşmek zorunda kalır, işte orada bir yandan hayat mücadelesi verirken bir yandan da hayaller kurar. Hayalleri öyle afaki değildir. Yolun sonuna geldiğinde acı gerçekle karşılaşır. Çalınmıştır hayalleri, yok edilmiştir. Birilerinin elindedir onlar. Birinin hayali diğerinin hayat hakkı için kullanılır. Bunada hak der, şükür der. şükür bu kadar basitmidir acaba? 

    Bir devleti yönetmek o kadar zor ki hele ekonomik olarak zor durumda olan bir ülkeyi yönetmek. Her hareketinde kul hakkı ile karşılaşmak elde değil. Ülke yönetenlere bakıyorum da ortada hiç bir şey yokmuş gibi rahat davranmaları kadar aptalca bir şey göremiyorum. En küçük bir yanlış karar ile ülke nufusunun hakkına giriyorsun. Bunun kolay tarafı nedir, neden siyasiler ülke yönetmeye bu kadar meraklılar anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum. İnançlı birisi neden bu zor işin içine girer. Ülke yönetmeye talip olmak demek, diğer tarafdan vazgeçmeyle eş anlamlı değilmidir? Vessalam zor iş. Yerlerinde olmak istemem. Bırak dünya onların olsun, dünyada zevk sefa içerisinde yaşasınlar. Çalarak, hak yiyerek şükretsinler. Dünya onların diğer taraf bizim olsun. Bu dünyada dünyalılar fişlediler bizi, diğer tarafta da gerçekler fişlesinler bizi.

NE KADAR YETEBİLİYORUZ?

         20. yüzyılda savaşlar alışılmışın dışına çıkmaya başladı. Bir devletin elinde bulunan insan kaynağının ne kadar değerli olduğu ortaya çıktı. Rusya-Ukrayna savaşı bu olayı su yüzüne çıkardı. Daha önce varmıydı? Elbette, ancak sosyal medyada görülmediği için kimse farkına varamadı. ABD cephede savaşan askerlerin uyruklarının tamamına yakını kendi vatandaşı olmayan, sonradan vatandaş edindiği, ya da vatandaş vaadiyle askeri alıp cepheye gönderdiği kendinden olmayan insanlardan oluştuğu anlaşıldı. Bu insanlar askere alınır, ABD dışındaki savaş bölgelerine gönderilir, eğer sağ çıkabilirlerse vatandaşlık edinir. Bir yönüyle hileli, sonu olmayan güvenlik sağlama işi. 

    Rusya-Ukrayna savaşında seferberlik ettiğinde kendi askerlik çağındaki vatandaşlarının ülkeden kaçtığını gördü. Bu arada Ukrayna topraklarında cephede Çeçen savaşçılar gözükmeye başladı. Bu Rus vatandaşı olsa da Rus ırkına mensup olmayanlar. Bir yönüyle paralı savaşçılar. Rusya ayrıca diğer Türk kökenlileride cepheye sevk etti. Kendi ırkından olanlar gitmek istemedi. Ukrayna dada aynı olay oldu ancak Ukrayna sosyal medayayı çok iyi organize edip, Ukraynalıların cepheye gittiklerini gösterdi. Halbuki gerçek olan hiç de öyle değildi. Binlerce savaşabilecek insanı ülkeden kaçtı. Bunun yerine dünyanın değişik bölgelerinden savaş tecrübesi olan yüksek ücretli paralı askerler getirdi, cepheye sürdü. Savaş kağıt üzerinde Rusya ve Ukrayna arasında olsa da savaşanlar kendinden olmayan insanlar. 

  Türklerin dünyada bilinen en önemli özelliği savaşçı olmalarıdır. Bu özellik genetik bir özellik değildir. Tek bir sebebi vardır. Kaybedecek hiç bir şeyleri olmaması. Kaybedecek bir şeyi olmayan kişi ölümden korkmaz. Türkler savaşçı oldukları dönemde göçebe bir toplum savaş kaybetseler dahi kaybedecek ne bir evleri ne de bir arazileri var. neyleri varsa atın üzerinde onuda istedikleri gibi istedikleri yere taşıyabilirler. Savunulacak herhangi bir toprak parçaları yok.  Elbetteki böyle bir toplumdan savaşçı çıkar.

İsrail-Hamas mücadelesine bakın. Hamasın kaybedecek neyi var. olanlar zaten İsrail tarafından yok edilmiş. Sadece insanların canları var. inançları kendi namus ve evlerini korumada savaşmaya cevaz veriyor ve o savaşda ölmeyi de şehitlik olarak tanımlıyor. Bu insanları yenemezsiniz. Bugün yenseniz, yarin karşınıza yine çıkarlar. İsrailin amacıda o değil mi? ABD, Avrupa Hmas’ın ani saldırısına neden ani refleks verdi. Bütün imkanları ile neden İsrailin yanında yer aldılar? İsrail’in yok edileceği korkusu neden oldu buna. Yardıma gelen bu devletlerin İsrail’in kara ordusunun vasat olduğu çok iyi biliyorlardı. Karşıdakilerinde kaybedecek canlarından başka bir şeyi olmayan insanların olduğunu biliyorlardı.

Savaş zenginin değil fakirin işi. Kaybedecek hiç bir şeyi olmayanların. Zengin savaşda ölen fakire üzülmez, üzülmüş gibi yapar. Fakirin ölmesinin onlar için bir önemi yoktur. Yeterki ölüm fazla olmasın, Fakir savaşda kaybetmesin. Fakir savaşda kaybederse sadece canını kaybeder. Zengin öylemi ? Malını, geçmişini, hayat standartını kaybeder. 

Bugün Finlandiya, İsveç Nato’ya girmek için niçin çırpınıyor. Rus saldırılarına karşı savaşacak insanı yok. Zenginlik, refah, insan hakları, özgürlük savaşda karın doyurmaz. Özveriyle, vatanım diyecek insana ihtiyaç duyar. Var mı bu ülkelerde böyle insan. İsviçre kendi vatandaşı olan savaşabilecek erkeklere silah malzemesi tedarik ediyormuş. Etmek önemli değil, önemli olan onu kullanabilecek vatandaş bulmak.

Türkiye, Suriyede Özgür Suriye Ordusu adı altında savaşabilecek insanları bir araya getirdi ve kontrol ediyor. O insanların gidebilecek bir yeri olsa, yaşayabilecekleri bir toprak parçaları olsa, hayatlarını devam ettirebilecek madddi imkanlara sahip olsalar böyle bir işe girerler mi?

Gelecek şunu göstermiştir ki, ayakta kalacak devletler savaş teknolojilerine sahip olan devletler değil, savaşabilecek cesareti olan insan kaynağını elinde tutan devletler ayakta kalacak. Para ile savaştırmak belli bir yere kadar. Bunun bir çok zararları tarihde görülmüştür. Sümerler çok büyük medeniyet kurdular, her şeyleri vardı, zamanla rahat düzeni alışkanlık haline hetirdiler Akad’ları her işleride kullandılar. Akadlar Sümerlerin sonunu getirdi. Abbasiler savaşı fakir işi gördü, savaştırmak için Türkleri getirdi, Türkler Abbasilerin sonunu getirdi. Kendi kendine yetebilecek bir devlet olmadıktan sonra son kaçınılmazdır. İleride bir çok devletin bu sebepler nedeniyle tarih sahnesinde yer almasıda kaçınılmazdır. 

28 Aralık 2023 Perşembe

YİNE Mİ KANDIRÍLDIK

     Ülke idare etme, yönetmede bilgiden çok yönetme kabiliyetinin, ve geçiş birikimlerin ne kadar önemli olduğunu görmemek körlük olur herhalde. Ülke yönetimine aday olanların birikimden yoksun kişilerin gelmesi ülkeyinin yanında toplumuda uçuruma götürdüğü bir aşikardır. Bunu geçmişimizde ve günümüzde net olarak görebilmekteyiz.

      Osmanlı imparatorluğunun artık yönetilemez hale gelmesinde idarecilerin ve idareye destek verenlerin ne kadar gerçeklikten uzak oldukları koca bir imparatorluğu yok edişlerine tanık olduk. Osmanlı devletinin külleri arasında var olan Yeni Cumhuriyetin ilk yıllarındaki başarısının tek sebebi Osmanlı idarecilerinin  Osmanlının yıkılış sebeplerini ve yönetememezlik sebeplerini çok iyi bilmelerinden dolayı yeni Cumhuriyetde aynı hataları yapmalarına engel olmuş gibi gözükmektedir.

    Osmanlı döneminin son yirmi yılında ki savaşlarda bulunan kurmay sınıfının Yeni Cumhuriyetin ilk yıllarında yönetimi elinde bulundurmaları eski hataların yapılmasına engel olmuştur. Atatürk ve yanında bulunan yönetim kadrosu Osmanlı döneminde yapılan dini, ırki, mezhepsel hatalara düşmemişler, bizzat eski dönemde dini yapılar üzerindeki kontrol makinazmasını sıkı denetlemeleri sonucu yeni Cumhuriyet döneminde dini yapılara yetki ve sorumluluk verilmemiş, din suistimalden uzak tutulmaya çalışılmıştır. Mevcut dini yapılar Osmanlı döneminde elde ettikleri kazanımlardan olmamak için mücadele etsede Osmanlı yönetim sistemini çok iyi bilen Askeri kurmay sınıfı tarafından bertaraf edilererek yer altına indirilmiştir. İşte asıl tehlike burada yatmaktadır ki, istismar sınıfı yok edilmemişlerdir. 

      İleriki bir zamanda tekrar kazanımlara sahip olmanın fırasatını yakalamaya çalışmak için susmuşlar, yada susmuş, yok olmuş gibi kendilerini saklamışlardır. 

