AKILDA KALMAYANLAR

31 Ocak 2024 Çarşamba

TARAF

     Sebebi  olmadığın olayın arkasında durmayacak, onun tarafı olmayacaksın. Bu insana hüzün, acı ve mağduriyetten başka bir şey getirmez.  Herhangi bir kişi ya da toplumla aran iyi olmayabilir. Aran iyi değil diye o kişinin yaptığı her hatayı eleştirmenin bir anlamı yok, sana hiç bir şey kazandırmaz. Karşı tarafa algı yoluyla anlatmaya çalışma yoluna gideceksen, yapılan hataya yorum yapmadan, bir şey ekleyip çıkararak değil olduğu gibi anlatmak lazım. Onur kırıcı kelimelerden uzak durarak yapılmalı. Sebep ve sonuçlarını üst perdeden, aşağılayarak değil, sonucun sadece kişiyi değil kişileri, toplumun genelini yıkabileceğini, özellikle kendisine de zarar verebileceği anlatılmalı. Çünkü taraf olunmayan ancak zarar gören genel bundan rahatsızlık duyar.

        Karşı tarafa zarar vereceğim diye kendine zarar verme. Çoğunlukla bu olur. Hesapsız, plansız hareketler çoğu zaman hareket yapana zarar verir.  Fevri, plansız hareketlerin bir anlamı yok.  Bu işin her zaman kazananı hareketi uzun zamana yayarak, ilmek ilmek işleyerek hareket eden taraf kazanır. 

       Ne olursa olsun hasmını küçümseme. Küçük, zayıf olanın kaybedecek hiç bir şeyi olmaz. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar cesaretli olsa da çoğu zaman kendilerine zarar verirler. Çünkü son söylenecek sözü baştan söylerler. Olayın nereye verileceğini tahmin edemezler. En ufak bir proplemde, zorlukta şiddet yoluyla çözüme gitmeye çalışırlar. Şiddet şiddeti doğurur. İki cismi birbirine vurun biri kırılırsa digeride mutlaka yara alır.  Bu çözümün en son halkasıdır. Şiddet ile sadece düşman kazanılır. Bu düşmanlık bir iki günlük değil bazen asırlar süren bir problem haline gelir. 

       İnsanları anlamak zordur. Dost oldukların bir gün düşman, düşman oldukların bir gün dostun olabilir. Hayatının yönünü değiştirecek bir olay değilse,  Geçmişe bir sünger çekmek o kadar da zor olmasa gerek. Günlük hayatta her insan bu durum ile karşılaşıyor, ve yaşıyor da.  Geçmiş bu insanlar için sadece anı dan başka bir şey değil. Anı olarak orada duruyor.  Kötü anıları ortaya dikmenin hiç bir anlamı yok. Bırakın orada kalsın. 

        Diğer türlü insanın hayatının yönünü değiştirecek olaylar zincirini yaşıyorsa insan, dostlar dost olarak, düşmanlar düşman olarak kalıyor. Kalması da gerekir. İnsan bu durumda hiç bir kimseyi affetmez, bu insandan affetmede beklenmemeli. Uzun süren düşmanlıkların böyle zamanlarda çıktığı bir gerçektir. Ancak kötülük yapanların yaptıkları kötülüğün farkında olmadıkları söylenir, bu koca bir yalandan başka bir şey değildir. Herkes yaptığının farkında,  sadece kendini konumlandırmada ki belirsizliğini koyacak bir yer bulamıyor.

      Kültürler arası farklılıklar düşman edinme veya dost edinmede önemli bir etkendir. İnsan Hareketleri kültürlerle ilintilidir. Asya toplumlarının bazılarında karşısındaki insanla konuşurken gençler kendinden büyüklerin yüzlerine değil yere bakar. Bu hareket iletişimde suçluluk, pasifiklik olarak algılansa da bu hareket o kültürün gereğidir. Çünkü gençler kendinden büyüklerin gözlerine, yüzlerine değil yere bakmayı saygı olarak gösterirler.  Düşman gördüklerinin gözlerinin içine bakarak tehdit algısı oluşturmak için herhangi bir hareket pasifiklik olarak algılanırsa işte burada yanılgıya düşünülür. Onun için kültürler, gelenekler insanı insani olarak belirlemede önemli bir etken olarak karşımıza çıkar.  Hiç kimse herhangi bir yanılgıya düşmesin. Toplumları dizayn etmede insan hareketleri kadar kültürlerde önemli bir etkendir. Her kim bunu bilir ve gerektiği gibi kullanırsa başarıya ulaşmış olur. 

        

28 Ocak 2024 Pazar

GARİP

      Her şeyin normalini yaşamak insan olmanın gereğidir. Ama yaşayabilen insan sayısı pek çoktur.  Dünya gariplere normal hayatı pek yaşayamıyor. Hiç bir imkanından faydanlandırmıyor. Hayat onların üzerine karabasan gibi çöküyor. Hele bir de ölmeyi gör? Ölüm bile onlar için bir kâbus. Ne arayanın olur? Ne soranı? 

      Dünya varlıklı olanlara cennet, fakire cehennem.  İşleri hiç iyi gitmez.  Fakirlikleri de bundandır.  Ne zaman bir işe başlasalar mutlaka bir yerden vurulurlar. İşi bitirdikleri hiç olmaz. Ekin eklerler dolu vurur, sel basar, hayvancılık yapmaya kalkar hastalık kırar, o olmazsa sürüye kurt girer, esnaflık yapar, dolandırılır, iyi insan bunları hiç bulamaz. Ne kadar it kopuk varsa bunun karşısına çıkar. Hayatı böyle devam ettirir ama gün yüzü görmeden, yarı aç yarı tok. Herkes aynı hastalığa yakalanır, ne hikmetse bu ölür. Orada da vurulan bu olur. Fakirin, garibin hayatı böyledir. Yaşam ile ölüm arasında gidip gelir.

        Dünya işte öyle garip bir yerdir. Ama garibin yeri değildir. Birileri deniz kenarında villa alamadım diye dertlenirken diğeri, başını sokacağı bir ev alma derdindedir. Birisi bir gemiyi iki gemi yapma derdinde diğeri işe nasıl giderim dersinde. Birisi ABD de gökdelen dikememeyi dert edinirken diğeri markete Yirmibeş kuruş poşet parası vermemek için evinden poşet götürme derdinde. İşte herkesin derdi başka başka.  Dünyaya aynı amaç için gelirler de dertleri, yaşayışları farklıdır. 

      Garibanın dayanacak kimsesi de yoktur. Dayandığı duvarlar hep yıkılır gider. İnsana sığınsa insan vurur, ümmete sığınsa ümmet vurur.  

       Sevinçli gününde, hüzünlü gününde de kimse yanında durmaz. Düğün yapsa düğününe kimse gelmez, õlüsunde kimse yanında bulunmaz. Düğününü yalnız yapar, ölüsünü yalnız kaldırır.  Herkes yazık der ama gerçekte yazık olan kim orası muamma.

       " Dünyayı yakarsa geripler yakar "  bu söz yerde değil göklerde olan bir söz.  Yerde ki kalkmaz ama, gökteki yere inerse her şeyi yakar geçer.  Her sözün bir yaptırımı vardır. Sözün üstüne söz olmadığı gibi, garibin ahı da havada kalmaz. Bir gün olur mutlaka yere iner. İner ama yakar mı iner? Yıkar mı iner? Bilinmez. 

       Hitler döneminde Yahudileri cam' dan odalara koyarlar gaz verildiğinde Alman bilim adamları insanların hareketlerini ve nasıl öldükleri incelermiş. Bu olay bir defa değil onlarca kez tekrarlanmış.  Gariplerle, fakirlerle bu deney devam edip gidiyor. Sadece bunların ölümleri uzun zamana yayılmış. Zenginler ve güç sahipleri aynı deneyi bunlar üzerinde yapıyor. Garipleri koymuşlar dünyaya gözlemliyorlar nasıl yaşıyor, yavaş yavaş yoksulluk içerinde nasıl ödüyorlar diye ona bakıyorlar. Senaryo ölüm üzerine. 

       Ölümleride çok garip oluyor. Cenazelerine rağbet olmuyor. Taziyeleri uzun sürmüyor. Etrafındaki üç beş kişi dışında kimse olmaz. Düğünlerine kimse gitmez. Kendi başlarına üç beş kişiyle yaparlar düğünlerini. Ama sorsan herkes gariban dostu. Doğrudur herkes gariban dostu da sözde dost. O garibanın servet sahibi olduğunu bir görsünler. Tükürekleriyle boğarlar.  Onlara göre garip dünya ya garip olarak gelmişse garip olarak gitsin. Kimsenin önüne çıkmasın, taş atmasın, kimsenin tavuğuna ses etmesin. 

       İşte dünya böyle, var ile yok arasında gidip gelmekte. Önemli olan insanın nerede durduğu. Var olanın yanında mı? Yok olanın yanında mı?

      

        

26 Ocak 2024 Cuma

SEÇMEN TERCİHİ

    Aynı yolun yolcusu olanlar birbirlerini çok iyi tanır.  Aynı iş kolunda faaliyet gösterenler birbirlerini tanısalar da birbirini sevmezler. Hep karşı tarafın açığını ararlar. Çalışma hayatı hep rekabettir. 

       Eğer bir insan yola çıkıyorsa, yanına anlaşabileceği, tanıdık birini alır. Tanımadığı, huyunu bilmediği insanla güvenli yolculuk yapamaz. Hep bir şeylerden şüphelenir, yolculuk zehir olur. Çalışma ve iş hayatı böyledir de siyaset galiba biraz farklı. Aynı iş kolu olarak yola çıkılan siyaset sahnesinde getiriye bakarlar, götürene bakmazlar. 

      "Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" sözü boş yere söylememiştir. Bu söz siyaset arkadaşlığına daha Uygun. Yerelde aynı yolu yürüyenlere bakarak üst kesimlerin ne olduğunu anlamamak mümkün değil. Taban dürüst ise yukarıda dürüst, taban yolsuzluğa, hırsızlığa meyilli ise aynı paralelde yukarıda öyle. Ne hikmetse bu hiç değişmiyor. Siyasetdeki çalışma arkadaşlığı devleti yönetmek yanında kendi menfaatine çalışmayı da elzem kılıyor.

       Siyaset de bir kişi belediye başkanı ya da milletvekili olabilmek için büyük meblalar harcayacak o koltuklara talip oluyorlar ancak ilginç yanı o koltuklarda ki resmi maaş getirisi o kadar değil. O zaman insan neden o kadar parayı harcayarak o koltuklara talip olur.  Seçmen bazında bunu irdeleyen pek yoktur. Çeşitli yolla  harcadıkları paranın mislice fazlasını servetlerine katan makam sahillerinin Servet transferini gören seçmene rastlanmaz. Neden? Niçin? Diye sorulmaz. İşin ilginç yanı o Servet seçmenin vergi olarak Kendi parasıdır. Birileri bir yolunu bularak seçmenin vergisini iç eder, seçmenden ses çıkmaz. Üstelik onu savunanlar da çoğunluktadır. Bir hırsız bir kişinin malını çalsa feveran eder ama buna ses çıkarmayı bırakın mutlu bile olur. Akıl tutulmasının değişik bir örneğidir bu.