       Irki olarak Doğu Anadolu da yıllarca kontrol edilememiş, kürt kesimi kontrol altına çalışılırken elbetde hatalar yapılarak, kontrol edilmş gibi gözüktürülmüştür. Sorun tam olarak çözülememiştir. Kontrol altına alınan kesimin kendinden sonra gelen kuşaklara kontrolsüzlük aşılanarak bugüne kadar gelmiş ki sorun PKK nın zemin bularak silahlı terör örgütü haline getirilmiştir. Kontrol altına alma belli bir plan çerçevesinde uzun bir tarihe yayılarak çözülmeye çalışılmışsa da bölgeye gönderilen yetkili yöneticiler tarafından ırkçılık faaliyetleri ile baskı yapılarak çözülme yoluna gidilmiş ki, çözümden uzaklaşılarak çözümsüzlük doğmasına sebep olunmuştur.

    Atatürk den sonra Atatürk’ü ilahlaştıran bir kesim var ki, kendinden başka herkese düşman, çözümede düşman, dine de düşman. Ülke sadece kendi düşüncesinde olanlar tarafından yönetilsin. Ülkede dindarın yaşama hakkı olmasın. Din sadece kendileri nasıl yaşıyorsa ülkede herkes o şekilde yaşasın düşüncesinden kurtulamamış. Bu düşünceyi çok iyi kullanan siyasi İslam yer altından çıkma fırsatını kaçırmamış. Yoğun propagandalar sonucu kendileri de epey bir taraftar toplamayı başarmış. Atatürk ilahlaştırılmak istemedi, ancak belli menfaat çevrelerince bu gerçekleşti. Uzun dönem de bu menfaatlerden yararlanmayı çok iyi bildiler. Her menfaat paylaşım sırasında çatışmaya neden olur kuralınca,bunlarda kendi aralarında anlaşamadı. Gerçek niyetleri ortaya çıkması ile birlikte siyasal İslamcıların propaganda alanlarında zayıf düştüler, ellerinde ki yetki ve menfaat yok olma tehlikesi ile karşılaşılınca, politika değiştrimeye çalışsalar da başarılı olamadılar, meydanı siyasal İslamcılara bıraktılar.

    Siyasal İslamcılar eskiye bir sünger çekmediler, eski ile savaşmayı tercih ettiler. Yaptıkları her hata Müslümanlara değil İslam’a mal edildi umursamadılar. İntikam duygusu gözlerini kör etti. Etrafında olup bitenlere bakmadılar. Gücü elllerine alınca güç zehirlenmesine yakalandılar, tarafsız olan yığınları karşı tarafa attılar. Kendilerine taraf kazanma zahmetinde bulunmadılar. Gücün ilelebet olduğunu zannettiler. Güç ilelebet sürüp gitmemeyeceğini bilemediler. Kendilerine zarara verdikleri gibi İslam’a da zarar verdiler. Bundan gocunmadılar, üstlerine almadılar. Her yaptıkları hatalarda dinin arkasına saklandılar. Dinin yanlışa arka çıkmayacağını bilemediler. Yanıldılar. Ama geri dönüşü olmayan bir yanılgıydı bu. 

    Bunlar Atatürk’ü hiç sevmedi. Din düşmanı ilan ettiler. Kurtuluş savaşında ki gazilerin Atatürk hakkında ki görüşlerine kulaklarını tıkadılar. Hiç bir gazinin Atatürk’ün aleyhinde bir şey söylemediğini bilselerde, dillendirmediler. Onlar için önemli olan intikamdı. İntikamı Atatürk den değil ülkeden almaya çalıştılar. Vurdular, kırdılar, harap ettiler. Dönüp arkada bıraktıkları enkaza bile bakmadılar.

    Osmanlının son dönemlerinde halkın yaşam kalitesi düşük ya da hiç yoksa da bu siyasal İslamcıların, yaşam kalitelerinde bir düşüklük olmadı. Halk açlık çekerken halkın dini duygularıyla oynarak halkın elinde ne varsa aldılar. Halk fakirleşirken bunlar zenginledi. Halk işgalcilere direnirken bunlar işgalcilerle beraber oldular, halka vurdular. O günün halkı bunu biliyordu, onun için o günün halkının Atatürk’ü bir kurtarıcı olarak görmeleri kadar doğal birşey  olamazdı. Atatürk bu gariban Anadolu halkını sadece işgalcilerden değil bu Siyasal İslamcılardan da kurtardı. O günkü Halk bunun bilincindeydi. Ancak zaman her şeyi değiştirdi. Unutkanlık girdi araya, bunlar halkın unutkanlığını çok iyi kullandı. Eski adetlerine döndüler, ellerine kur’an alarak propaganda yaptılar, fakir halkın dini duygularıyla oynadılar. Halk aç karnını doyurma peşinde iken bunlar yine zenginleşmeye başladılar, çalışarak değil elbet, dilencilikle. Dilencilerden tek farkları, “Allah rızası için” kelimesini kullanmadılar, Allah için vereceksin dediler. Aldıklarını Allah rızası için alsalarda Allahın yolunda harcamadılar. Kendileri zenginleşti, Halk fakirleşti. İşte bu güne böyle geldik. O gün kandırdılar, bugün kandırdılar, geçmişden ders almazsak yılan bizi ileride tekrar sokacak.

SÖMÜRÜ

   Gücü elinde bulunmayan her ülke vatandaşının ortak bir söylemi vardır. Güçlü ve refah içinde yaşayan devletlerin bu gücün kaynağının sömürge olduğu hususunda hem fikirdir. Bu ülkeler aslında tembel insnalardan teşekküldür, ancak sömürü sayesinde hiç bir enerji, çalışma efor etmeden rahat ve huzurlu şekilde yaşamlarını devam ettirmektedirler. 

Kimdir bu devletler diye sorsan ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda yı sayarlar fakat ne hikmetse Çin ve  Rusya’yı saymazlar. Mesela Japonya, İskandinav ülkeleri, Yeni Zellanda, İzlanda halkına refahı sunarlar. Gelirlerini eşit dağıtımından dolayı halkı refah içerisindedir. 

Suçlayanların hiç bir suçu yoktur. Aslında beceriksizliklerini, tembelliklerini, itiraf edemedikleri için suçlama yoluna giderler. Biz aslında tembel, beceriksiz, ahmak, ahlaksızız diyememenin sonucudur başkasını suçlamak.

Japonya kimi sömürüryorda halkına refah bir hayat sürüyor. İzlandanın sömürüsü hangi topraklar. Finlandiya, isveç, isviçrenin hangi sömürüsü var.

       Bir zamanlar senin elinde de güç vardı, Osmanlı devleti gibi, o zaman kimseyi sömürmüyormuydun. Bunu kabül etmezler. Osmanlı bir sömürge devleti değildir derler. Osmanlının başkenti İstanbuldu, imparatorluk İstanbuldan yönetiliyordu, o saraylar, konaklar, şaşalı hayat ne ile oluyordu. İslam yönetim anlayışına göre bir kentin gelirleri başka bir yere aktarılmaz, ancak o kentde kullanılır hükmü olmasına rağmen Osmanlının Ortadoğuda, balkanlarda, Afrikada  topladıkları gelirler nereye aktarılıyordu. İstanbul’a gelen her bir kuruşvergi sömürü malı değilmidir. Anadoludan toplanana vergiler neden Anadolunun imarı ve refahı için harcanmadı? Harcandı diyorlar da Anadoluda nerede Osmanlının eserleri! Anadoluyu sadece savaşlarda hatırlayan bir Osmanlı vardı. 

Her güçlü devletin yaptığının aynısını Osmanlıda yaptı. Sömürgeler kurdu, merkezi zenginleştirdi. Bugünkü sömürü devletlerden ne aşağı ne fazlasını yaptı. Bu sadece Osmanlı ile sınırlı değildir elbet, Roma, sasanile gibi güçlü devletler de aynı sistem ile ayakta kaldılar.

Gerçeklere bakmak lazım. Kafayı kuma gömmenin bir anlamı yok. Osmanlı sömürgeci bir devlet değildir demekle Sömürgecilikten çıkaramıyorsun. Buna ancak kendin inanırsın, ve o yanlış inançla hayatını çıkmaza sokarsın. Yabancı birinin yanında savunman gülünç olur, kendini rezil edersin.

Her devlet tebası kendi yurttaşı oldu devlet hakkında elbette kötü hisler beslemez ancak bu gerçekleri değiştirmez. ABD vatandaşı istediği kadar bizler dünyanın en demokratik, hukuka saygılı, kendi kaynaklarımızla yaşayan insanlarız desin. Kendini kandırmaktan başka öteye gidemez. 

Elbette güçlü birinin zayıf birini ezmesi kadar iğrenç bir şey yoktur ancak. Bazen sömürünün iyi yönlerine de rastlıyorsunuz. Bu kültür ve gelenek babında olan şeyler. İngilterenin Hindistanı işgalinde Hindistan da uyugulanan koca öldüğü zaman karısınında yanına diri diri gömülmesini yasakladığı gibi.

UFUKTA IŞIK YOK

   Çoğunlıkla Hindistan da uygulanan ve kökenleri M.Ö 200 yıllarına dayanan bir kast sistemi vardır. Bu siteme göre halk sınıflara bölünmüştür. En üstte din adamlarından teşekkül Brahmalar, onun altında askerler, bürokratlar, varlıklı aileler, çiftçiler diye sıralanarak gider yalnız bir kesim vardır ki bu sisteme dahil değildir “Dokunulmazlar” altın altındadır bunlar, toplumda yok sayılırlar, en pis ve kirli işleri yaparlar. Hayvanlar kadar bile değerleri yoktur. Fikirlerine, yaptıklarına, görüşlerine itibar edilmez bunların. Dünyanın bir çok yerinden eleştiriler getirilir bu siteme. Özelliklede Müslüman tabir edilen halklar tarafından. Eleştiri yapanlar neden eleştiri yaparlar bilinmez. İnsan kendinde olan olumsuz bir hareket, tavır, davranış varsa kendine yapılacak olan eleştiri korkusuyla hemen savunmaya geçerek karşı tarafı kendinde olan davranışlar ile suçlama yaparak baskı altına almaya başlama çabasına girer. Kısmende bunda başarılı olur. Kısa sürede olsa kendine yöneltilen suçlamalardan kurtulmuş olur. Dünyanın neresine gidersenizz gidin her toplumda bu davranışlarla karşılaşırsınız.

    Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Her insan kendi çevresine baktığı zaman bazı insanlarda kendinde olmayan fakat başkasında olan servet, makam, şöhret, mal ve mülkle övünme, meth etme çabasındır sürekli. Başkasında bulunan mal’a mülk’e makam’a erişmesi mümkün değildir bu şahsın ancak onunla iftihar etmek onun için bir erdemdir. Şahsın saray’ı vardır. Sarayda sadece bir aile yaşar, onu savunan şahsın bırakın o sarayın içine girmeyi kapısından bile içeri giremeyeceğini bildiği halde sarayda yaşayanların saraylarını, lüks yaşayışlarını kendi yaşıyor gibi başkasına anlatmayı bir iftihar sayar. Sorarsın, “sen o nimetlerden faydalanıyormusun” diye onun için önemli değildir. Oradakiler yaşasın yeter onun için. Kendinde olmayan, nimetlerine ulaşamayacağı bir şeyi başkasının yaşaması onun için var gücü ile savunması, yaşamın devam etmesi için mücadele etmesi anlaşılacak bir şey değildir. İşte bunlar Hindistanda ki kast sistemini eleştiren kişilerdir. Aslında daha kötü bir kast sitemini kendileri yaşıyor farkında değiller.

  Hindistanda ki kast sitemine inanan bir kişi eğer yaşanılanlara itiraz etmeden hayatını tamamladıktan sonra bir sonra ki hayatta bir üst kast sistemine geçeceğine inanarak yaşar. Kendi inancına göre Onda bir ümit vardır. Ancak bizdekilerde öyle bir ümit de yok. İnandığı din yeptıklarından sadece kendini sorumlu tutar.  Mücadele ettiği servet sahiplerinin yanlışlarından da bir nebze kendisi sorumlu tutulacaktır aslında. Hind li kazançlı çıkma itimali varda, kendisi nasıl kazançlı çıkacak.

      Daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde ki tanıdığınızın yanına gidin. Deyin ki burayı bana gezdir deseniz. Acaba nerelere götürürler. İnanın sizin ve onun olmadığı mekanları gezdirmeye çalışırlar.

        Ankarada Cumhurbaşkanlığı Külliyesine götüreceklerdir. Ancak kapısından dahi giremezsiniz. İlginç olan sizin vergilerinizle yapılan bir yeri göstermezler size . Ama birileri oranın ihtişamını anlata anlata bitiremez. O anlatan kişi  kaç defa gitmiş ve içerisini gezmiştir. Ne var ne yok diye bakmışmıdır acaba? Mümkün değil. Nimetlerinden faydalanamadığı bir yerin övünülecek bir tarafı yoktur. Bunu Hind li yapmaz. İşte kendini Müslüman olarak tanımlayan kişilerin düştükleri açmazlar, düşkünlükler bunlardır. Bir türlü kurtulamıyorlar. Nimetinden, faydasından faydalanmadığım hiç bir şey kişiye mahsus değildir. Oranın yıkılması, yok olması, devredilmesinden bana fayda da zararda yoktur. Her bir fert için geçerlidir bu, sadece oranın nimetlerinden faydalarından menfaati olanlar için farklıdır bu. Müslüman olarak bir anlamayabilsek, aslında bütün proplemlerimiz bir anda çözülecek ancak kısa vadede olması mümkün değil demiyorum, ufukta ışık göremiyorum. 


UMUT

          İnsana en acı veren şey nedir deseler, Umutsuzluk, beklentisizlik derim herhalde. İnsan öyle acı veriyor ki her şeyden vazgeçmiş, dünya ile irtibatı koparılmış, insanları sadece dünya da mecburi olarak kalan bir varlık olarak görme duygusu var ya insanı işte bu bitiriyor. 

    Umut adına insan ufukta sadece toplu ucu kadar bir ışığa ihtiyaç duyar ya ben onu görmüyorum. Ufuk zifiri karanlık. En ufak bir ışık emarasi olmaz mı? yok işte. Birileri parmakları ile ufku gösteriyor, ışık orada diye ama görünen bir şey yok. Aslında onlarda görmüyor ama bir umut hevesiyle ufka bakıyorlar. 

    Hani güneş doğmadan önce ufukta bir kızıllık gözükür, zaman geçtikçe kızıllık artar sonunda güneş kendini gösterir. Her taraf aydınlık olur. İnsan o aydınlığa muhtaçtır. Önünü ve çeresini başka türlü göremez. O ışıktır insanın yaşam kaynağı. Ama kızıllık falan göremiyorum. Belki de sabaha daha çok vardır diyorum ama saatime bakıyorum güneş çoktan doğması gerekirdi. Ama ortalıkta güneş yok. Yoksa güneşimizi de çaldılar. 

    Etrafımdaki bazı insanlar kızıllık gördüğünü iddia ediyor, bazıları da var ki olmayan güneşin altındalar. O kızıllığı gösteren kim, güneşi onlara kim verdi? Benim bir türlü göremediğim, hissedemediğim o aydınlığa bunlar nasıl ulaştı. Kendilerini aydınlıkta sananlar, aslında karanlıkta olup da güneşe hasret duyup, hayallerle mi yaşıyorlar? Ama hayallerin, rüyalarında bir sonu var. Gerçekle yüzleşince ne yapacaklar. Karanlığa bir mum yakacaklar mı? yoksa mum yakanın mumunu söndürüp onlara düşman mı olacaklar. Aslında onların gördüğü güneş değil, yanındakilerin karanlığa yaktıları mumdan başka bir şey değil. Mum geçicidir, bir zaman gelir söner gider. Ama güneş öyle mi. dünya kurulalı ışık verir,ısı verir, onun enerjisi bitmez. 

    Umudumuzu,  beklentilerimizi saltanat için, dünya menfaati için bitirdiler, yok ettiler. Güneşi sıvıyorlar, göremeyelim diye. Güneş balçıkla sıvanır mı? sıvanırmış demek ki? Bazıları var ki, güneşi değil, evreni sıvama peşinde. Biri vur diyor bu öldürmeye çalışıyor. 

      Bir güven var O da gitti. İnsan en yakınına, seni en iyi tanıyan arkadaşına güvenmeyecek de kime güvenecek. Dostum dediklerin arkadan bıçağı vurduysa, arkanı kime dayayacaksın? Bunu da yaptılar.

    1992 Bosna savaşında Boşnakları öldüren, tecavüz, edenler, En güvendikleri sırp ve Hırvat komşularıydı. Bir yerde Tecavüze maruz kalan bir kadın “Bana en güvendiğim Sırp komşum tecavüz etti, kocamı da o öldürdü” demişti. Şimdi insan kime güvenecek. Toplumsal varlığız, toplu yaşamaya ihtiyacımız var da, güven ortamının olmadığı bir toplumda beraber nasıl yaşanacak. Güvenerek Sırtını dönüyorsun, ilk vuran o oluyor. Ama isabetli vuruyor. Nasıl isabet ettirmesin, yıllarca beraber yaşadın, yaranı en iyi bilen o, nereye vuracağını bilmez mi? 

    Hayatta darbeler olur elbet, ama arka arkaya olması insanı yıkıyor. Sonuçta etden kemikten yaratılmış insanız, dayanamıyor acıya. Hele bir seninle birlikte ağlayıp, arkandan kuyu kazanlar var ya, o insana daha fazla acı veriyor. Kendini akıllı zannedenler bunlar. Kendini sana karşı ıspatlamaya, senin yanında olduğunu hissettirmeye çalışıyor ama davranışları çok eğrelti, yapmacık duruyor.  Ona da hak vermek lazım Kendi vijdanını rahatlatma çabası. Sonuç nedir bilirmisiniz kendini hiçlik makamına koymadan başka bir işe yaramıyor. Bunu o bilmeyebilirde karşıdaki insan sarraf olmuştur. O bilir.


TAĞUTLAR ÖLÜR MÜ?

       2022 yılı enflasyon zirvede resmi rakalmlar yüzde 86, gerçek yüzde yüzelliyi geçmiş durumda. Ülke bu kadar enflasyonu daha görmedi. Ama şikayet var mı? var ancak belli mahallelerde. Hükümetin mahallesinde bir sıkıntı yok. Onlara göre bu ekonomik buhranın sorumlusu elbette ki yönetenler değil, “Dış güçler” her kimse. 

         Bir toplum ne zaman ki bireyselleşmede zirve yapıyorsa, gelecekten korkun. Kimseye güvenmeyin. Hayatta kalmak için Kendi çabalarınızla bir şeyler yapabiliyorsanız ne mutlu size. 