       Çevrenize bakın ne kadar silik, bir şeyin sahibi olamamış, toplumda yeri olmayan, horlanan, hakir görülen insanların oy tercihlerinde hep güçlünün yanında saf tuttuklarını görürsünüz. Kendini çevresine, topluma kabul edilmenin başka yolunu bulamamıştır bu kişiler.  Bunlar için sorgulamanın bir önemi yoktur. Tercih ettiği Parti'nin ne yaptığının da bir önemi yoktur. Bunun gibi düşünmeyebilir, önemli olan Kendini o partiyle özleştirmesi. Günü kurtarma peşinde olan bu insanların topluma verebileceği bir şey yoktu.  

      Devlet imkanlarıyla çocuğumı kurtardım. Ona devlet de bir iş buldum gerisinin bir önemi yok mantığı ile hareket eden yığınla bir kitle peydah oldu. Onlar için bugün var, yarının bir önemi yok. Bu şekilde hareket eden insanların sürekli "Beka" söylemlerini ağızlarından hiç düşürmediğide ayrı bir garabet. Tutarlılığın olmadığı bir dönem içindeyiz. Sonu nereye varır bilinmez ancak iyi bir yer olmayacağı aşikar. 

24 Ocak 2024 Çarşamba

OY TERCİHİ

     2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği  seçim döneminde uzaktan halam olan birine bir karşılaşmamızda:

-kime verdin oyunu

-Ak Parti'ye verdim

-Neden

-CHP ye verseydim Kavalay'ı hapisten çıkaracaklar mış

-Kavala kim?

-Terõristmiş

-Ne yapmış da terörist olmuş?

-Bilmiyorum. Öyle diyorlar.

-Kim diyor

-Şıhasan dedi.

         Şıhasan benim dayım. İlkokul mezunu. Terör hakkında en Ufak bir bilgisi olmayan kendi menfaatine partizan biri. 

       Herkesin oy tercihleri farklı olabilir. Bu farklılık bilinçli olursa bir anlamı olur. Diğer türlü ülke yönetimini belirlemedeki bilinçsiz davranışlar ülkenin yıllarını bazen yüzyıllarını heba eder gider. 

       A Partisinin B partisinin bir önemi yok. Önemli olan seçmen davranışları. Seçmenin bilinci, yargılama yeteneği, olayları okuyabilme, yorumlama yeteneği olması gerekirken "adam sende verdik geçtik" mantığı ile hareket etmenin yıkımı da o kadar ağır ve sert olur ki, geri dönülmez sonuçlarını "adam sende" diyenler yalnız çekmez ülke halkının tamamı çeker.

       Oy tercihlerinin doğru kullanılmaması sadece oy kullananların sorunu değil, ülke halkının sorunudur.  Belli bir grubun yaşam koşullarına göre tercih de bulunması Kendi hayatlarını düzene soksa da diğer insanların hayatlarını zehir edebilmektedir. Gelişmekte olan veya geri kalmış toplumlardan demokrasi uygulanma biçimi çoğunluğun azınlıklar üzerinde baskıcı tahakküme sebep olabilmektedir. Azınlığın yaşam hakkı kısıtlanmakta bazen yok edilebilmektedir. Demokrasiyi çoğunluğun mutlak hakimiyeti olarak algılanıp, yönetimi ele geçirenlerin diğer halklar üzerinde baskıcı yinetim anlayışına yol açarak tahakküm kurabilmektedir.

       "Adam sende" anlayışı ile hareket eden seçmen kitlesi devlet kaynakları ile yeni zenginler turetir. İktidarları nemalanma aracı olarak gören kitleler ülke kaynaklarını fütursuzca kullanması sonucu paranın tek alde toplanmasına yol açar ki bu da toplamda fakirleşmeye, toplumun ahlaken çökmesine yol açar.  Ahlaken çöküş geri dönüşü olmayan bir yoldur.  Bu çöküşden de faydalanmak isteyen aynı kitle, çöküşü pazarlık aracı olarak kullanır. İnsani değerlerin bir tarafa atıldığı, dini değerleri kendi çıkarına kullanan bu kitleler toplum, halk üzerindeki tahakkümü öyle arttırır ki insanların oy tercihleri tek bir kanala girmesine sebep olur. Bunu bilen bu tahakkümcüler her dönem iktidarda kalma hevesiyle fütursuzca insanlar üzerinde ki baskılarını insani, dini değerlerin baskılanması sonucu ortada ne bir değer ne de kültür kalır ki bu toplumun çöküşüdür.  Dış saldırılara açık hale gelen toplum zamanla yok olup gider. 

       Kişisel çıkarlar toplumsal çıkarların önüne geçmişse, toplumun ortak değerleri ayak altına düşmüş demektir. Hele bir de Onu oradan kaldırmak, başkasının insafına bırakılmışsa değişime uğramadan kalkması ne kadar mümkündür. Yeniler eskileri arayacak, ama bulamayacaklar. Nesillerin değer aktarımı duracak, kendini yenileyemeyecek. Bir tercihin nelere sebep olacağını kestiremeyen bir halkın kendi kendini yok etmesine tanık olunacak. Ahlar vahlar fayda vermeyecek. 

    Küçük olarak gördüğümüz hareketlerimizin neler getirip neler götürdüğünü hesap edemediğimiz taktirde sonuçlarına ne ölçüde tahammül edeceğimizi bilmemiz gerekir. Her şey bir oy tercihi ile başlar ama sonuçlar bir tercih olmadan çıkar, kader olur. 

 

22 Ocak 2024 Pazartesi

FARKLI KÜLTÜRLER

       Toplumlar değer üretirken yaşadığı anın olgularını ölümsüzleştirmek, kendinden sonra kuşaklara aktarmak için uğraş verir. Kendinde olmayan hiç bir şeyi aktaramaz.  Aktardığı taktirde eğrelti durur ki, zamanla başkalaşıma uğrar. Kendinde olmayan herhangi bir şeyin kendinde gibi gösterilmesi başka bir toplum tarafından kabul edilemez. 

      Değerler toplumdan topluma farklılık gösterebilir. Kimi toplumlarda namus vazgeçilmeken, başka bir toplum için önemi olmayabilir. Namus kavramını sıradanlaştırabilir.

      İnsanı değerli kılan özellikler farklılığı çok çeşitlidir.  Kahramanlık vazgeçilmez bir özellik gibi gözükse de herkesin ortak özelliği olmayabilir. Bazı toplumlar yalanı, hırsızlığı, aldatmayı, sıradanlaştırmış olabilir. Bazen bu özellikler insanların hayatta kalma araçlarıdır. Hırsızlık geçim kaynağıdır.  Bunu aydınlanacak bir şey olarak görmez. Bazı toplumlar aldatma ile ayakta durur, diğeri fuhuş ile başka biri uyuşturucu ile. Bize Belki yabancı gelebilir bunlar. Ama onlar için sıradandır. 

       Bize saçma, kabuledilemez gelen hareketler başkaları için sıradansa, onlara göre saçma olan hareketler bizim için normal olabilir. 

      Geriye doğru gidip değişik toplumların masallarına, ürettikleri hikayelere bakarsak bunu daha net anlayabiliriz. Pinokyo hikayesinin ana konusu yalandır. Yalan söyledikçe uzayan bir burun ön plana çıkarılır. Başka bir yerde pamuk prenses ve yedi cüceler vardır. Buradaki ana konu samimiyet ve vefa işlenmesi gerekirken aşk dan bahseder. Yedi cüceler pamuk prensesi bulur, kendi içlerine Alır, yedirir içirir Ancak sonunda prenses vefa göstermez bir prens ile arkasına bile bakmadan gider. Tilki ile karga hikayesi aldatma üzerine kurgulanır. Tilkinin kurnazlığı işlenmek istense de olayın içerisinde hakkı olmayan bir şeye aldatarak sahip olma vardır. 

      Batı toplumlarında işlenen hikâye ve masalların hikâyelerinde dürüstlük konusu pek işlenmez. İnsan düşünmeden edemiyor. Bu hikâye ve masalları üretenler kendi toplumlarının durumunu mu anlatmak istiyor? 

        Diğer tarafdan doğu toplumların ürettikleri hikâye ve masallara bakın yiğitlik, dürüstlük, üzerinedir. Aradaki farkı girmemek mümkün değildir. İnsanlar kendilerinde olmayanları mı masallaştırmaya çalışmışlar bilinmez.  

       Toplumlar yaşadıkları coğrafyaya göre şekil alırlar.  Coğrafya kaderleri olmasa da etkilenmemeleri mümkün değildir. Hayat da kalabilmek için insani olmayan bazı davranışları yapan ve bunu da normal karşılayan toplumlar elbette ki vardır.

       Bir çok ritüeller korkunun eseridir. Kendini güvende hissetmek için sıradışı hareketin kaynağıda korkudur. Köpek misali. Köpekler bazı zamanlar korkudan havlar. İnsan Hayvandan aldığı özellikleri, hareketleri yapar, bunu yaparken kendini onunla özleştirir.

      

21 Ocak 2024 Pazar

TERÖR

        Her şehit haberlerinden sonra birileri çıkar, operasyonlardan bahseder, vurulan hedef sayılarını belirtir, kaç teröristin etkisiz hale getirdiğini anlatır sonunda da terörün bitme noktasına geldiğini söyleyerek tüy diker.  Kınamalar, lanetlemeler, üzüntü belirtileri ile devam eder üç gün geçince de unutulur gider. Üzüntü sadece ailede kalır. Boşuna dememişler "ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar" diye. Yıllardır ritüeller sürüp gider de birisi de çıkıp bu bizim kaderimiz olamaz demez. Bu terör illetinden nasıl kurtulunur, çaresi nedir diye söyleyen hiç olmaz. Olanlarda terörist olarak ilan edilir. 

      Terör nasıl son bulur işine gelince, çıkış sebebini yok edersen terör de kendiliğinden kendini yok eder. Ama ülkede bulunan iktidar sahiplerinin varlık sebebi terör ve terör eylemleri ise işte o zaman terör daha uzun yıllar o topraklarda varlığını devam ettirir. Terörün varlık sebebi kimi güç odaklarının hizmetini görüyorsa, o güç odakları ortadan menfaat devşirme yoluna gidiyorsa fakir halk çocuklarının ölmesinin onların yanında kınama ve kanetleme dışında yapacakları her hareketin menfaat kaybına uğramalarına yol açacağından onlar için terörün düşük yoğunluklu olsa da devam etmesi ekzemin dışında bir seçenek bırakmamaktadır. Halk neznindeki seçenekler ile ülkede bulunan muktedirlerin seçenekleri çatışma noktasına gelmişse her zaman için kazanan muktedirler olur ki bu da düşük yoğunluklu da olsa terörün devam etmesi demektir.