        Böyle ortamlarda toplum geneline bakmıyor, herkesin enflasyondan etkilenme gücü farklı. O gün yada o ay kendi hayatta kalmak için olan gıdayı temin ediyorsa ondan mutlusu yok. Sürekli dem vurduğu kadim kültür, inandığı din söylemleri onun  için yok hükmünde. Peygamber der ya “komşusu açken tok yatan bizden değildir” bu söz onun için söylenmemiştir. Bu söylemi doğru kabül ederse tağutlarına karşı gelmiş olur. Komşusu belki kendi gibi düşünmeyen biridir. Onun aç olması bunu ilgilendirmez. Zaten onun için peygamber de kendinden olan açları kast etmiştir. Kendi komşusu da kendinden olmadığına göre rahatsız olacak bir durum yoktur. İşte açık olan hükümler bunlar tarafından bu şekilde eğilip, bükülerek kendine göre bir hüküm haline getirilir. Biri çıkar “Biz ülkedeki bütün mazlumların hamisiyiz” der. der ama demek istediği o değildir, kendinden olan mazlumların hamisidir o. Diğerleri mazlum değildir, kafaları ezilmesi gereken vatan hainleridir. Tağut söyler, izinden gidenlerde bunu tasdikler. Onun izinde mazlum avına çıkar. 

           İnandıkları aslında tefsilatlı bir şey değildir. Gündemi oluşturan ani bir olayda fikirleri yoktur zaten, ne zaman ki Tağutları çıkar bir fikir beyan eder, işte o zaman durduramazsınız onu. Ya Tağutdan önce fikir beyan ederse de ters tarafa düşerse ne olur? Dönme hızına kimse yetişemez. Her olay onun için geçmiştir. Geleceğe bakmak lazım der. aslında gelecektede bir yoktur ya, onun için önemli değildir. Önemli olan o an o gün. 

          Tağutlar ölür mü? Ölmeyeceklerine kanaat getirdim. Biri öldüğü zaman yenisini bulmak zor olmuyor. İbrahim putları kırmıştı ya, en büyüklerini unutmuş. Onun soyundan gelenler, her zamana dem vurmuşlar. Cahiliye zamanında ki eller yapılan ve sonra yenen putlar var ya, yenmemiş, en lezzetlilerini sonrakş zamanlara bırakmışlar. Her dönem insanlar açlık çekmesin diye. Çekmiyorlar, yapıyorlar, pişiriyorlar ve yiyiyorlar. Onuda Besmele çakarek yapıyorlar. Haram olmasın diye.  “Yiyin efendiler yiyin aksırana kadar tıksırana kadar yiyin” din adına yiyin, kültyür adına yiyin, milliyetçilik adına yiyin, yemek yakışır size. Aman ha aman Besmelesiz yemeyin, sonra haram olur. Nasıl cvereceksiniz onsan sonra hesabı.

KORKU ONDAN

       Hep düşünmüşümdür zalimler neden zül eder. Zalimlik genetikmidir. Babadan oğula geçer mi! Ama bunların hiç biri değil. Tarihte zalim olarak tanınmış şahsiyetlere bakıldığı zaman hepsinin tek bir ortak özelliği olduğu görülür. Hepsi de “Bir zamanların mazlumları” Buna Nemrut, Firevun da dahil. Hepsininde hayatlarında bir mazlumluk dönemleri mutlaka olmuştur. Başka türlü bir insan zalim olamaz. Kendi mazlumlukları kendilerinde öyle bir travma bırakmış ki güç ellerine geçince başkalarından öç alma duygusuyla hareket ettikleri aşikardır. Kendilerini mazlum pozisyonuna sokanlara karşı bir zalimlikleri yok bunların, öç alma duygusu öyle bir hale geliyıor ki karşılarında İnsan olsun yeter. 

        Zalimliğin din ile inanç ile kültür ile bir ilgisi yok. Öyle zalimler var ki kendilerini çok dindar olarak tanımlarlar. Karşısındaki insanlara zulm ederken ya dini bir tarafa bırakırlar, ya da dinden bir referans sunarlar. Yaptıklarını haklı gösterme, vicdan rahatlatma çabası hiç bitmez. 

           Bu insanların empati duygusundan yoksun, geçmişleri kırıklarla, parçalanmışlıklarla doludur. Bir yerde kendilerine yapılan haksızlıklara karşı öç alma çabasıyla hareket ettikleri muhakkaktır. Bunları destekleyen insanlara bakın, insani duygularla dolu olduklarını görürsünüz işte orada yanılırsınız, taraftarlarında da farksızdır aslında onlardan. Kendilerini saklamışlardır yıllarca. Üzerlerine koydukları külü bir anda atarlar kor haline gelirler. Zalimden daha zalimdirler. Bir insan kendine yapılmaması gereken bir hareketi başkasına yapıyorsa korkun ondan, uzaklaşın, eline güç geçtiğinde ilk yok edeceği kişi siz olacaksınız, bundan emin olun.

         Bir insan da merhamet, vijdan duygusu yoksa korkun ondan. Satılacakların listesinin başında sizsiniz, unutmayın. Güveneceğiniz insanları iyi seçin. En yakınına merhamet etmeyen size hiç etmez. Yakınları ile olan ilişkilerine iyi bakın. Timsah gözyaşlarına inanmayın. Onu tanımak kolay değil. Bazen olurki yıllarınızı alır.  Belki de bir ömür yetmez. Bir ömür sonunda Size merhametsizlik yapılmadıysa hemen sevinmeyin, sizden sonrakilere yapılacaktır. 

          Sağıra bir şey anlatamazsın, körede bir şey gösteremezsin. Bunlara karşı kendini ıspat etme çabasına girme. Bırak kendi ölülerini kendileri gömsün. Kendi acılarını, matemlerini kendileri yaşasın. Sen onlar için bir şey yaşama. Kendini onlara adama, adandığın yerden vurulursun. Uyut onları, yaşayan ölü olsunlar, bir zaman gelir toprağın altına koyan biri elbet çıkar. Sen üstlerine toprak atma. o toprağın vebalini üzerine alma.  Onlar şeytanlaşmış insanlardır. Görmediğin bir şeye taş atma, yorulursun. Bırak tapınmalarını birbirlerine yapsınlar. Seni terbiye etmeye çalışacakalar, kendilerini terbiye etmeyen şahıslar. Terbiyeye ihtiyacın mı var, başkasından medet umma, kendi kendini terbiye et. Terbiye edilecek yeri en iyi insan kendisi bilir. Başkasından beklersen, kendi işine geldiklerinden işe başlar.

27 Aralık 2023 Çarşamba

NE EKERSEN ONU BİÇERSİN

       Herkes Nurlar içinde, herkes cennet bahçelerinde, hayaller hayaller, insan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ama şu da bir gerçek ki kimse dillendirmez bunu ne yazık ki Hiç birimizi ama hiç birimizi güllerle karşılamayacaklar. Bundan o kadar eminim ki bir dikaka önce ne konuştuğumu bildiğim kadar. İnsan nasıl bu kadar emin olabilir değil mi?        İnsan etrafına baksın, bir de kendine her şey o kadar net ki.  Mezarlıklar kendini vazgeçilmez sananlarla dolu. Ama hayatın düzenine bir bak kolayca vazgeçiliyor insan. Hayat her gün ki gibi devam ediyor. Ne bir fazla ne bir eksik. Aslında herkez bunu biliyor ama konduramıyor bir türlü. Kendine ölümü konduranı daha hiç görmedim.     Elbette ölüm her saniyede gelse de yüz yaşına gelmiş insan bile ölümle kendini benzeştiremiyor. En ağır hasata olup kısa bir ömür biçilenlere bakın onların bilr hayalleri var. Elbette olması gerekir. Bildiğimi biri vardı mezarlığın yanından geçerken mezar kazanları görür yanındakine “acaba buraya kim girecek” der ertesi günü kalp krizinmden vefat eder kendisi girer. İşte bilebilirmi insan ne zaman öleceğini. Ama ölmeyecek gibi, dünynın tamamını zapt etme hayalleriyle yaşıyoruz. Bu sadece insana mahsuz herhalde. Ayırmıyorum bütün insanlara mahsuz. 

          Din, düşünce ayrımı yapılmadan neden bütün radikaller zulm etmeye meyillidir? Dünya bunun örnekleri ile dolu. Düşünce olarak Faşist,Hitler, Mussosolini Kominist Stalin, Mao, Din olarak Ortaçağ Hıristiyanık, Cadılık faaliyeti yapıyor diye binlerce kadın yakılarak öldürüldü,  Yirminci Yüzyıl Müslüman olarak tarif eden Taliban, Işıt, İsrailin yaptıkları katliamlar hep din algısı ile yapılıyor. Nerede bir radikalleşme varsa orada zulüm oluyor ne yazık ki. Başka düşüncelere tahammülsüzlüklerinden mi kaynaklanıyor? Ya da bencillikleriden mi? insana yaşam hakkı tanımamak hangi din, düşüncenin ürünü olabilir ki? Bu insanın tahammülsüzlüğünden ileri geliyor herhalde. 

            Nasıl ki bir anne kendi öz evladının açıklarını kapatma peşinde olağanüstü çaba harcayıp, gerekirse kendi eş ve dostlarını dahi kırma pahasına mücadele ediyorsa, devletlerde bu düşünceden esinlenerek koruma içgüdüleri ile atrafında ki devletleri düşman edebiliyor. Bir anne kendine koruma ömrü biçmez. Evlatlarının eksik yanlarını tamamlamada gösterdiği çabayı kendi hayatına yön vermede kullansa daha kaliteli bir yaşam sürmesi kaçınılmazdır. Ama o ömrünü evladına adamıştır. Karşılığını alır mı daha görmedim. Görmediğim aşırı duyarlılım göstererek koruma çabasında olupta karşılığını alanı görmedim. Diğer kesim bir görev bilip karşılık verenlerdir. Her şey her zaman tek bir yere çıkar, değişmez kuraldır bu “NE EKERSEN ONU BİÇERSİN”.

YANLIŞ ANLADILAR

      Milli ve dini söylemlerin her yerde kullanılması kadar sakıncalı tarafından koltuklar ve servetlerin güvenliği dışında bir amaç için kullanıldığı daha olmamıştır. Eğer içinde sakladığın bir milli ve dini duygu varsa onu kendi çıkarın için kullanmak onun törpülenip, zarar görmesine sebep olur. Sıradanlaşır, bayağılaşır. Artık öyle bir hale gelir ki kimse tarafından dikkate alınmaz. Sebep ve sonucunu sorgulamaya başlar insanlar. Bu kendinden çok söylemlerinde kullandığın dine ve milletine, ülkene zarar verir. 