       Sırça köşklerinde de yaşayan muktedirlerin fakirin çocuğunun onlar için yüce bir değer olan vatan için ölmesi bir kaç günlük konuşmadan öteye gitmemektedir. Birilerinin Hayatlar yok olurken, birilerinin servetlerine servet kaymaları olağan bir durum gibi gösterilmesi ahlaksızlık değil de nedir?

       Aynı coğrafyada hayat mücadelesi veren, aynı kaderi paylaşan halkların herhangi bir menfaat çatışmasına girerek elinde gücü bulunduran bir halkın diğerine tahakkümü terörün ana sebebi olduğu aşikardır. Çıkar çatışmaları her zaman çatışma doğurur. Bu sadece halklar arasında değil, ülkeler arasında da olan bir durumdur. En küçük bir çatışmayı fırsat olarak gören küresel güçler bu çatışma ortamını kendi lehlerine kullanmakta geri durmazlar. Dış güçler olarak adlandırdığımız bu durum sadece bir sığıntı yerdir. Ortamı hazırlayan güçlü taraf bu sığıntıyı lehine çevirme çabası halk tarafından satın alınırsa terörün bitmemesi yönünde tavır alarak algılanır.

      Bireysel olsun, devlet olsun Çıkar dünyasında fakirin bir sözü, bir hükmü yok.  O sözlerin esiri, hükmün hükümsüzlüğüdür. Ona sorulmadan, fikri alınmadan yapılan olanların sonucudur fakir. Bütün hükümler fakirin üzerinden geçer. Hayatta kalması sadece tesadüftür. 

       Gelişmemiş her toplumda bir düşman üretmeden iktidarda kalmak imkansızdır. Halkın sorgulama yetisini elinden almadan iktidar sürdürülemez. İktidar sahipleri bunu bildikleri için her dönem bir düşmana ihtiyaç duyar. İnsanların sorgulamadığı bir ortamda düşman çıkarmak da zor olmasa gerek.

         Terör kimin işine yarar? Kimler oradan nemalanır. Sonucu gören, sebebi de görür. Sebep olmadan sonuç olmaz.  Her şey plan çerçevesinde yürür.  O planı yapanlar sonuçtan nemalananlardır.

19 Ocak 2024 Cuma

DURUM HİÇ DE BİLİNEN GİBİ DEĞİL

      Kendini muhalif olarak tanımlayan ( gerçekten de muhalif) Bazı kişilerin son zamanlarda çokça dillendirdiği " Yerel seçimlerde hepimiz Cumhur ittifakı belediye adaylarının kazanması için çalışalım" gibi sözleri sıkça zikredilmeye başladı. Kendine göre eğer iktidar partisi belediyeleri de alırsa kötü gidişatın bahanesini bulamaz. Gibi fikirler beyan ediyorlar. Hâlbuki durum hiç de öyle değil. Türkiye'de bir muhalefet sorunu olduğu için, muhalefetligi de yine iktidar yaptığından dolayı durum hiç de dedikleri gibi sonuçlanmaz. Çünkü ortada mevcut durumu kabullenmiş, sorgulama yapmayan bir halk kitlesi var. Bunlara ne yaparsan yapın değiştiremezsiniz. Yanlışı doğru gibi görüp ona göre hareket eden insanları değiştirmek imkansızdır.

         Hali ne olursa olsun Mutlu kölelerin olduğu bir toplumdan hiç kimse kendisine ülke adına hedef koyamaz.  Mutlu köleler iyiyi, zenginliği, refahı istemezler. Onlar için varlık sebepleri sadece hayatta kalma istekleridir. Hayatlarının kalitesine bakmaz onlar. Günlük yaşantılarının sonunda hayatta iseler onlar için mutluluk kaynağıdır. Başkalarının dertleri, istekleri onlar için önemli değildir böyle bir ortamda yanında bulundukları, destekledikleri iktidar sahiplerinin ne yaptığının onlar için neden bir önemi olsun ki? 

        Halktan toplanarak oluşturulan Devlet kaynaklarını sonuna kadar kullanmakta olan küçük mutlu azınlık taraftarlarına yine devlet kaynaklarından ulufe olarak dağıtılan küçük şeylerle mutlu etmesini başarabiliyorsa, devletin tamamını yönetim altına alarak, bu yönetimde de başarısız olsa da yonetilenler tarafından takdirle karşılanması doğaldır.  Önemli olan başarısız görebilen kütlelerin olması. Şu aşamada böyle bir ihtimal mümkün gözükmemektedir.

        Köleliğin yüzyıllar boyu sürüp girmesinin tek sebebi, kölelerin de sahiplerinde durumlarından memnun olmasıdır. Köleler mevcut durumlarından şikayet etmediği sürece ne kölelik biter ne de sahiplik. Tarihde köle isyanları olmuşsada , isyanlar yine köleler yardımıyla bastırılmıştır. 

         Umutsuzluk insanı koleleştir.  Kölelerin sahiplerini yenme gücü olmasına rağmen, başkaldırmamalarının tek sebebi organize olmamaları ve mevcut durumlarını olduğu gibi Kabul etmeleridir.  Özgür olduğunu zanneden milyonlarca insanın aslında köle olduğu, ancak sadece köle kelimesini kabul etmemelerinden başka bir şey değildir, kelime anlamını kabul etmeyenler o kelimeyi hayatının her alanında yaşar ama bunun farkında değildir.

       Koleleri küçümsemeyin onlar hayatlarını sahiplerinin izin verdiği alan ve imkanlar dairesinden geçirir. Buna da bir ömür der. Ömür ün nasıl olduğunun bir önemi yoktur.  Bir günün diğer günden farksız olduğu zayii hayat. 

17 Ocak 2024 Çarşamba

KISKANÇLIK

       Kıskançlık, çekememezlik bazen öyle noktalara taşınıyor ki insan düşüncesinin daha ötesine girebiliyor. Dünya malı olarak bir insan kendinde ihtiyacından fazla olanın başkasında olmasına tahammül edemez. Herkesin ihtiyacı olan bir mal'ın başkasında da olmasını istemez. Bu durum İnsan tabiatının gereği değildir. Yaratılışı bunu gerektirmese de kendisine verilen iradeyi doğru kullanmasının sonucudur bu. 

         Allah cenneti sonsuz alan olarak yaratmışsa da bunu kuskananlara rastlarız. Kendisine yakıştırdığı cennete başkasını yakıştırmaz, kendi yanında başkasını istemez. Onu dünya gibi, imkanları kısıtlı görür. Bazı imkanların başkasına da verildiği takdirde kendisine verilmeyeceğini ya da kısıtlı verileceğini sanır. Burada rızkı dert ettiğin gibi orada da bu kişide aynı dert vardır. Kendi yaptıklarına, hareketlerinde bir derece biçer, aynı hareketi yapan başkalarını Kendi yaptıkları ile kıyaslama zahmetine girmez. Bu onun egosunun derecesini gösterir. Ego nirvana olmuştur o bundan rahatsızlık duyması gerekirken bununla gurur duyar. 

         Her zaman dem vurduğu bu dünya geçici, diğer tarafa hazırlık yapmak sözleri hem havada kalır. Bu dünya için yapmadığı haksızlık, zulüm kalmaz, o bunları bir haksızlık olarak görmez hayatın olağan akışıdır onun için. Yaptıklarına mükafat olarak bakar.  Sözler ağızdan çıkan sadece bir argümandır, kendisi için değerli olsa da aslında hiç bir değeri yoktur. Bunu bilir ancak tekrar etmekten geri durmaz. O içindeki "ben" i " biz" haline getirememiştır. Bunun acısını, kaybını başkalarını ötelemekte, kendi ile eşdeğer de bulundurmamakla öç alma çabasına girer.

         Bu sadece bize mahsus bir olgu değildir. Bütün dinlerin sorunudur. Kendilerini dinin sahibi zannedenler cenneti tekellerine almışlardır ki kimseyle paylaşmak istemezler. İstediklerini, istedikleri zaman oraya sokup çıkarmakta bir sakinca görmezler. Yakın bir zamanda kendini İslami bir yazar olarak lanse eden bir hanımefendi, kendi gibi düşünmeyen başka bir İslami grubu din dışı olarak tanımladı. Bu kadın kendini öyle kaptırdı ki İslâm sadece Kendi gibi düşünenlere indiğini zanneder hale gelmiş. Gazze'ye yapılan zulmü eleştirenleri sırf kendi gibi düşünmediği için o grubun eleştirilerini samimi bulmadığı dile getiriyor ki orayı da tekellerine almaya çalışıyorlar. Zulmü, haksızlığı, katliamı  kıskanan bugüne kadar hiç olmamıştı, bu sayede bunun da gördük.

         Politize olmuş taraftarlık vardır. Yanlışlara her zaman için bir bahane bularak doğru kabul etme durumudur.  Bu bir hastalıktır. İnanç olarak da şirktir. Bunu bilir mi? Hiç şüphesiz. Bu insanlara bakın çıkarları her zaman için dinin önüne geçmiştir. Bundan hiç bir rahatsızlık duymazlar. Dinin bunlar üzerinde ki söz hakkı sadece menfaat çerçevesinde yürür. Din sadece bir ticaret aracıdır. 

16 Ocak 2024 Salı

HERKESE EŞİT ADALET

       Can Atalay gezi davasından dolayı Ağır ceza mahkemesinde yargılanarak hüküm giydi. Cezası İstinaf mahkemesi ve Yargıtay tarafından onandı. Bu arada milletvekilliği genel seçimlerinde TİP partisi tarafından Hatay'dan milletvekili adayı gösterildi ve milletvekili seçildi. Meclise kaydı milletvekili olarak yapılmasına rağmen yemin edip cezaevinde olduğu için görevine başlayamadı. 

       Can Atalay avukatları Anayasa mahkemesine bireysel hak ihlali başvurusu yaptı. Anayasa mahkemeside oy çokluğu ile hak ihlali kararı verdi. Kararı ilk ceza veren ağır ceza mahkemesi uygulaması gerekirken mahkeme Yargıtay 3. Ceza dairesinin yetkili olduğunu belirterek dosyayı Yargıtay a gönderdi. 3.ceza dairesi Anayasa mahkemesinin kararını yerinde bulmayarak uygulamadı bir adım daha giderek Anayasa mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. İkinci hak ihlali davasında da aynı süreç işledi. 

        Bu işlemler yargısal süreç olarak tartışılıyor. Kim haklı kim haksız mahkemelerin bileceği hukuksal bir iş. Ancak bu süreç hakkında mahkemelerden çok ilgisiz kişilerin hukukçu adı altında konuşmaları tam bir ikilem oluşturuyor ki, kendi taraftarları için kullandıkları çözüm yollarını bu dava için kullanmaktan imtina ediyorlardı. Bunu da hukukçu kimlik ve eğitimleri ile yapıyorlar. 

        Herkese eşit adalet anlayışı ne yazık ki işlemez hale getirildi. Kendini milliyetçi olarak tanımlayan ve iktidar ortağı bir partinin savunucusu kişiliğini ön plana çıkaran avukat bir şahıs bu dava ile ilgili " Ağır ceza mahkemesi karar vermiş, mesleğinde daha tecrübeli İstinaf hâkimleri kararı yerinde bulmuş, bir üst mahkeme ve daha tecrübeli Yargıtay hakimler heyeti kararı onaylamışken çoğu hukukçu olmayan Anayasa mahkemesi üyeleri bu davayı nasıl bozar" diye görüş belirtiyor. 

         Bu görüş tek taraflı ve ideolojik bir yaklaşım olduğu aşikardır. Çünkü Türkiye de bütün mahkemelerce suçlu bulunmuş bir kişi ya da kişiler her ülkenin Kendi belirlediği hukukçulardan oluşan Avrupa İnsan hakları mahkemesinin hak ihlali kararları ile ilgili tek kelime etmiyor yada edemiyor. Bu ikircikli durum ülkenin adalet sistemine güvenin seviyesini belirlemede bir ölçü olarak bir kenara atılıp bekletiliyor.  Kendilerine göre bekletme, üstü örtülme olarak bu durum uluslararası Adalet divanı tarafından dikkatle takip edildiğinin farkında olmamaları deve kuşu misali kafalarını kuma gömüyorlar kendilerini görünmez sanmalarından başka bir şey değildir herhalde. 

        Bir ülkede hukuk farklı ülke güvenliği farklı işlemesi gerekirken bir birini tamamlar nitelikte uygulamalara imza atmaktan imtina edilmiyor. Güvenlik kaygısı çekiyorsa kanunları güvenliği tamamlar nitelikte yapılması en doğru iş olması gerekirken, tamamlayıcı uygulamalar kendilerine zarar verme ihtimalinden dolayı bundan kaçınarak kanunları kendilerine göre yorumlamak daha çok işlerini yürütmede kolaycı olması en doğru hareket olarak gelmektedir. Kendilerini en zor zamanlarda kurtarma yöntemi bu olsa gerek. 

14 Ocak 2024 Pazar

ÖNCELİKLERİMİZ

 

    İç siyaseti öyle hale getirdik ki kişisel çıkarlarımız devlet çıkarlarımızın önüne geçti. 31 Mart 2024 Mart seçimlerinde partilerin kendi aralarında yaptıkları ittifaklar devlet çıkarlarını göz önüne alınarak yapılmaz hale geldi. Partiler birbirlerinden ne koparırım, hangi devlet kadrolarını alırım ve kendi yandaşlarıma nasıl dağıtırım peşinde. Liyakat, bilgi, birikim ortada konuşulanlar arasından çıkarılmış durumda. Yeniden Refah Partili bir üst düzey yönetici kırmızı çizgilerini, beka meselelerinin İkinci boğaz yapımı olduğunu söylüyor. Daha da önemlisi Yavuz Sultan Köprüsünde yapulacal olan demir yolu köprüsünün Türkiye açısından vatana ihanet ile eş değer anlamı taşıdığını beyan ediyor. Sebebini de Demiryolunun yapılması ile birlikte İpek yolunun demiryolu haline getirileceğini Çin’in daha rahat olarak Evrupaya mal taşıyacağını bu arada Türkiyenin Avrupa ülkelerine olan ihracatının biteceğin, beyan ediyor. Söylenenler doğru olabilir, gerçek ile de uyuşuyor. Çin’in bu demir yoluna destek verdiği herkes tarafından bilinen bir gerçek. Nakliye masraflarından kurtulan bir Çin’in mal üretmede ki kapasitesinin olağanüstü olması,üretilen bu malların düşük nakliye ile bir üçüncü ülkeye taşıması elbette ki Çin’in işine gelecektir.

         Böyle bir iddia eden bir siyasi parti üst yönetimde ki bir kişinin söyledikleri dikkate alınması gerekirken bizzat kendi parti organlarınca “Bu kendi görüşüdür, partimizi bağlamaz” demeleri kafalarda soru işareti bırakmaya yetti bile. Daha kesinleşmemiş bir ittifak arefesinde böyle açıklamalar ve buna karşı yapılan cevaplar kişisel çıkarların ne kadar önde olduğunun bir işaretidir. Kendine kırmız çizgi, beka söylemleri ile tanıtanlar bu söylemleri bir tarafa bırakarak iktidar sahiplerinin yanında yer alması kişi/parti çıkarlarının devlet çıkarlarının önünde olmasının açık bir işaretidir.

         Bu gibi söylemler, ittifak arayışları yeni icat oldu. Geleneksel devlet yönetimlerini bir tarafa bırakan iktidar sahipleri çıkarılan kanunlarla ittifak kapılarını açarak bir çıkar ilişkisine girme posizyonlarını icat ettiler. Daha çok iktidarda kalma çabaları devlet geleneklerini ve çıkarlarını bir tarafa bırakma yoluna gidilmek zorunda kalındı. Onun için hedefler şaştı, istediklerini yapamaz hale geldiler. Yeni olan bu sistemin ileride neler getireceği daha bilinmiyor. Çünkü Türk devletleri yönetiminde bu şekilde bir yönetim ilk defa deneniyor, sonuçlarını da ileride halk olarak elbette alacağız iyi veya kötü.

         Hiçbir şeyin iyi gitmediği bir ortamda beklentinin sağlıklı olması düşünülemese de bir kısım çıkar çevrelerince iyi gittiği yönde propaganda yapılması, propaganda yapanların kimler olduğuna bakarak resmi tamamını görmekte zorluk çekilmemesi gerekir.  Ama resim herkese aynı boyutda gösterilmediğinden herkesin gerçeği görmesi zor olsa gerek.

 

13 Ocak 2024 Cumartesi

İNGİLTERE

Kızılderelilere atf edilen bir söz var. " Bir ırmak da iki balık kavga ediyorsa mutlaka oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir." İngilizler ne gibi bir kötülük yapmış ki kızılderelilere bu sözü söylermiş. 

      İngilizler uzun dönem imparatorluk bir geçmişi olmasa da dünya üzerinde oyun kuran geleneği kendilerine bir yönetim şekli olarak benimsemişlerdir.  Bunun ne şekilde olacağını kavramış bir millet haline gelmişlerdir. Dünyada ki gücün para ile olacağını çok önceden keşf ettikleri için sermaye kontrolünü tamamen kendilerinde toplamışlardır. İngiltere üzerinden geçmeyen hiç bir paranın değeri yoktur. 

       İsrail'in Gazze'ye yaptığı saldırıda İsrail'in yanında saf tutmuş olsa da perde arkasında İsrail aleyhine işler çevirmede yine söz sahibi olmuşlardır. Güney Afrika Cumhuriyeti İsrail'in Gazze'de yaptıklarını Lahey Adalet mahkemesine taşıyarak soykırım olarak karar çıkarmak için başvuruda bulunmuş olsa da Güney Afrika Cumhuriyeti'nin tek başına karar verebileceği hareket edebileceği bir durum çok zor gözükmektedir. Çünkü dünyada ki Yahudi lobisinin baskılarına dayanabilecek güçlü bir ekonomi durumuna sahip değildir. Yine bunun arkasında İngiltere'nin olması büyük olasılıktır. İngiltere'nin sömürge ülkelerinde yaptığı hakem rolünü burada da devreye soktuğu açıktır.

       İsrail'in yanında gözükse de İsrail'e " Sen istediğini yapamazsın, yapacaklarının sınırlarını Ancak ben çizerim" demek istemektedir. "İleri gidersen birilerini kullanır dünyada seni soykırım yapan bir devlet haline sokarım. Ayrıca ikinci dünya savaşında Hitler 'in Yahudilere yaptığı soykırım kararlarını uluslararası mahkeme aracılığı ile nasıl tescil ettirdiysem aynısını sana yapar oradaki soykırım kazanımlarını yok ederim " demek suretiyle İsrail'e göz dağı vermiştir. İsrail bunu çok iyi okudu. Bundan sonraki hareketlerini Ancak İngilizler belirler. 

       İngiltere'nin dünya üzerinde oyununu sokamadiğı tek ülke İran'dır. Bunu her iki ülkede çok iyi bilir. İsrail Cumhurbaşkanına soruyorlar en çok korktuğun ülke hangisi İran diyor. İkincisi yine İran, üçüncüsü yine İran diyor. Sebebini soruyorlar. Onlar devasa bir İmparatorluğun üzerinde oturuyorlar ve İmparatorluk hevesinden hiç vazgeçmediler diye cevap veriyor. Demek ki her şey geçmiş ile ilgili. Bugünkü bazı küçük devletler saygı görüyorsa geçmişteki atalarının kurduğu devletlerin, imparatorlukların mirasını yedikleri için saygı görüyorlar. İnsanlarda öyle değilmidir?  Bir yerde birileri birileri tarafından saygı görüyorsa dedelerinin mirası nedeniyledir. 

      İngiltere aynı oyunu Myanmar içinde yaptı. Burada da Gambiya yí kullandı.  İlginç olan soykırıma uğrayan yine Müslümanlardı. 

        Birileri çıkıyor bir şey yapıyorum havasıyla parmak sallayarak "bu Hilal ile Haçın savaşı" diyor. Katledilen Müslüman, katleden Yahudi, soykırım mahkemesine taşıyan Hiristiyan, yargılayan Hiristiyan ama savaş Hilal ile Haçın arasında oluyor.  Bunlar gereksiz boş sözler ama inanan bir kitlenin olduğuda aşikar. 

10 Ocak 2024 Çarşamba

DÜŞMAN ÇOĞALTMAK

 

Coğrafya kader mi? diye sonu gelmez bir tartışma vardır. Coğrafyanın kader olup olmadığını bilmem ama beraber yaşadığın insanlar herhalde kader. İnsan geleceğinin coğrafyanın etkileme gücü olsa da zayıftır. Gerekirse coğrafya mücadele edebilirsin. Olumsuzlukları olumluya çevirmek imkansız değildir. Yalnız beraber yaşadığın insanlarla mücadele bazen öyle hale gelir ki varolma mücadelesi ile karşı karşıya kalırsın. Ya var olacaksın ya da yok edeceksin. İşte varolma mücadelesi burada kader’e dönüşüyor.

Bu topraklarda var olma mücadelesi verdik. Öldük öldürdük. Ama sonuçda kazandık. Yalnız başımıza değil yüzyıllardır aynı topraklarda yaşayan insanlarla birlikte yaptık bunu. Ne onlar bize ne de biz onlara düşman gözü ile bakmadık. Dostlarımız çoğaldı, düşmanlarımız azaldı. Aynı coğrafyada kader birlikteliği etmişcesine mücadele ettik ama bir yere geldi tıkandı. Birileri daha çok kazanma hevesiyle hareket etmeye başladı. Dostluğumuzu çekemediler. Bir ondan öldürdüler biz bizden düşman etmeye çalıştılar. Kısmende başarılı oldular. Bizi birbirimize düşürenler bizden gibi gözüken bizden olmayanlardı. Kandık onlara, kandırıldık. En zayıf yerlerimizden vurdular bizi. Sizdeniz dediler inandık, bize dediklerini dostlarımıza da dediler onlarda inandı. Bir araya gelip birbirimize sormadık bunlar kim diye? Kim olduklarını bilemedik. Kim zannettik. Sonunda kaybettik.