      Bunu insan ne için yapar? Çok dindarmıdır? Ya da çok milli mi? aslında ikisi de değildir. Öyle sağlam duyarlılığı olan biri mümkün olduğu kadar bir yanlış yaparım korkusuyla bu iki söylemden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışır. Ne zamana kadar? Makam,mevki ve servet tehlikeye girdiğini anlayana kadar devam eder bu. Onları kaybetme korkusu insanı insanlıktan çıkarır, şeytanla işbirliği yapmaya kadar gider. Sonuçta ne olur şeytanı sevindirir, kendine bir eleman kazanma mutluluğu bahşedilir ona. Her dönem ne yazık ki böyle olmuş, İslam yerinde dururken Müslümanlar sadece bir kelimeden ibaret kalmıştır.

          Örnekler verirken, savunurken, karşılaştırıken dikkat etmek lazım. Söz konusu olan bir inanç dindir. Biri çıkıyor, kendi taraftarını savunmak isterken başka bir ile kıyaslama yapıyor. “Buna karşıyız sizde şuna karşı olun” diyerek aslında yanlışın en büyüğünü yapıyor farkında değil. He rinsan elbette farkına varmaz. Söyleyende bunu bilerek yanpıyor. O  “şu” dedği ile kendi savunduğu kesimi aynı kefeye koyarak eşitliyor. Diğeride çıksa dese ki “haklısın ben onu ve grubunu terörist olarak görüyorum, senin kini de aynı şekilde görmemi istermisin” dese verecek bir cevabı yok. Karşılaştırma eşit olur, karşı tarafın ne olduğunu bilmeden karşılaştırma yapamazsın. Hele birde bir yeri temsil ediyorsan ya da belli bir makam sahibiysen kelimelerin nereye varacağını kestirmek zorundasın. Karşında ki insan seni tam olarak tanıyan insansan seni her şekle sokar. O şekilden çıkamzsın.

         Modern ve gelişmiş toplumlar bu konuları yüzyıllar önce aştı. Ama gelişmekte olan özellikle geri kalmış toplumlar zaman makinası misali, zamanda ilerlerken ne olduysa zamanın bir yerinde unutuldumu? Yoksa atıldı mı? bilinmez ama halen o zamanı yaşıyor sanki. Bunun acısını temsil ettiğini sandığın dinine, inacına çektirmeye hakkın olmaması gerek.  Sen o yetkiyi kimden alıyorsun. 

         Bunları elbette bir sebebi var. Her iktidar kendini iktidara taşıyacak yanında saikler getirir. Bunlara imtiyazlar vererek iktidarlarını korumaya çalışırlar. Türkiye de de sağ iktidarlar mutlaka bir tarikata, cemaate yol vermek zorundadır. Yol verirken ileri gitmemesi gerekirken iktidarlar ipi o kadar uzun tutuyor ki bir zaman geliyor, ipi karşı tarafın eline vermiş. 

         Birlikte hareket etmekten kaçınması gerekirken, ileri gidebiliyor, birisi bataklıkta battığı zaman diğerinide peşinde sürüklüyor. Sonuç zarar gören şahıslar değil, din oluyor. 

         Geçmişte Tarikatların bir kuruluş amacı vardı. Dini lider etrafına topladığı kişiler İslam-ı temsil etme noktasında iyi ve temiz bir görüntü verirken zamanla kuruluş amacından saptı ya da birileri saptırdı. Öyle hale geldi ki amaç dini temsilden çok servet edinme oldu. Babadan oğula, damada geçen bir kurum haline geldi. Bu durum temsili zorlaştırdığı gibi, temsil amacından fersah fersah uzaklara itti. Bunun sorumlusu her zaman ve dönem için o gün gücü elinde bulunduran erklerden başkası değildi. Halkı bu şekilde ayakta ve birlik halinde tutacağını sandılar. Geriye   gitmediler, başka topluların birlik olma tekniklerine bakmadan en kısa yoldan ulaşmaya çalıştılar. Binlerce kişiyi kontrol etmek yerine yatırımlarını bir kişiye yatırma yoluna gittiler ki en kolay yolda buydu. Şunu anayamadılar, o bir kişinin her yaptığı hatanın bedelini bezen  binlerce, milyonlarca kişi ödedi. Ödeten kimdi yine gücü elinde bulunduran otorite. Sonuçta zarar gören her zaman din oldu. Anlık, günlük yaşayan insanların bunu düşünme gibi hiç bir zaman dertleri olmadı. Allah’ anladılar ama “YANLIŞ ANLADILAR”

BİZ NEREDE HATA YAPTIK

       Doğruluk olması gereken yerde elbette değil. Doğru olmak kendi mahallende bir değeri yok. Önemli olan mahallenin menfaatleri. Etrafınıza bir bakın, sağcısı, solcusu, liberali, kapitalisti, dincisi, ateisti, hepsi doğruluk, dürüstlükten yana değil. Yanlışta olsa kendi menfaatine uymayan bir olgu onlar için doğrudur. Hiç kimse kendi mahallesini kötülemez. 

       06.12.2022 de bir olay yansıdı kamuoyuna altı yaşında bir kız çocuğu bir tarikat içerisinde nikahlanarak evlendirilmiş. Ancak olay yeni değil, olay 2020 de kızın savcılığa suç duyurusunda bulunmasıyla adli bir konu haline gelmiş. Savcılık soruşturma açarak olayı aydınlatmaya çalışmış ancak, bir yolu bulunarak kapatılmış. Kız on yedi yaşında doğum yapmış, savcılık kemik yaşını tespit etmek için adli Tıp’a göndermiş ancak nasıl olduysa kızın yerine yirmi bir yaşında başka birini kemik testine sokularak sonuç alınmış, savcılıkta soruşturmaya gerek olmadığına dair karar vermiş. Aile Bakanlığı ilk günden itibaren haberdar ancak olayın üzerine gitmemiş, 2022 yılına kadar saklanmış bizzat Aile Bakanlığı tarafından. 2022 yılında tekrar savcılığa suç duyurusunda bulunulunca olay patlak veriyor. Aile Bakanlığı o 2020 de müdahil olmuyor yalnız kamuoyunca duyulunca müdahil oluyor. 

         Özellikle tarikat çevreleri, kendilerini dini bütün olarak tanımlayan kesim bu olayı örtbas etme yarışına giriyor. Kızın ailesi medyaya çıkarılarak böyle bir olayın olduğu ancak kardeşlerinin yaşının büyük olduğunu ıspat etmeye çalışıyorlar. Bunun yanında kızın savcılıkta görüntüleri, ses kayıtları, ifadesi görmezden geliniyor. Aile anlamak bir nebze mümkün ancak kendilerini din alimi, bilgini olarak lanse edenlerin bu olay hakkında çıkıp altı yaşında bir kızın evlendirilmesini savunmaları dehşet verici. Bu neden kaynaklanıyır işte mahalle olgusu. Kimse mahallelerine saldırılmasını istemiyor. Dini, ahlaki, insani boyutuna bakılmadan yapılıyor bunlar. İslama saldırı olarak anlatmaya çalışılıyor yada tartışmaya bütün Müslümanları katmaya çalışıyorlar. Şiddeti tabana yayarak kendi yaptıkları ahlaksızlığı ört bas etme çabası. 

         Hiç bir dinin  kabül etmesinin mümkün olmayan bir olayı, sadece mahallelerinin  zarar görmemesi için dinde, insanlıkta, vicdanda olmayan bir olguyu savunmaları kendilerini elbette dindar yapmıyor. İnsanlıktan çıkmış başka bir yaratık sınıfına sokuyor farkında değiller. Savundukları İslam değil, menfaatleri, koltukları, servetleri, gelirleri. Farkında olmadıkları bir şey daha varki “imanlarını sorgulama durumuna sokuyor farkında değiller. Dine bundan daha büyük ne gibi zarar verilir anlamak mümkün değil.  

Bu olay bir ilk değil, son da olmayacak elbette. Her dönem olan savunmalarında “İslam’a saldırı” olarak öne çıkarılan bir olgu. Hiç kimsenin İslam’a saldırdığı yok.    Ortada Dinin, vicdanın,insanlığın kabül etmediği bir olay var insanlar bir daha olmaması için uğraşıyor ancak savunan kesim savunmalarıyla devam ettirecekler imajını veriyor. 

        Bundan sonra tekrarlanırmı? Hiç kuşkusuz! Çünkü işlenen suçtan herhangi bir cezai müeyede uygulanmıyor bu insanlara! Bizzat mevcur iktidarlar tarafından korunan kişiler. Aile bakanlığı söylem ve demeçleri ile bı insanları! Cesaretlendiriyor. Aile bakanlığının haberdar olduğu 2020 de olan bir olay 2022 de ısrarlı şikayetler ile gün yüzüne çıkıyor.

          Diğer taraftan bu olaya tepki verenlerin söylemleri de tutarlı değil. Tarikatın kapatılmasıyla bu gibi işlerin çözüleceğini zannediyorlar. Sivrisinekleri öldürmekler bu işleri hastalığı yok edemezsin, bataklığı kurutmak lazım ki bir daha bu öyle vakalarla bu toplum, insanlık karşılaşmasın.

        Gerçekten bu dini yaşayan biriysen bu tür olaylardan uzak dur. Düşmanının eline silah verme. Verirsen seni vurur. Demek ki niyet İslamı temsil etme noktası değil. Menfaat noktası. Bu ikisini birbirinden ayıramıyırsa bir Müslüman, İmanını, insanlığını, vicdanını, ahlakanı sorgulaması gerekir. Var sa tabii.