Hep dost kazanmak için yola çıktık. Düşmanlarla geri döndük. Bu coğrafyada hayatta kalabilmek için dost kazanmanın önemini kavrayamadık. Bir dost kazanmak uğruna yüzlerce düşman edindik. Sonunun ne olacağını hesap etmekten uzak fikirlerle kendimizi kandırmaya çalıştık. Kandırıldık. Sırtımızı dayayacak dostlarımızı ufak menfaatler karşılığı birilerine peşkef çektik. Bunlarada dost dedik. Sırtımızı dayadık arkamızdan vurulduk. Biz onları vurduk, onlar bizi bunları hep dostluk uğruna yapıldığını zannettik, gerçeği göremedik. Kaderimizi coğrafyanın çizmesine rıza göstermedik. Her şeyi zorladık olmadı.

Komşularımız en iyiye ulaşırken biz yerimizde saydık.  Birbirimizi öldürmekten düşmanımızı göremedik vurduk vurulduk bugüne bu şekilde geldik. Ya bundan sonra?

Küçük azınlık dediğimiz birilerinin hayat standartlarını yükseltmek için çoğunluğun hayat standartları düşürülmesi lazım. Küçük ve alakasız gündemlerle kamuoyu meşgul edilecek ki asıl konular konuşulmayacak, servet transferleri sessizce el değiştirecek. Kimin için? Bizden olmayan küçük bir azınlık için.

Göremedik dedik? Gördük, görerek yapıldı her şey. Parmaklarıyla düşmanı gösterdiler, biz parmak uçlarına baktık, parmadığın sahibine bakmadık. Bize gösterdikleri düşman değildi, sadece hedef gösterdiler. Hedefi yok ederken bizde yok olduk.

Yok olma kaygısı taşımayanlar yok mu? Elbette var. Bunlar kendi etraflarında dönmekten, çıkar çevrelerine, güç odaklarına kendilerini pazarlamaktan yok olmayı düşünemeyen kişiler. Bir zamanlar bunlar toplum içerisinde sessiz hareket ederdi. Toplum tarafından ayıplı mal sınıfına girerdi. Artık öyle mi? Bu işler artık gözümüzün içine bakarak, alenen yapılıyor. Toplumsal bozulma da burada başlıyor herhalde. Hep toplumsal bozulmalardan dem vururuz ya artık vuramaz hale geldik. Onlar güçlendi biz güçsüzleştik. 

Herkesi düşman edindik de, bu dönenleri bir türlü DÜŞMAN  edinemedik. Her şeyi dert ediniyoruz ya Bu da bize katmerli dert olsun.

 

 

          

        

 

7 Ocak 2024 Pazar

KRALLAR DA AĞLAR

    Ruhsuz, vicdansız değildir krallar onlarda ağlar. Vicdanından mı ağlar? Yoksa vicdansızlığından mı? onu bilmiyorum. Belki de yapamadıklarından, pişmanlıklarından ağlar. Ama sonuçda ağlar.

         Göz yaşı deyip geçmeyin bir çok olayın müsebbibidir o yaşlar. Belki kendi için belki de halkı için göz yaşı döker. Göz yaşı pişmanlıktır.  Krallar pişman olmaz mı? olur elbet. İnsandır o, hata yapar, yapamadıklarının pişmanlığıdır o gözyaşları. Yeri gelir zulm eder ağlar yeri geli,r zulm edemediği için ağlar. Kendi halkına zulm edipde ağlayan olmamışmıdır? Her tarafda vardır bu krallardan. Kendi yaptıklarını bazen hiç görmez, başkasının zulümlerine ağlar. Bu onun vicdan anlayışıdır. Kendi yaptıklarını zulüm olarak göremez. Yaptıkları kişilerin hareketlerinin karşılığıdır. Bu onun için zulüm değil ilahi adalettir. Buna kendini öyle inandırmıştır ki zulüm onun için sıradan yapılması gereken bir harekettir. Bu hale nasıl gelir kral, kendi gelmez dalkavuklar getirir. Onlarda kral ile birlikte ağlar.  

         Rus krallar kendi halkı için değil, Çin halkı için ağlar. Çin krallar Malezya halkı için ağlar, İngiliz kralı Afrika halkı için ağlar. Kendi halkı için ağlayan kral kral değildir. Kendi halkı için ağlayan kral acizdir, belki de suçlu. Krallar hata yapmaz ve suçlu da olamaz. Bu acziyetini gösterir. Krallar aciz olamaz. İnsan olmanın gereğini yapmak zorundadır, Göz yaşı dökecektir, ama kendi halkı için değil.

         Ağlamak insanlık, vicdan göstergesimidir? Herkes öyle zanneder ama değildir. Haccac ordusuyla Mekkeye gidip oradaki halka zülm ettiği sırada oradan biri karşı çıkar. Zulmün dindeki yerinden, insanlıktaki yerinden bahseder, Zülm edenin lanetli olacağını söyler, yıllar sonra aynı şahıs Vali olur Haccac’ın yaptığı zulümlerin daha fazlasını yapar.

         Harun Reşit’e nasihat sırasında ağladığına şahit olurlar, Aynı Harun Reşit kendi gibi düşünmeyen insnları ailesi ile birlikte katl etemekten geri durmaz.

         Suudi Arabistan Velihat prensi Selman Filistinli çocuklar için ağlarken bizzat kendisi Yemenli çocukları katl edip açlığa mahkum etmekten rahatsızlık duymaz.

         AKP sözcüsü Hüzeyin Çelik Filistinli çocuklar için gözyaşı dökerken masum insanları hapse atmaktan, kadınları çocukları ile birlikte hücrelerde yaşatmaktan rahatsızlık duymaz.

         İsrail Başbakanı kendi halkı ve çocuklar için gözyaşı dökerken, Gazzaeli çocukları bombalayarak öldürmekten rahatsızlık duymaz.

         Krallarda ağlar da ne kadar gerçek ağlar bu bilinmez. 

3 Ocak 2024 Çarşamba

DOĞRU KİME GÖRE

       İnsanı anlamak kadar zor bir şey olmasa gerek. 29 Mayıs’da İstanbul’un fethi kutlamalar vardı. Sosyal medya da birisi bu paylaşımı yaparken “İstanbul’u feth eden komutan ne güzel komutan, asker ne güzel asker.” Paylaşımı yaparak bir hadis olduğunu iddia etti. Tuhafıma gitti. Nasıl bir hadis ki komutanın kundaktaki kardeşini bir şirk olan beka ile ilişkilendirerek öldürmesini haklı çıkararak peygamberin sözde hadisine mazhar oluyor. Böyle bir hadis gerçekte var ise İstanbul daha feth edilmemiştir, diğer tarafdan Fatih Sultan Mehmet tarafından feth edildiyse bu hadis gerçek değildir. Nasıl gerçej olsun İslam peygamberi kardeş katlini yapan bir şahsı nasıl övebilir.  Ama bir de gerçek var ki iktidarını devam ettirmek, sağlamlaştırmak amacın olanların bu tür dini bir dayanağa elbette ihtiyaçları olacaktır tarih de gördük ki olmuşturda. Bu bir acı gerçektir. Tarih Şahsi çıkar ve emellerini dinin önüne geçiren şahıslarla doludur. Yaşamışlar ve gitmişlerdir. Bir amaçları, bıraktıkları bir şey olmuşmudur? Elbette ne yazık ki acı ve gözyaşından başka bir şey bırakmamışlardır. Ne için daha rahat ve müreffef bir yaşam ve daha fazla koltuklarda kalabilmek için. En doğrusunu elbette Allah bilir. 

         Onlarca kez Kur’an meali okurumda her seferinde başka bir şey bulurum en son bulduğum gerçekten insanı dehşete düşürecek bir şey. Daha önce neden dikkat etmedim bilmiyorum. Yaşadığımız hayat tecrübelerinin bir sonucu olsa gerek. Bazıları bir mucize arar ancak, aradıkları mucizeler kendi kafalarında kurdukları zorlama yorumlardır. Ama bulduğum ayet de açık ve net. Zorlama adına bir şey yok. Lut kavminin helakı olayında geçen bir ibare. “Melekler biz Lut kavmini helak etmeye geldik deyince Hz İbrahim orada Lut da var dedi. Melekler elbette biz onu ve ailesini kurtaracağız yanlız koca karı geride kalanlardan olacak dediler. Melekler biz o belde de bir aile dışında Müslüman kimseyi bulamadık dediler.” Bir peygember geliyor yıllarca tebliğ ediyor. Söylenir ki Lut kavminden binlerce kişinin Lut a inandığı söylenir ancak melekler o düşünce de değildir. Kendini Müslüman olarak lanse edilenler de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Bunun sebebi nedir? Yapılan haksızlık, hukuksuzluk ve bugüne kadar görülmemiş ahlaksızlığa karşı çıkmayanları melekler Müslüman olarak görmemişlerdir. Bunu ibret alanımız varmıdır acaba? Günümüze bakarsak etrafımızda        Müslümanım diyenlerin akıbeti ne olur acaba? Kimse akıbetinden emin değil. O yüzden ölüm korkusu herkezde mevcut. Akıbetinden emin olan ölümden korkar mı halbu ki!

          İnsan işte böyle garipliklerle geliyor, gariplikler le dünyayı terk edip gidiyor. Hep bir umutla yaşıyor ama o umut insana umut vermiyor. Etrafımız Kendini Allah’ın yerine koyarak insanları cennnete, cehenneme sokup çıkaranlar doldu. Kendini Allah’ın yardımcısı, karar vericisi olanlarla çevrili. Bunlar mı cennete gidecek, bunların takipçilerimi kurtulacak. Yaşadığımız olaylar, maruz kaldığımız felakaetlerin hepsini geçmişte Allah helak olarak insanlara uyguladı. Ama hep okuruz, hikaye tadında hiç ibret alanımızı gördünüz mü? 

Her şeyin en doğrusunu yine Allah bilir

2 Ocak 2024 Salı

DİNBAZ

       Yola çıkacağın insanları belirlemede en önemli ölçü sanırsam ülkede yapılan seçimlerde belirleniyor. Seninle birlikte şikayet edip, seninle birlikte sana yapılan haksızlık ve hukuksuzluklara ağlayıpda arkadan iş çevirenler var ya senin için bir mihenk taşı oluyor. Kendilerini uyanık sanıp, seni kandırdığına inanan insanlar görüyorsun, aptal olduklarının  farkında bile değiller. Senin her şeyden haberdar olduğunu ne yazık ki bilemeyecek kadar aptallar.

        Kendilerini çok iyi dindar olarak tanımlıyorlar ya, işte ip orada kopuyor. Seni kandırmak aldatmakta o kadar mahir zannediyorlar ki kendilerini Allah’ın üzerinde de deniyorlar bu ahlaksızlıllarını. 

         Önce dindar nedir? Dindar Allah’ın göndermiş olduğu kitapda yazan ahlak,edep kurallarına uyan, öncliği toplum ve insan odaklı menfaatleri ön plana çıkaran, ben değil, biz diyen, arsızlığı hukuksuzluğa, karşı çıkan, hırsızlığı, yolsuzluğu elinin tersiyle iten ve bunu yapanlara tavır alan kişidir. Bir de bunun tam tersi ollan dinbazlar vardır. Bunlar için menfaati uğruna her şeyi mübah gören bir güruh var. bunlar aslında dinin deyimiyle Münafık, beşerin deyimiyle dinbaz. Etrafınıza bakın kimlerin dindar kimlerin dinbaz olduğuan karar verin. 

        Yakınım birine sormuştum, biri beni haksız yere döverse benim yanımda yer alırmısın diye, o da tereddütsüz elbette demişti. Aslında yalan söylüyordu. Çünkü onun bir dinbaz olduğunu çok iyi biliyorum. Arkadaşlık, akrabalık bağına bakmaz, sadece menfaatine bakan birisi. Delilim de var. Bir hukuksuzluk ile bir iktidar tarafından soruşturmalara maruz bırakıldık, dediğim o dinbaz akrabalarımız bizim değil iktidarın yanında yer aldı. Bizimle beraber hukuksuzluklara, haksızlıklara ağladılar ama gidip onların iktidar olabilmesi için onlara oy attılar. Sonra gelip bize ahlak dersi vermeye başladılar. Beni kandırma isteklerini anladımda, bre be Adamlar Allah dan ne istediniz.onu da mı kandıracağınızı sandınız. 

         Dini sadeece namaz, oruç, hac zanneden dinbaz bunlar. Niye öyle derseniz, bunlar için herhangi bir ücret ödemiyorlar bedava çünkü sadece zamanlarını alır. Onlar için ondan bol ne var. toplum bilmez insanlar. Kısacası ahlaksızlar.

        Dünyaya gelipte sadece kendi doğruları ile yaşayan insanlara hayret ederim. Benim için ot gelip ot gibi gitmişlerdir. Kendin gibi düşünmeyen, ampati yapmadan yaşayan insanlar var. kendi sığ dünyalarında bir hayvan gibi ömür tüketiyorlar. Buna kalite yaşam diyorlar herhalde. Nerede kalite anlamak mümkün değil.

          İnsan şunu mutlaka bilsin benlikten çıkıp “biz” olarak yaşamadıktan  sonra kurtuluş yok. Unutun bunu. eğer “ben” duygusuyla bir ömür tüketip gittiyseniz sadece kendinizi kandırarark bir hayat sürmüşsünüzdür. Mezarlılar böyle insanlarla dolu, tarih böyle insanları kayda geçmemiştir. Çünkü tarih açısından bunların bir değeri yoktur. Etrafınıza bakın, geçmişinize bakın bu tür insanlar nasıl yad edilir. Anısıylamı? Yoksa ağır bir tabir olacak ama “Anasıyla mı? Annelerinizi yad ettirmeyin. Çünkü sizin ahlaksızlığınızda onların bir payı yok. 

           İnsanın en çok içini acıtan şey nedir bilirmisiniz. Hiç bir menfaati, zararı yada yararı olmadığı halde senin hasımlarının yanında olan sevdiklerinindir. Bunada sevgi denmez herhalde. Söyledikleri sevgi sözcükleri yalandan başka bir şey değildir. Yapılan iyilikleri görev olarak bildikleri için yaparlar bu ihaneti. Bu insanlar için mahşer vardır, buna inanırlar ama o uzaktadır onlar için. Yarınlerı yoktur bu insanların. Sevdiklerin tarafından bıçaklanma nedir bilirmisiniz, çok acıtır insanı, acıtan bıçak yarası değildir, ihanettir aslında. Yarının varlığını bilmek insan eder kişiyi. Bilmeyenlere ne denir onu bilemem. Albette bilen biri çıkar bir gün.

NEYLE İMTİHAN OLACAĞIZ

   Her zaman derim ya ne garip dünya! Kim ne yaptığını, nasıl yaşadığını, ne ile imtihan olacağını bilmeden ömür tüketip gidiyor. Her insanın doğruları var ya, aslında doğru olup omadığını bilmeden yaşıyor. Hayatını zehir ettiğinden farkında olmadan, gayesiz, amaçsız, o gün  için ve sadece kendisi için yaşayan o kadar çok insan var ki, bilemiyorum, belki de ben yanılıyorum, hep düşünmüşümdür acaba yanılan, hata yapan benmiyim diye ama, insanında bu hayatta bazı bildikleri vardır elbet. Bilemese imtihanın, kurtuluşun, ümidin bir anlamı olurmu? Elbet olmaması gerek.

       Mezarlıklar kendini vazgeçilmez sananlarla dolu. Gidin  bakın küçük yerlerde mezar taşlarında yazılan isimlerin hepsini herkes tanır. Ne hayalleri vardı. Ölmeden önce yarın yapacaklarının hayalleri ve kaygıları ile sabah etme telaşındaydılar. Ama nasip olmadı. Hayaller de kendileri ile birlikte toprak oldu. Onlaında vardı doğruları. Kendilerini kurtuluşa götürecek yoldan gittikleri umuduyla yaşadılar. Acaba o umutları kendilerini kurtarmışmıdır. Kimse bilmiyor. Ama acı bir gerçek ver ki kimse ondan kaçamayacak. Her nefis ölümü tadacak ve gerçek ile yüzleşecek. Geriye dönüşün omadığı gerçekle yüzleşmek elbette herkese şiddetli bir acı verecek. 

         Öylelerini gördüm ki hayatın, kurtuluşun  ve dinin sadece ibadetlerden ibaret olduğunu söyleyerek yaşıyorlar. Namaz, oruç, hac dan ibaret olan bir din.   Ve bu inanç ona sonsuz bir hayatta kurtuluş ve cennet verecek. Ne kadar kolay değil mi? din sadece bunlardan ibaret. Hak, hukuk, kul hakkı, zulüm, bunlar dinin bir parçası değil onlar için. Kendileri yapmıyor ya bunları gerisi onlar için önemli değil. Yapana yardım etmek onlar için bir sorumluluk yüklemez. Yapıyorsa o yapıyordur, ve yapan çekecektir cezasını, yardım etmek. Yol açmak mesuliyet yüklemez. Allah kitabında “Meyl etmeyin ateş dokunur” der ama inanın bunu bilmez onlar. Bilselerde o kısmı çıkarmışlardır kitaplaından. Ne güzel hayat değil mi?  bir söz var ya “hayat sana güzel” derler ya, gerçekten  hayat bunlara güzel. 

         Alllah ile kul arasında olan ibadetler sadece kul’u ilgilendirir, bir başka şahısa ne faydası ne de zararı dokunur. Allah ile kul arasında ki münasebettir bu. Birinin Namaz kılması, oruç tutması, Hacca gitmesi beni ne ilgilendiri ve bana ne faydası olur ya da zararı. Ama bunlar için önemli olan bunlardır. Bunları yapmamak Cehennemde yanma için yeterlidir. Bunlara desen ki Kul hakkı ne olacak diye, bunun önemi yoktur bunlar için. Bazen düşünüyorum gerçekte böylemi diye, ama yanılıyorum. Herkes herşeyin farkında sadece kendi üzerine uğratmak istemiyor. Hak yemek, haramlardan uzak olmak onlarınn hayatını zorlayacak onun için bunları görmek istemiyor. “Dünya boş” der ama, onun içinde yapmayacağı şey yoktur. Bunların hepsini duymadım, bizzat şahit oldum, gördüm. Kimse bana hikaye anlatmasın. O hikayeleri çok duydum. Hikayeler ile yaşamak, gerçek hayattan uzaklaşmaktır. Hayallerle yaşayan insanlar arasında yaşamak kadar zor bir şey yoktur. Zamanla onlara ayak uydurursan onlarla birlikte yıkılıp gidileceğini çok iyi biliyorum.

         Ömründe Allah’ın kitabını bir kez olsun Tefsirini bırakın, Mealinden dahi okumamış birisi gelip sana dinden bahsediyorsa, uzaklaş ondan, kendi haline bırak. Atalarından duydukları ile hükmeder onlar. Atalarının  izindedir. Halbu ki ataları hiç bir zaman doğrun yolda olmamışlardır. Peygamberler misali. Peygamberler halkına tebliğ ederken Allah’ın tekliğni, birliğini, emir ve yasaklarını anlattıktan sonra hakları hep şunu söylemişlerdir. “Sen yalancısın çünkü biz Atalarımızdan bunları duymadık” demişlerdir. Allahda diyor ya “Ataları doğruyu Bilmiyorsa” işte böyle Atalarının  dini ile yaşayanlar. Ataları ile birlikte haşr olacakları o gün yakındır ve onunla da yüzleşeceklerdir. 

HEPİMİZ O KÖYÜN İNSANIYIZ

     Bir vesile ile bir köye gitmiştim. İlk defa gördüğüm manzaralar beni hayli şaşırttı. Orada yaşayan halk normal bir Anadolu köylüsü gibiydi ancak zaman geçtikçe bazı tuhaflıkların olduğunu fark ettim. Köyün tek camisi var, vakit namazlarında dahi Cuma namazı gibi kalabalık, kendi kendime ne kadar dindar insanlar diye aklımdan geçirdim. Ama köylülerle konuştukça tuhaflıklar ortaya çıkmaya başladı. Beş vakit namazını kaçırmayan insan diğer insanlar tarafından yalancılíkla, dolandırıcılíkla suçlanıyor. İlk anlar kendi aralarında bir şaka zannettim ancak, suçlanan insanın gerçekten de dolandırıcı olduğu, mahkemelerce tescillenmiş. Orada birine sordum “Bu adam beş vakit namazında biri nasıl olur” diye adam “bu en iyisi” dedi. “nasıl yani” dedim. “Burada ibadetler ile halk arasında ki ilişkiler farklıdır” dedi. “Mesela adam hırsızlık yapar, ama namazını hiç kaçırmaz, bir bunu biliriz zaten” dedi. “İbadetler engel olmaz mı” onun yeri farklı bunun  yeri  farklı o gözle bakarlar” “Sende öylemisin” dedim “Onlara göre ben muteber biri değilim” dedi. “Neden” dedim. “Ben onları sürekli uyarırım da ondan”  İlginç insanların olduğu bir köy. 

       İki gün kaldım ve döndüm. Kendi kendime ne kadar ilginç dedim. Adamlar hem ibadetlerini aksatmadan yapıyor hem de kitapda bulunan ne kadar yapılmaması gereken kurallar varsa hepsini yapıyor. Bunu bir kaç yerde de anlattım. Şaşıran pek olmadı. Ama birisi dedi ki “Sen köyde mi yetiştin” “evet” dedim. “Kendi köyün ile orayı hiç karşılaştırdın mı “dedi. O zaman anladım ki aslında o köylülerin yaptıklarının aynısı burnumuzun ucunda kendi atrafımız dada varmış da göremiyormuşuz. İnsan başkalarının gözünde ki çöpü görürde kendi gözünde ki merteği göremez hesabı.