          1400 yıl önce Allah peygamberi Hz Muhammed aracılığı ile dini İslam’ı  insanlığa tebliğ etti. Tebliğe muhatap olanlara da Müslüman dendi. Günümüze kadar hiç değişmeden İslam geldi ancak Müslümanlar gelemedi. Yolda bir yerde dünyalık oldular, orada kaldılar. Şimdikiler kendilerini dünyalaşmış Müslüman olarak kabül etmese de gerçekler henüz yüzleşemediler. Yüzleştikleri dönemde elbette gelecek. O an o zaman verecekleri kendilerini savunabilecekleri bir sözleri olacakmı? Şahit hakimin ta kendisi olan birine söyleyecekleri ne gibi bir sözleri olabilir. Kandırıldıkmı diyecekler, ya da sıfat olarak ta kendileri olan şeytana mı uyduk diyecekler. Şeytan herhalde Ya Rabbi der ben bunlar kadar olamam, ben seni bilirim, gücünü de bilirim, sözlerini de ama bunlar bildiklerini iddia ettikleri halde beni şahit tutuyorlar, ben bunlardan ırağım mı der acaba!

           Deli gibi sorular, düşünceler olsa da bunlar, karşılaşacağımız manzara üç aşağı, beş yukarı bundan farklı olmayacak. Kendilerini Müslüman olarak tanımlayanların geldiği hale bakın. Müslüman kimlikleri ile yaptıkları hataları İslam’a yamamaya çalışan kişlere yolaçmaktan başka bir şey yapamayan bir kitle, kitleki yığınlar haline gelmiş. Günahkar kimdir? Günahkar, ve dine en çok zarar veren Zulmeden zalimden çok, zulüm yapan kendinden olduğu için savunan sözde Müslümandır.

HELAL MİDİR?

     Dünyada Müslümanların bir çıkmaza girdiği aşikar. Bunu  tek bir sebebi var, dünyaya kendilerini öyle kaptırmışlar ki hiç ölmeyecek gibi yaşıyorlar, yarin ölecek gibi hareket eden yok. Varsa da sadece dilde. Gidin doksan yüz yaşındaki bir insana sorun, size ne hayaller anlatacak. O güne kadar gerçekleştiremediği hayelleri o yaştan sonra gerçekleştirme peşinde olduğunu göreceksiniz. 

        Kanunlarla, günahların ayrımını yapamıyor Müslümanlar. İnsanlar tarafından belki de belli bir zümre için çıkarılan kanunların onay verdiği her şeyi helal sayıyor. Halbu ki gerçekte öyle mi? İhtiyacı olmadığı halde kanunla cevaz verilen engelli maaşı, bakım maaşı kanunen helaldir ya dinen helal midir? İhtiyacı olmadığı halde sosyal yardımları bir yolunu bulup almak kanunen doğrudur, bir sakıncası yoktur, ya dinen helal midir? Komşunun evinin önüne kendi arazisine bina dikerek komşunun güneşini ve görüşünü kapatmak kanunen doğru olabilir, ya dinen helalmidir? Daha önceden verimsiz araziyi alıp, devletin çıkarmış olduğu toplulaştırma kanunu ile o verimsiz araziyi bir yolunu bulup komşunun verimli arazisinin olduğu yere getirerek, komşusunu verimsiz araziye atmak kanunen doğru olabilir, ya dinen helal midir? Bunu bir çok örnekle sıralamak mümkün.

              Kanunlar cevaz verse bile işin içine hak ve kul hakkı girdiği andan itibaren kanunen doğru ve uygun olanlar haram sınıfına girer. Her iki kavramı bir Müslüman ayırmayıp kanunları önceliğine alıp hareket ederse ne olduğu belli olmayan bir din anlayışı ile yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Bunun sonucunda çıkan her proplem kanuna değil dine mal edilir hale gelir. 

             Toplumun her bir zerresini kanunlar yapılandıramaz. İnsanlara yön veremez. Eğer kendini Müslüman olarak tanımlayan bir birey önceliklerini tespit edemezse kurtuluşu dinde değil, başka bir yerde arasın. Bulabilirse tabii. 

        Bizim Müslümanlar olarak ins’in yaptığı kanunları, gerçek helalliğin önüne geçirirsek, toplumsal barışlardan, kavgalardan, zulümlerden, yoksulluktan, fakirlikten kurtulmak bir hayel olarak görmemiz kaçınılmazdır. 

GÖZDELER

       Allah her insana merhamet ve vicdan vermiştir. Merhametsiz, vicdansız olarak adlandırdığımız insanların vicdanı yok mu sanıyorsunuz? Hitler milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu, Mussosolini ha keza öyle, Mao, Stalin merhametten yoksun muydu, kesinlikle hayır, onlar bu duyguları yerinde ve zamanında kullanamadı. İnandıkları ideolojilere kendilerini öyle kaptırdılar ki merhametin ve vicdanın inandıkları ideoloji olduğuna kendilerini inandırdılar. Etrafında ki insanlar onları merhametsiz yaptı. Sonuçta Kaybeden  elbette halkı oldu.   

          Ancak nerede nasıl kullanacağını insanın kendine bırakmıştır. İnsanlarda ki vicdanların kendilerini ve gözdelerini güvene aldıktan sonra ortaya çıktığını gördüm. Sadece kendileri ve gözdeleri için yaşadıklarını, başkalarının  hayatlarının onlar için sadece kullanılıp atılabilecek bir nesneden farklı olmadığını gördüm. Kendileri ve gözdeleri için yaşadılar, kendileri gitti gözdeleri geride kaldı. Şimdi gözdelerini kim koruyacak. Gözdelerini nesne olarak baktıklarına bıraktılar. O nesneler vicdana gelecek mi? gözdeleri o gittikten sonra sudan çıkmış savunmasız balık, balıklar karaya vurdu, balıkları denize kim atacak? 

            Hep düşünmüşümdür insan vicdanını ne zaman harekete geçirir diye ana bir felsefecinin bir tespitini okuduktan sonra anladım, ne zaman olduğunu. Şöyle diyor:

     “Örneğin, içinde beyaz ırktan olmayan bir sürü işçiyi de taşıyan bir yolcu gemisinin batmakta olduğunu düşünün; hepsinin iyi insanlar olduğunu farz edilen birinci sınıfdaki kadın yolcular ilk olarak kurtarılırdı, ama bunun yapılabilmesi için bir takım adamların, işçilerin sandallara akın etmelerini engellemesi gerekir ve adamların bunu iyi yöntemlerle başarmaları beklenemez. Kurtarılan kadınlar güvende olur olmaz boğulan zavallı işçiler için üzülmeye başlayacaklardır fakat bu kadınlar ancak onları savunan bu kaba adamlar sayesinde merhametli olabilmişlerdir.”

           İşte merhameti sadece iyi insanlar harekete geçirmiyor, bazen kötü insanlarda buna sebep olabiliyor. Ancak ortada bir sorun var. Ancak bu merhameti harekete geçirenin, bundan haberi yok. Haberi olsaydı acaba buna teşebbüs edermiydi? 

Gözdelerin ayağına taş değmemesi lazım, engellerle karşılaşmayacaklar, zorluk çekmeyecekler, açlık, soğuk nedir bilmeyecekler her şey planlandığı gitmesi gerekir. İşte bunun içinde o kötü insanlara ihtiyaç var. Bunlar nasıl ikna edilecek ki, gözdelerin önündeki engeller ilelebet kalksın. 

             Kendilerini her şeyin üstünde sanan plan yapıcılar, daha mükemmel bir plan yapan olduğunu bilmiyor. Bilmemek kaybetmek demektir. Mükemmel olarak yapılan planlar bir anda bazen tozla buz olabiliyor. İşte o zaman kendi planları değil o kötü insanların planları işlemeye başlıyor. Yavaş ve sabırla ilerleyen bir planın üzerine plan yoktur. Kaybedilme şansı da yoktur.

        Dünyada değişmez kurallar vardır, işte onlardan biride birileri birilerini kulanarak bir plan yapıyorsa, o birilerininde mutlaka bir planı vardır. Kimse tarafından bilinmeyen planlar her zaman daha üstündür.

              Plan yapana el çektirildi, o gözdeler savunmasız, ve hiç bir şeyden haberi olmadan yaşama savaşı veriyor. Kötü olarak adlandırılan o birilerinin planları eğer devreye sokulmuşsa, gözde gözdelikten çıkacak, sadece seyretmekle yetinecekler. Kurtarmak için çabalayacaklar, ama nafile. Boğa yılanı avını sarmışsa boğup oldürmedikten sonra bırakmaz. Kötü insanların kıskacına gözdelerinzi sokmayın, uzak tutun onlardan. 

              Kötü gerçekten kötü mü yoksa, Gözdelerinin güvenliği için mi kötü oldu. Güvene aldım dediklerinizi kendi ellerinizle bataklığa attınız. Çırpındıkça dibe batacaklar, kurtaran olmayacak. Yardım çığlıkları atacaksınız, sadece seyredecekler. O zaman anlayacaksınız, merhametin ne kadar yüze ve evrensel bir duygu olduğunu.

           Merhamet göstermeyene merhamet edilmez. Bu sözünde doğruluğu şüpheli, belki de kabül edilmez bir olgu. Sen merhamet etki gökteki de sana merhamet etsin. Doğrusu bu olsa gerek.

NE DEĞİŞTİ

     İnanç, din ayrımı yapmıyorum, insan kendi inançlarına neden olağanüstülükler yükler! Allah nezdinde kendi dininin makbul olduğunu ıspat etme çabasımıdır? Dinin dışında birde kendi mezhep, cemaaat, tarikatlarının olağanüstülükleri var ki akla ziyan. 