             Etrafımıza dikkatli bir gözlemle bakınca, aslında hiç birimizin o köylülerden bir farkımız yok. Sadece kendi üzerimize almaktan korkuyoruz galiba. Gerçeklerden uzağız. Hep başkalarını eleştirmekten kendimize pek baktığımız yok. Kabül edelim bizde oyuz aslında. Yaşadığımız hayat ile inandığımız kitap farklı. Kitabın yapmayın dediği hangi şeyi yapmıyoruz. Haksızlık, hukuksuzluk, hırsızlık, zalimlik, zina, içki hangisi yok bizde. Hepsi var. var olduğunu da biliyoruz. Ama hepsinin olması gerektiğine dair mutlaka bir mazereti var. o mazaretide kendimiz yaratıyoruz. Çünkü her ortam ve zamanda masum olmamız gerekir. Masummuyuz! Asla. Bilen var mı? yok. Kendimize işte böy le bir hayat kurmuşuz, söz de masumca yaşamaya çalışıyoruz. İlginç ve tuhaf olan hepimizde cennetin peşindeyiz. 

İNSAN NEDİR Kİ?


     İlk insan Hz Adem’den itibaren insanın varoluş amacının ne olduğunu Peygamberler insanlara anlatmış olsa da insan bunu hiç bir zaman anlayamamıştır.  Anlatılanlarla anladıkları çok farklı şeylerdir. Allah’ın varlığına birliğine inansalarda varlıkla, birliğin ne olduğuna dair bir fikirleri hiç bir zaman olmamıştır. Allah peygamberler vasıtasıyla var oluşu, yaratılışı anlatsa da insan Allah’ı hep yanlış anlamıştır. Bu anlama özürlülüğü sadece ilk insanda olan bir özellik değildir. Bu süreklilik arz ederek günümüze kadar gelmiştir.

           Bir insan mağdur edildiği zaman karşısındakine (mağdur edene) Allah’dan korkmazmısın der. ne garip bir kelime. Hangi Allahdan diye soran olmaz. İnanan bir insana Allah kaçtır diye bir soru yöneltsen, garipser, alaycı bir tavır sergiler. Çünkü bu soru onun için o kadar basittir ki cevabı her inanan tarafından bilindiği için kendine hakaret olarak kabül eder bu soruyu. Halbu ki normal ve zor bir sorudur ve cevabını da herkes veremez. Klişeleşmiş bir cevap o sorunun doğru cevabı değildir.

        Allah Peygamberlerinin gönderiliş amacını insana anlatsa da insan hep yanlış anlama yöntemi ile kendi doğrularından vazgeçme yoluna gitmemişlerdir. Onun için Allah’ı anlamamışlardır. Çok inançlı birine basit ve herkes tarafından bilinebilecek bir soru yöneltin. “Allah dan korkmazmısın” diye hiç bir inanan “hangi Allah” dan diye cevap vermez. Onun inandığı tek bir Allah vardır. Ondanda korktuğunu iddia eder. Ama gerçek olan soru doğrudur da cevap yanlıştır. Kainatı,insanı yaratan Allah ile İnsanın yarattığı Allah farklıdır. Çeverenize bakın hangisine inanıyorlar! Onlar için Allah tekmidir yoksa ikimidir. İşte bütün dinlerin sorunu bu.      Gerçekten yaratıcı olan Allah’dan kul korkmaz çünkü o adildir ve kuluna zulmetmez. Ancak dünyaya bakın adalet vermıdır! Zulüm bitmişmidir. Bunun sorumlusu yaratan Allah değildir. Bunun  sorumlusu kulun yarattığı Allahdır. 

        İnsanın her yaptığı yanlışlara bir kılıf olarak bir din kuralını getiren insanın yarattığı Allah farklıdır. Kendine göre bütün yanlışları görmeyen, affadebilen bir Allah’ın olması mümkün mü? Ama mümkün kılan yine insan. Yaratanla bir ilgisi yok. İnsanlar kendi yarattıkları Allah aracılığı ile başka birine zulmetmekten, haksızlık yapmaktan, haklarını gasp etmekten geri durmuyorsa inanç bazında bir sorun var demektir. 

       Allah her şeyi görür, insanın kaderini o belirlemiştir. Ancak yarattığı insanın kendi kafasında kendine bir eş belirlemesi kabül edilebilecek bir olgu elbette değildir. İşte şirk’in ilk ayakları burada başlar. İnsan burada kendine dur demezse bu gelişir, insanı öyle bir hale getirir ki kendini onun yerine koyarak karar almaya başlatır. “ben yarattım” ben öldürürüm” demeye başlar. Kur’an’ın deyimiyle Firavun buna en güzel örnektir. Zannetmeyin ki Firavun öldükten sonra fikirleri de öldü. Gelişerek günümüze kadar geldi ki, her insanın  kendine özgü bir Allah’ı olmaya başladı. 

         Yarattığına öyle şekil veriyor ki Yaratan yaratılana hükmedemiyor. Yaratılan yaratana hükmedip, şekil veriyor. Bir an geliyor ki onu öldürebiliyor. Öldürmesi nasıl kolay ki, diriltmesi de o kadar kendine kolay geliyor. İşte bu döngü içerisinde insan yaşamını devap ettiriyor. Gerçekte kendini Yaratan Allah ile kendi yarattığı Allah arasında bir seçim yapmak durumunda kalmıyor. Her ikisini de idare etme peşine düşüyor. Aklatmeyen, düşünmeyen kendini yaratılan bir varlık olarak görmeyen insanda ki bu çelişki kendi hayatına yön verirken, sedece kendini değil, çevresini de ateşe atmaktan ne yazık ki geri durmuyor. 

         Kurtuluş var mı? elbette var. Allah’ın peygamberler aracılığı ile gönderdiği kitaplar bir kurtuluş reçetesidir. Ancak akledene, ve düşünene hitap eder bu kitaplar. 

HER ŞEY FAKİR İÇİN

     Hep kutsallıktan bahsederler ya ne kadar saçma bir düşünce. Etrafınıza bakın kutsal olan ne var. görünen, hissedilen bir şeyin kutsal olma ihtimali nedir? Sadece bir kiç! Tabi bunu görecek ve hissedecek bir beyin varsa. 

“Irmağını  akışına ölürüm Türkiyem” bir şarkı sözü bu. Ülkede yaşayan insanlar tarafında da kabül görmüştür büyük ihtimalle.  Ölüm ile toprak arasında ki ilişki! Öldükten sonra o toprakdan meded ummak. Seni kurtarack mı acaba. Bu topraklarda bizden fazla yaşamış insanlarda bunu söylemişmidir acaba. Hititler,Romalılar, İranlılar, Bizanslılar, Osmanlılar. Onlarda söylemişdir de, şimdi neredeler. Ben yaşadığım yerde sadece iki yüz yıldır bulunuyorum, tarih açısından uzun bir zaman değil, ama benim yaşadığım bu toprağa yerleşen insanlarda benim gibi düşünmüşmüdür. “biz burada ilelebet kalacağız” demişmidir acaba. Mutlaka demiştir. Ama onlar yok ben varım, yarında belki ben olmayacağım, başka birileri gelip yerleşek bu topraklara. Dünya insana mülk değil derken bunu kast ediyorlar herhalde.

06.02.2023 demreminden sonra yaşadıkları yerleri terk eden insanlarda bulundukları topraklara övgüler dizmişmidir. Ölürüm bu topraklar için demişlerdir mutlaka. Ama kader planına bakın ki yakınlarını o topraklarda enkaz altında bırakarak terk etmişlerdir. Kader işte onlara öyle bir palan kurmuş. Yarın  ki yapacaklarının, hayallerini o topraklara gömerek terk etmişlerdir. Onun için ne kendini ne de yakınını toprak için feda etmeye değmez olduğunu bilmelisin. Hiç bir toprak parçası ölmeye değmez. Çünkü hayat o kadar uzun değil.

Kendimi bileli bir şeyin hiç değişmediğine şahit oluyorum. Savaş oluyor fakirler ölüyor, terörle mücadele oluyor, fakirler ölüyor, salgın ahastalık yine onları vuruyor, tamam burada bitti diyorsun doğal afetler oluyor orda da fakirler ölüyor. Bunların kaderi mi diye düşünüyorsun, nereden düşündün, bir yönetici çıkıyor, bunlar kader planının bir parçası diyor. Bu kader planı hiç mi zengini bulmaz. Bulmuyor. Savaşda ülkeyi terk ederler, salgın hastalıkda, iyi donanımlı özel hastanelerde tedavi olurlar, doğal afet depremlerde sağlam binalarda yaşarlar. Fakir böyle mi kaçacak yeri yok. Savaş oldu mu ilk başvurulacak kesimdir. “vatan, millet, sakarya” derler, cennet garanti derler. cennet garanti olduğunu bilselerdi zenginler verirmiydi. Salgın  hastalıkta parası yoktur tedavi olamaz ölür, doğal afet depremlerde parası olmadığından ancak başını sokabileceği çürük yapılara girer ve enkaz altında kalır. Bir de çıkarlar o ihtişamlı saraylarından seslenirler, “depremlerden ve salgın hastalıktan ölenler şehittir” derler. ne hikmetse hiç kendilerine şehitlik nasip olmaz. o kadar alçakgönüllülerdirki böyle bir makama talip bile olmazlar. Kendileri depdebe içerisinde yaşarken fakiride düşünürler, onlara şehitlik payesi verirler. İnandıramadılar mı? o da kolay ellerinin altında her zaman için kullanılmaya müsait bir fetva makamı mutlaka vardır. 

Ölüm fakire, yaşamak bunlara, sürünmek fakire, debdebe içerisinde yaşamak bunlara. Anlamadığım cenneti niye fakire verirler. İşte burada bir anlaşılmaz bir yalnışlık var. öyle bir şey olsa onuda vermezler ama, herhalde tereddütlerinden ileri gelen bir sorun. Garanti olduğunu bilseler, onuda vermezler. Haklarını yememek lazım, toprağı çok görmüyorlar, öldükleri zaman iki metre bir toprak parçasını vermekte cimrilik etmiyorlar. Haklarını yememek lazım.

1 Ocak 2024 Pazartesi

KİMLİKLER

       Kimlikler,Kimlikler, Kimlikler her tarafımıza girdiler, ailemize, toplumumuza, kasabamıza, ilçemize, şehrimize, bölgemize, ülkemize. Onsuz hiç bir şey yapamıyoruz, kıpırdayacak yerimiz kalmadı. Atamıyoruz,  hayatımıza yön veriyorlar. İçimize öyle işledi ki içimizi kemirim bitirdi, sadece posamız kaldı.  