      Şahit olduğum bir iki olay var. Bir Menzil şeyhine bağlı bir kişi kendi tarikatının Allah nezdinde hak olduğunu ıspat etmek için, kendi olaya tanık gibi “Bir gün Şeyhimiz sohbet ederken, müsade istedi yarım saat gelmedi, geldiğinde her tarafı kan içindeydi, orada bulunanlar sordu şeyhim ne oldu diye. O da Kıbrısta askerlerimize yardım ettim dedi.” Diğer bir olayda tanıdığım bir tarikat dervişi, Cumhurbaşkanını kimsenin korumasına gerek yok manevi alemde bir koruyoruz zaten” dedi. Bu gibi olayların örnekleri çok fazla. 1915 de Çanakkale ile anlatılanlar var mesela. Sözde bir anzakın anılarında “Anzak biz Türklerle savaşmadık, beyaz elbise giymiş kişilerle savaştık” sözleri anlatımları geçtim, kitap, hikaye ve romanlara dahi konu oldu. İyi güzelde Çanakkalede yardım eden melekler, Filistine neden yardım etmez, Yemende çocuklar doğranırken neredeler, Myammarda Müslüman katliamı geçtim, soykırım var ortada kimse yok. 

         Bu sadece Müslümanlara ya da bize özgü bir şey değil. 1200-1300 yıllarında bazı Hıristiyan azizlerin Türklere karşı kiliselerden tek başına çıkıp savaştıkları ve zafer elde ederek döndükleri anlatılır.  Aynı azizler Malazgirt’te bir şey yapamamış, Haçlılar İstanbul’u yağmalarken, kadınların ırzına geçerken neredelerdi.  Bunun gibi örnekler çok fazla. Herkes kendi inancını pekiştirmek, diğerine üstünlük kurmak için inanç bazında yapmadığı bir şey ne yazık ki yok. Hiç kimse Allah doğrunun , dürüstün, mazlumun yanındadır demez. Her türlü zamlimliği yapar onuda Allah’ı ortak ederek, meşrulaştırmaya çalışır. 

          Günümüzde anlatılan ve vahşilik olarak kabül edilen Ortaçağ Avrupasında radikal Hıristiyan rahiplerinin , güç ellerinde iken, güçlerinin en son merhalesine kadar kullandıkları bir dönem, kadınları “cadı” ilan ederek yaktıkları, Enginizasyon mahkemeleri ile binlerce insanı sırf kendileri gibi düşünmedikleri için katl edildikleri anlatılır. Masum insanların yapmadıkları, işlemedikleri suçları işkence ile kabül ettirilerek yıllarca zindanlarda çürüttükleri anlatılırı geçtim, belgelenmiştir bu yapılanlar. 

          Günümüzde ki her insan özellikle aydın tabir ettiğimiz kesim, sürekli bunları kullanır. her sözlerinde “Avrupa ortaçağında insanların nasıl zulüm altında olduğunu” ilan ederler. İyi de günümüzde değişen ne?  İşkenceler mi bitti? Zindanda işlemedikleri suçlardan dolayı çürüyenler yok mu? İnsan yakma bitti mi? (Daha 2020 de iki askerimiz     IŞID tarafından yakılmadı mı?) kölelik mi bitti (Suriye ve Irak da Ezidi kadınlar pazarda satılığa çıkarılmadı mı?) Ortaçağ ile günümüz arasında ne fark var, değişen ne oldu. 

            Ne kadar eleştirirsek eleştirelim hiç bir dönem bir öncekinden iyi olmuyor. Bize sadece iyi yönde değişim oluyor gibi gözüküyor ancak, iyi olan bir şey yok. Teknoloji insanlığı düzeltmesi gerekirken, insan haklatı yönünde geriye götürüyor. İnsanca yaşama hakkı şimdi daha mı fazla? Yeterli gıdaya ulaşım daha mı hızlı? Dünyada açlıktan ölen yokmu? Değişen aslında hiç bir şey yok. Her olumsuzluğun altından mutlaka radikalleşme çıkıyor. Allah’ın indirdiği ile hükmetmiyorlar.  Kendilerini tanrının yerine koymuşlar, vekalet eder gibi hareket ediyorlar. Radikaller bu insanlığın başına bela oldu. Hiç bir coğrafya da bunların kökünü kazıyamadılar. Hep bir “albenileri” oldu. Taraftarları hiç eksik olmadı. Kendilerini en kısa yoldan kurtuluşa erdirme çabası bu radikalleşmeyi durduramadı.

UTANMA OLACAK

     “Utanmadıktan sonra istediğini yap”. Hep buna inanırdım ancak. 2022 yılı Kasım ayında bir olay ile karşılaşınca bu sözün aslında hiç bir geçerliliği olmayan bir söz olduğuna karar kıldım.

        Eşim, kızım ve ben Pursaklar Koşuyolundan evimize doğru giderken önümüzden iki genç kız geçtii 19-20 yaşlarında, kızın biri öyle giyinmişki, çıplak olsa bu kadar dikkat çekmez. Eşiminde dikkatini çekmiş, bunu konu hakkında da konuştukta, o da dedi ben utandım bu nasıl utanmıyor diye. 

          Utanmanın da bir sınırının olmadığını orada anladım. Şöyle ki Hz Lüt kavmi Lüt peygamberden ahlaksızlıkları için melekleri istemişler. Eğer utunmanın bir sınırı olsaydı, bir kavmin ileri gelenleri toplanıp, peygamber olması bir tarafa ihtiyar bir adama bu ahlaksız teklifi yapmazlardı. 

           Bu olaydan sonra özgürlüğün kısıtlandığı, İran mollalarına hak vermeye başladım. Demek ki mollalar kendi kadın ve kzılarına güvenleri yok. Nasıl olsun, turistlik amaçlı İran topraklarını terk etmeleri ile birlikte üzerlerindeki elbiseleri öyle bir çıkarıyorlar ki, gittikleri ülkelerde ki insanlar bile hayretler içerisinde kalıyor. Avrupanın bir ülkesindeki bir bayandan dinlemiştim, “ben onlar kadar cesaretli değilim” demişti.

26 Aralık 2023 Salı

EĞİTİM ŞART

    19.11.2022 günü Öğretmenlik kariyer imtihanı vardı. Eşimi imtihan için Pursaklar Anadolu imtihanına bıraktım. Eve geldim saat 11.30 da tekrar almak için okula gittim. Bana bir olay anlattı. “Okul avlusundan dışarı çıkınca önünde yürüyen bir öğretmenin elindeki su şişesini çöp konteynerine değilde boş araziye fırlatarak attığını görmüş, aynı zamanda oradan geçen bir bayanda o öğretmenin bu hareketini görünce eşimin duyacağı şekilde “Bu harekette ancak bir Öğretmenden beklenir” demiş. Ömrümde duyduğum en ağır ifade. İfade ağır olmayabilir ancak atanın mesleği ifadeyi ağırlaştırıyor. 

         Eğitim ve Öğretim faaliyetleri için emanet ettiğimiz bir Öğretmenin kendinde olmayan bir Eğitimi çocuklara veremesi ne kadar mümkün. Bu hareketi o bayan değilde o öğretmenin öğrencisi görse ne düşünürdü acaba. “Okulda bana çevre temizliğinden bahset kendin çevreyi kirlet” dermiydi? Acaba.  Hal dilinden uzak bir eğitimcinin öğrenciye öğretim olarak bir şey verebilir ancak Eğitim vermesi düşünülemez. Bir   öğretmen kendinde o kimliği taşıdığı sürece hareketlerine dikkat etmesi gerektiğini bilmeyecek kadar, eğitimde uzak biri değilmidir? Bir öğretmenin kendi öğrenci grubunun bulunduğu çevrede özel hayatı yoktur. Bir çocuğa öğretim vermekle iş bitmiyor, bizim sorunumuz öğretim değil, eğitim. Ahlaklı nesil yetiştirmek zorundayız. Bu önce ailede sonra okulda başlar. Her iki kurum üzerine düşeni layıkıyla yapmıyorsa gelecek nesiller adına bu ülkleden bir şey beklemeyin. Ahlaksız bir dindara, ahlaksız bir vatan sevdalasına, ahlaksız bir demokrata, ahlaksız bir Atatürkçüye ihtiyacı yok bu ülkenin. Siz oyuncaklarınızı alın başka yerde oynayın. Bu ülkeyi asıl sahiplerine bırakın. 

NERDE O ESKİ BAYRAMLAR

    Bir kültürün ana öğesi elbette insandır. Bir gelenek, kültür insan olmadan ortaya çıkarılamaz, sürdürülemez. Bir kültürün gücü kültürü oluşturan insanlaraın kalitesi ile ölçülür. İnsanlıı tarihinden itibaren günümüze kadır binlerce kültür oluşturuldu ancak teknoloji ile birlikte bu zayıfladı. İnsanlar arasında ki iletişim her şeyi alt üst etti. Bu ekonomi ile de elbette doğru orantılı olarak değişime uğradı. Fakir bir toplumun ürettiği kültür ve gelenekler ile zengin bir toplumun ürettiği kültür ve gelenekler arasında elbette büyük farklar doğdu, doğacakta, belki kültür üretme belli bir noktadan sonra son bulacak. 

        Günümüzde kırsal kesim bir kültür oluşturabilecek helen bir güce ve yeteneğe sahip, eski geleneklerini devam ettirebiliyor, yeni gelenekler çıkarabiliyor, yada mevcutlarını değiştirerek yaşatmaya çalışabiliyor. Çünkü bunların bir arada yaşama kapasiteleri halen devam ediyor. Yaşamlarını sürdürürken, besinlerini üretirken halen bir aradalar, çalışırken, aralarında ki ileşim hiç bitmiyor. Aralarında ki sıkı ileşim sayesinde karşısında ki insanın dertlerini, sevinçlerini, üzüntülerinden haberdar olma, çare arama kapasiteleri halen devam ediyor. 