      Yöneticinin liyakatına bakmıyoruz, kimliktaş isek her şeyine onay verip, arkasında duruyoruz. O bunu biliyor. Sürekli bizden yeni şeyler istiyor, biz ona yok diyemiyoruz. Her yanlışının arkasında ondan çok biz duruyoruz. O her şeyin sahibi olurken, günahları ve yanlışlıkları bize kalıyor. O özü sömürüyor, çünkü hayatının  kaynağı o. O onunla beslenirken biz posasına talip oluyoruz. Bizim için verdiği o posayı bir lütuf olarak kabül ediyoruz. Sonunda o suçsuz, biz suçlu oluyoruz. Nedenini soramayacak kadar batmışız, debelendikçe daha da aşağıya gidiyoruz. Bize uzatılan yardımları kabül etmiyoruz. Kimliğimiz buna engel oluyor. Nedenini bugüne kadar sormadık, bundan sonra da sormayız. Hep geri kalmaktan şikayet ediyoruz ya, bu bizim kaderimiz olarak biliyoruz, ama kaderimiz olmadığını bilemiyoruz. O yukarda ki bizi öyle esir almış ki esirliğimizi, köleliğimizi bir lütuf olarak görüyoruz. Bize yıllarca bunu öğreten oydu, biz öğretmenimizin sözünden çıkamıyoruz. Kendini öğretmen olarak tanımlayanların aslında bir ahlaksızdan farksız olduğunu akıl edemiyoruz. Ahlaksızla, öğretmenin arasındaki farkı göremiyoruz. Çünkü aynı kimliğe sahibiz, bizim kötülüğümüzü istemez gözü ile bakıyoruz. Gerçekte aynı kimliktemiyiz yoksa biz sahte kimlikler peşinden mi gidiyoruz? 

       Kimlik adına hep tartışıyoruz, hep haklılığımız anlatmaya çalışıyoruz, bir günde çıkıp haksız olduğumuzu itiraf edemiyoruz. Yıllarca, yüzyılarca münazara ediyoruz, insan hep doğru olurmu, her yaptığı mutlak doğrumudur? Biz hep doğruyuz ve yanlış yapmayız! Ama arkamıza bakıyoruz ki arkamızda devasa enkazlar bırakmışız farkında değiliz. İnsan hiç mi ders almaz. Hep imtihan olduğumuzdan dem vuruyoruz ya, imtihanların sonunda kağıtlar hep boş. İnsan hiç bir şey yazmaz mı o kağıda, yazamıyoruz.

  Çok iyi bildiğimizden dem vuruyoruz, ama imtihan zamanı, aklımıza yazmak için bir şey gelmiyor. Biz demek ki yanlış yere, yanlış konulara çalışmışız. 

  Ne zaman kurtuluruz, gerçekleri ne zaman buluruz, defasa kimlik zırhımızı üstümüzden attıktan sonra. Doğruyu, güzeli kimlik belirlemez. İnsan vicdanı belirler. Bunu anladığımız, ve ona göre hareket ettiğimizde kurtuluruz bu yükten. Yakın mı bu derseniz, zaman gösterecek, bu uzunda bir zaman olmayacak. Son sınıfa ve son imtihana gelmişiz, bu imtihan her şeyimizi belirleyecek. Ya geçeriz ya da yerin yedi kat altında geçiriliriz. Tercih kimliği kullanarak gösterenin değil, şahsın kendisidir. 

HANGİ DİN AFYONDUR !

       Karl Marx diyor ki “Din Afyondur” ne demek bu? Din uyuşturur, düşünme yetisini yok eder. Mutlak itaat ister. Yargılama der. bunu da ancak bir maddenin etkisi ile yapabilir insan işte bu da uyuşturucu bir madde olan Afyondur. 

            Yıllarca İslam Dünyasında bu söz tartışıldı durdu. Kendilerine hakaret gibi algıladı Müslümanlar, halbu ki Karl Marx İslam’ı yeterince tanımayan biriydi. Bu kelimeyi İslam için söylemedi, kendi yaşadığı toplumun inancı olan Hıristiyan ve Yahudiler için söyledi. Ancak Biz Müslümanlar kendi üzerimize alındık. Bunu neden yaptık bilen yok mu? Hayır bilerek yaptık bunu. aydınlanmamızın, sorgulamamızın, düşünmemizin önüne bir engel koymak için bu söze bu kişiye ihtiyacımız vardı. Bir anda imdadımıza yetişti Karl Marx. İnançsız biri biçilmez bir kaftandı. Herkesin inandırmak için bir araçtı bu şahsişyet.

          1250-1280 yıllarında bazı Hıristiyan gruplar öyle acımasız, gaddarca yöntemler geliştirdiler ki akla ziyan. Bu gruplar kendi aralarında bir lider seçmek için çoğunluk oyuna bakmadı, her adaya şans tanıdılar. Bunu da insanlığı hayrete düşürecek bir yöntemle seçime gittiler. Lider adaylarını bir odaya aldılar halka oluşturdular, ellerine yeni doğmuş bir çocuk alarak birbirlerine atmaya başladılar, çocuk kimin elinde ölürse o lider oldu. Bu yöntemi yıllarca yaptılar. Diğer tarafdan çocuk yaştaki kızları kullandılar, ölen her kızı, çocuğun önce kanını aldılar, daha sonra yakarak kül haline getirdiler, kan ile kül’ü karıştırarak bunu bir erdem gibi yediler. Kendilerine güç katıldığına inandırdılar.    Bir meziyet, bir toplum, kişi üstü varlıklar olarak adlandırdılar bu ritülleri. 

           Bu Hıristiyan gruplar dinsiz değildi. Taasup bir Hıristiyandı bunlar. Bu hareketleri din adına yaptılar. O dönem kimse itiraz etmedi bunlara. Yapılanları ayrıcalık olarak kabüllendiler. Çünkü o zaman ki dini inaçları nedendir bilinmez, ya korku dan ya da beyinlerinin bir tür dini argümanlarla uyuşturulduğundan dolayı kabül ettiler bu olaylara. Sonuçda yapılan her ahlaksızlık ve canilik din adına yapıldı. Karl Marx bu insanlara daha ne desin.

           Diğer tarafdan aynı olayın başka bir versiyonu. Müslümanlarda olmadı mı. kendimizi parü pak olarak adlandırmayalım. Biri anlatmıştı. “Kıbrız Harekatı sırasında yıl da 1970. Bir sohbet ortamında şeyhimiz sohbeti bölüp yan odaya gitti, biraz durduktan sonra geri geldi, ama üzeri hep kandı. Ne oldu Şeyhim dediler, o da Savaşdan geliyorum, birliğimiz zor durumdaydı onu kurtardım dedi.”

       Diğer bir olayda “Azrail gelir Abdülkadir Geylani hazretlerinin öğrenilerinin birinin canını alır. Bunu hemen Abdülkadir Geylani ye iletirler. O da hemen Azrail’in peşinden gider. Ve öğrencisinin canını Azrail’in torbasından çıkararak alır. Daha ilginci Azrail’e de iki tokat atar.” İşte İslam’ın afyoné maruz kalanlarıda bunlar.  Gerçek olan Abdülkadir Geylani niin bu olaydan hiç haberi yoktur ve hiç bir belge dede geçmez. İslam’ın geçmişte önemli bir şahsiyetini bu şekilde kullanmaktan geri durmayanlar Afyonlu değildirde nedir. Bunun gibi yüzlerce örnek saymak mümkün.

          Karl Marx “Din afyon” derken bunları kast etti. Dini kullanarak yapılamayacak hiç bir şey yok. Onun adına insanı cennete de sokarsın, kafan iyi olduğu zaman bir anda oradanda çıkarabilirsin. Allah’ın kudretini kendi ellerine almakta bir sakınca görmeyen yüzlerce türedi bu topraklarda. Onun  yerine koydular kendilerini. Yaktılar, yıktılar, zülmettiler, hiç kimse de çıkıp sen ne yetki ile yapıyorsun bunları demedi. Çünkü etrafındakilerde Afyonlaşmıştı.

        Pursaklar-Saray Merkez camiinde Cuma namazında İmamın Peygambrlerden bahsederken olağanüstü mücizler bölümünde Hz İbrahim’in ataşe atıldığı sözlerinden sonra delil olarakda Şanlıurfadaki iki adet mancınık ve mancınıkların aşağısında kalan gölü, havuzu delil olarak gösterdş ki; tarih olarak imamın ne kadar bilgi dışı, tarihden uzak biri olduğunun en kesin kanıtıdır. Oturup biraz araştırma zahmetine girse Hz İbrahim’in Kur’anda geçen ateşe atılma yerinin orası olmadığının bilgisine kolayca ulaşacakkken, kulaktan dolma, etrafdan söylenen bilgiler ile yüzlerce cemaate yalan söylediğinin farkına varacaktır. Diğer ilginç olan ise dinleyen cemaatin bu yalana inanarak kendinden sonra kuşaklarada bu bilgiyi aktarma yapmış olacağıdır. Nasılki kendinden öncekilerden aldıkları bilgiyi kendinden sonrakilere süzgeçten geçirmeden aktarılıyorsa aynı yol devam edip gitmektedir.

Gerçek olan nedir? Hz. İbrahim'in Babil Kralı Nemrut tarafından ateşe verilmesi: Dini kaynaklar İbrahim'in MÖ 2150 yılında doğduğu MÖ 1975 yılında öldüğünü söyler. Babil devleti ise İbrahim'in ölümünden 80 yıl sonra MÖ 1895 yılında kurulmuştur. Ayrıca Babil devletinde Nemrut adında kral yoktur.

Mitolojik söylemler İbrahim peygamberin Urfa kalesindeki sütunlara bağlanıp ateşe atıldığını öne sürse de, sütun üzerindeki yazıtlar tercüme edildiğinde, sütunların MS 240 yılında İbrahim'den 2215 yıl sonra yaşamış olan Osroene Kralı 9. Manu döneminde anıt olarak yaptırıldığı tespit edilmiştir.

Halk arasında Nemrut Krallığı olarak bilinen Kommagene Krallığında Nemrut adında bir kral bulunmamaktadır. Nemrut dağı olarak bilinen dağdaki kalıntılar Kommagene krallığından kalmadır. Bu krallık İbrahim'den 1812 yıl sonra kurulmuş bir krallıktır.

Balıklıgölden yaklaşık 20 km uzaklığında bulunan yöre halkının Nemrut tahtı/kalesi adı verdiği kalıntıların gerçek adı Deyr Yakup'tur (Yakup Manastırı). İbrahim'den 2275 yıl sonra MS 300'de Roma döneminden kalma bir manastırdır.

İslam mitolojisine göre İbrahim'in Balıklıgöl platosu içindeki bir mağarada doğduğunu söylemektedir. Ancak dini kaynaklar İbrahim'in Keldaniler zamanındaki antik Ur şehrinde doğduğunu söylemektedir.

Hristiyan mitolojisin havuzların Perslerin istilası sonrası Perslerin akarsu yataklarını değiştirmesi ile mucizevi şekilde oluştuğunu söyler. Ancak akarsuların yatağı sel baskınları yüzünden Roma mühendisleri tarafından bentler yaptırılarak değiştirilmiştir. Bahsettikleri Pers savaşı ise MÖ 300'lü yıllarda Büyük İskender zamanında yaşanmıştır.

Yahudi mitolojisi İbrahim'in Babil Kulesi inşaatına katılmadığı için şehirden çıktığını söyler. Ancak Babil kulesi İbrahim'den yaklaşık 1000 yıl önce yapılmıştı. Kule'nin adında Babil geçmesine rağmen kule Sümerler zamanında Sümerler tarafından yapılmıştır.


         Şimdi soruyorum Karl Marx “Din Afyondur” derken haksızmıydı.


SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...