         Ya şehirler öylemi. Ülkemizi düşünelim. İnsanlarımızın istatistiklere göre halkın yüzde altmışı alt grup gelirlere sahip insanlar. Bu insanlar sabah sekizde evimden çalışmakm için çıkacak akşam sekizde evine gelecek. Haftada bir gün dinlenme imkanı bulacak. O bir günde etrafındaki tanımadığı insanlar ile ileşim kuracak, bu mümkün mü? Bunlar ancak “hayatta nasıl kalma” kültüründen başka bir kültür oluşturamazlar. Geldikleri yerlerde ki kültürü orada yaşatmaları yalnız kaldıkları için yaşatmaları mümkün değil. Kırsal kesimden gelerek şehir hayatına adepte olmayan çalışan bu insanların bir gelenek oluşturması, farklılıklarından dolayı mümkün olur mu? Geldikleri yerlerdeki gelenekleri nasıl yaşatacaklar, kullanılmayan gelenekler yok olmayacak mı? Şehirler içim kimse ümitvar değil,olamaz da. Savunulacak bir tarafı yok bunun. insanlar zamanla bir ev ve bir araç uğruna hayatlarını geçirecek, kültürleri ve gelenekleri ile birlikte yok olup gidecekler. Herkesin dilinde meşhur bir laf vardır “Nerede o eski bayramlar” bu söz neyin eseridir. Yok oluşun değil mi? yıllar sonra bir öceki nesilde aynı kelimeyi kullanacak, kültürler, gelenekler iyi veya kötü de olsa gün geçtikçe ya yozlaşıp,zayıflıyor ya da yok oluyor.

          Kırsal kesimde bir sorun yok gibi gözükse de orada bazı sorunlar teknoloji ile birlikte başladı. Şehir de ikamet eden bir kişi köye geldiği zaman, evine kapanıyor, insanlarla, akrabaları veya arkadaşları ile iletişim kurmuyor. Hafta sonu iki gün, yıllık izinlerinde köyünden bir haber, evinin içerisinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. 

        Bazen kırsal kesimde başlayan bir yenilik var. Bu sadece bu yıllara mı mahsuz bilmiyorum ama, hızını artırarak devam ediyor. Bazı kişiler, yaşam mücadelesi için buluındukları yerlerde ki gelenekleri getirmeye başaladılar. Bu mevcut gelenek ile çatışmaya yol açabiliyor. İnsanlar tarafından çoğu zaman kabül görmüyor ancak süreklilik arz ettiği için zamanla yerleşebiliyor. Bu bir çeşitlilik gibi gözükse de hazır olanı almak, kabüllenmeyi zorlaştırıyor.

NEREYE

        İnsan altmış yaşını geçince başkalaşmaya uğruyor. Davranışları, fikirleri değişmeye başlıyor. Gelecek ile ilgili hayalleri kalmıyor, onun için tek hayal, ele ayağa düşmeden, kimseye de muhtaç olmadan bu dünyadan geçip gitmek, ancak bu arada dünya hırsı başlıyor, dünyaya öyle bir sarılıyorki etrafını yakıp yıkmadan çekinmiyor. Öbür tarafı garantileme peşinde, yalnız bu arada elindekini de daha sıkı tutmak istiyor. Her ikisini bir arada götürme peşinde.         Bir şeyin varlığı ya vardır yada yoktur, ikisinin ortasının  olması mümkün değilken insan ortasını gösterme peşine düşüyor. Öbür tarafa yatırım yapacaksan mutlaka bu dünyanın bazı nimetlerinden vazgeçmek zorundasın. Kendi elinle vereceksin ki kitabına verdiğine dair bir şeyler yazılsın. Vermeden yazdıramazsın.

        İşte insan böyle garipleşiyor. vucut ihtiyarlıyor ama nefis ihtiyarlamıyor. Her ikisinin durumunu kabüllenenler kurtuluyor, ancak diğerleri helak olup gidiyor. Yalnız bu durumu kabüllenene daha hiç rastlamadım.

?

         İmam Hatip ortaokulunun duvar kısmına ışıklı bir tabela koymuşlar. Orada da Kur’an ayetinde yer alan “azgınlık yapmayın” ibresi geçen bir ayet ışıklı olarak geçiyor. Ayet aslında kendilerini tarif ediyor. Ama eminim bunun farkında değiller. Durdum kendi kendime “İlk defa suçunu kabül edenlere rastladım” dedim. Kendilerinde olan bir hasleti vatandaşa yapmayın diye gösteriyor, uyarıp, ikaz ediyorlar. Demek ki kendilerinin ihtayacı yok. 


SLOGAN

     Dünya insanlığın başlamasıyla ırk kavramlarını bir karmaşa haline getirdi. Aradan binler yıllar geçti halen büyüyerek devam ettirilmektedir. Elbette birilerinin kullanma aracıdır bu ırk ayrımcılığı. Çözüm yine insanın kendisinde ama çözüme yönelik hiç bir adım atılmadığı gibi kaşınarak devam ettirilmektedir. 

         İnsanın herhangi bir ırktan olması insana ne kazandırır. Aslında hiç bir şey. Ama üstün ırk kavramlarıyla insanlar birbirlerini öldürmekten, yok etmekten çekinmiyor. Almanya Hitler yönetimi Ari üstün ırk sloganlarıyla milyonlarca insanın yok olmasına sebep olmadımı? Diğer taraftan binlerce yıl önce Yahudi ırkı üstünlük safsatasıyla bugüne kadar kaç insanın ölmesine sebep oldu. Kendilerine ne kazandırdılar? ellerinde şu anda ne var? Hiç bir şey. Karşılarındakiler ile birlikte kendilerini de yok ettiler. 

Benim türk olmam, başkasının Alman, diğerinin Çinli olması insanlık adına ne getirisi var? Ahlaksız bir Türk, yalancı bir Alman, namussuz bir Çinli insanlığa ne verebilir. Bunların kime ne faydası olur. Ancak etrafındakileri yok ettikten sonra kendi kendilerini yok etmek dışında ne yapabilirler.  

          Hangi ırktan olursa olsun, önce insanlık değerlerini ortaya konarak, hareket edilmesi gerekirken, ilk sırayı ne yazık ki ırk kavramına bıraklıyor. Bu ırkçı insanların söyledikleri aslında yaptıkları ile de çelişiyor. Sorsan hepsi Ademden gelme, nerede kendilerine üstünlük meziyetler yüklenmiş! Dünyayı değiştirecek, yayatı daha kaliteli hale getirecek bir hareketlerimi var. Aslında tam tersi üstün ırk tanımlamasını kendilerinde meziyet olarak görenler, dünyayı çekilmez, yaşanmaz hale getirenlerin ta kendileri. 

       Birde ülke, din ırkçılığı var ki, bu dayanılmaz ölçülere getirildi. Geçmiş yüzyılllarda benim dinim daha üstün nidalarıyla insanlar katl edildi. Yerlerinden sürüldü, acı verildi. Ne adına din adına. Gerçekten bunların niyetleri din miydi bu da tartışılacak bir konu. Bütün dinler öldürme yaşat derken bunlar öldürdü.demek ki niyet din değil. İnsanlığın her zaman elde etmek istediği daha refah bir hayat, ve idare etme gücünü elde etme çabası. Dert din değil sadece ego. 

         Bazı insanları görüyorum, arabalarını arkasına dini söylemler işaretler, koyar, ya da bayrak, bunu yapmalarının bana ya da üçüncü kişiye ne gibi faydası var, kendine ne faydası var. Ben bunları gördükçe her zaman şunu düşünürüm “sakladığı ve kimsenin bilmesini istemediği bir pisliğ var. Bunu örtmek için yapıyor.” Derim. Ama o insanları yakından tanıdığımda haklı olduğumu anlıyorum. Dürüst, sade, ahlaklı bir insanın bu gibi şekilli sloganlara ihtiyacı yoktur. Kendini olduğun gibi gösterir. Arabanın arkasına yazmış “Maşallah” “Allah korusun” Allah yazmakla koruyormu? Ya da seni belalardan def mi ediyor! Onun vijdan rahatlatma çabaları kendisine bir faydasının olmadığını anlamayacak kadar dinden uzak insanlar. Bayrak asmayla ülkeni daha çok sevmiyorsun. Dadece birilerine karşı ülke sevginin ölçüsünü göstermeye çalışıyorsun. Devlete gerçek anlamda hizmet edenlerin araçlarında bu tür sembolleri göremezsiniz. Ülkesini sevmenin en iyi yolunun ona hizmet etmek olduğunu o bilir. Ülkeye bir dikili ağaç dikmemiş, ama ağzında “vatan, millet, sakarya” ezanlar dinmez bayrak inmez” şunu çok iyi anladım ki, bu tür söylemlerde bulunan insanlardan uzak duracaksın, her söylemlerinde cevap vermeyip, kendi kemdilerini yok etmesini bekleyeceksin. Yok etmeyi çok iyi bilirler, başkasını yok edemediklerinde kendilerini yok eder bunlar. Ülkeye bir faydası yoktur bunların, asalak gibi yaşarlar, tecrübemle söylüyorum, nerede bir kumar oynatılıyorsa, nerede bir kadın ticariti yapılıyorsa kendileri yoksa bile arkalarında mutlaka bunlardan vardır. Gerçek anlamda vatanını sevenleri tenzih ederim. Ancak milliyetçilik, ülkücülük bunlar için sadece bir kılıftır. Eğer bir insan gereksiz yere Allah adını ağzına çok alıyırsa, Milliyetçi söylemleri sıkça kullanıyırsa, hep art niyet arayın haklı olduğunuzu zamanla anlayacaksınız.

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...