AKILDA KALMAYANLAR

29 Şubat 2024 Perşembe

ORUSPU

Toplumda genel bur intiba vardır. "Toplumun gelişmesi öğretim ile olur" der. Öğretimi yüksek olan toplumlarda ilerlemenin hızlı olduğuna dem vurulur. Hâlbuki öğretimin yanında eğitimin olmadığı toplumlarda yok değildir. Eğitim sadece teknolojik ilerlemeyi sağlar, insanlar arasında ki iletişime bir faydası olmaz. Asıl gelişme "Ahlâk" ile olur. Ahlâk olmadan ne eğitimin ne öğretimin bir anlamı olur. Bunu biliriz de bir türlü kabullenemeyiz. Neden kabul etmeyiz ahlâk bize zor gelir. Birilerinin hakkına tecavüz etmek daha kolay kazanç yoludur. Ahlâk buna engel olur. Kul hakkı yemenin çok büyük günahlardan olduğuna dem vururuz, bu dem den sonra daha bir kaç dakika geçmeden kul hakkının dibini sıyırırız, buna da Muslümanlık, dindarlık der cennet umarız. Bizimkisi bir yönü ile ticaretten öteye geçmez. Onun için Ahlâk kelimesi bize yabancı olmasa da uygulamada yabancıdır. 

     Bir de namus var ki, elde tutulması zor olan kızgın bir ateş. Kim namuslu? Kim namussuz? Bunun bir kriteri var mı? Kim belirler bu kriteri? Namussuzlar mı? Yoksa namuslulalar mı?  Orospu kriter belirlemez. İşlediği suçun farkındadır. Kriteri belirleyen kendini namuslu zannedenlerdir. 

         Polis olarak Çalıştığım dönemde tanıdığım orospular vardı. Hayat hikayelerini herkese doğru anlatmazlar. Herkese ayrı bir bir hikaye anlatırlar. Bu hikayelerde hep mağduriyet olur. Ancak işimiz gereği bize yalan soyleyemezler.  Bize ankatacakları Mağduriyet hikâyelerinde menfaat elde edemezler. Onun için doğruyu söylemek zorundalar. Bir de gerçekten onları ciddi olarak dinleyip, muhatap aldığını onlara hissettirdiğin zaman gerçek hayat hikayelerini anlatmakta bir mahsur görmezler. 

       Orada öyle hayat hikayeleri vardır ki, normal bir insanın dertleri devede kulak kalır. Yakın akraba istismarı başta gelir. Hiç biri kendi isteği ile o yolu seçmemiştir. Bu insanlar fakirlikten, yokluktan gelen insanlar. Daha iyi bir yaşam umuduyla kandırılarak, önce iyi niyet daha sonra istismarı edenlerin orusbulukları sonucu mağdur edilen, ve geri dönüşü olmayan bir yola sokulan kadınlardır onlar. Orusbu olan onlar değil, o yola sokanlardır ama toplum bir defa damgayı vurmuştur.

        Birde gizli oruspular vardır. Karda yürür izini belli etmeyenler.  Karda yürürde izi belli olurmu? Olmaz mı? O muamma işte. O öyle zanneder. Konuşurken namusu kimseye vermezler. Namussuz namuslu hesabı. Onlardan birini tanırdım, namussuzluk yaptığını tesadüf eseri duydum. Her hangi biri söylemedi. Namussuzluk yapan tarafın kendisi birine anlatırken duydum.  Benim duyduğumdan haberi olmadı. Her iki tarafın toplum içerisinde ki tavırları hayret verici şekilde namuslu tavır takınmalarıydı. Ben bile bilmesem inanırdım.  Her ikisi de öyle ahlaksızdı ki , açık namussuzluk yapanlara haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Bunları görünce işte dedim "litaratõrde ki orusbu bunlardır herhalde" dedim. 

         Her haltı yiyip, hiç bir şey olmamış gibi ortalıkta dolanan orospuları nereye koyacaksın. Temize çıkarıp toplum önderi mi yapacaksın? Yoksa yerin dibine batırıp üzerine beton mu döneceksin?  Ne yaparsan yap sonunu getiremeyeceğin maceralara girme. Açık oruspuluk yalanlardan değil bunlardan kork. Çünkü ne zaman işlerini yapacaklarını bilemezsin. Hangi birine dikkat edeceksin. O kadar çoklar ki, her adımda önüne çıkıyorlar. Birde kendilerini yaptığı işi normalmiş gibi anlatmaları yok mu? İşte sonun başlangıcının olduğu yer orası. 

       Oruspuluk sadece bedeni satmakla mı olur? Hayalleri, geleceği, satanlara ne denir? Ortada bir satış işlemi varsa hangisi daha çok topluma zarar verir? İnsanların elinden umutlarını alıp birilerine peşkeş çekenler hangi sınıfa girer. Kadının bedenini satmasına zemin hazırlayanların hiç mi suçu yoktur? Tetiği çeken el suçludur da, ona o silahı verip hedef gösterenin hiç mi suçu yoktur? 

          Alnından dalgalanan  Öyle oruspular gördüm ki, damgalı olmayanlardan daha mert ve daha dürüst. Paylaşmasını bilen, elinde ne varsa muhtaç olan ile kardeşçe paylaşan. Kendi ihtiyacı olmasına rağmen, benlikten sıyrılmış başkasına yardım eden. Öylelerini de gördüm ki, bedeni dışında satmadığı bir şeyi kalmayan. Şeref sadece onlarda bir isim olarak kalmış. 

       Oruspuluk sadece beden ile mi yapılır? Gönül ile beyin ile yapılanları nereye koyacağız. Hangisi daha tehlikeli? Beden ile yapılan iki kişi arasında, ya diğeri? 

        

28 Şubat 2024 Çarşamba

TESADÜF MÜ?

        Yaşadığımız şu hayatta hiç bir şey tesadüf değil. Kim ne yaşıyorsa bilerek ve isteyerek kendi iradesi ile yaşıyor.  Başkasının yaşadığı hayatı eleştirerek, Kendi yaşadığı hayata benzetme çabası sürüp gidiyor.  Herkesin kendine göre bir doğrusu var. Bundan hiç taviz vermiyor. Gerçekten doğru olup olmadığı hakkında da kesin bilgiye sahip değil. Bir günü bir günü ile tutmadan yaşanılan hayat tutarsızlıklar sunucu cehennem oluyor. Bugün var olan yarın yok oluyor. Daha bir kaç yıl önce göklere çıkardıklarını bugün göklerden alıp yerin dibine batırıyor. Ne değişti? Yeni bir ilahi mesaja mı mazhar oldular? Hayır  sadece menfaatler değişti.  Böyle git geller ile süren bir hayat ne kadar sağlıklı olur, o da ayrı bir mesele ki, içinden çıkılmaz bir mesele. 

         Problemler biriktirip üzerine küller atmakla,  yok olan bir şey yok. Ama başka çare de mi yok. Problemlerle yüzleşmek ağır geliyor. Zaman kaybı olarak görünüyor. Bugün gördüklerin, yarın karşına çıkmama gibi bir garantisi yok. Seni belki bulmaz ama sen sonraki bir nesli mutlaka bulacak. Sorumlu aramaya gerek yok, çünkü sorumlu sensin. Senin gördüklerin seni sorumlu kılacak. 

        Kim sorumlu? Yapan mı? Yaptıran mı? Ne yapan, ne yaptıran sorumluluk almıyor.  Dünya bunlara güzel . Her şeyi yap, ama sorumluluğun olmasın. İşte böyle bir hayatın içerinde hayat mücadelesi veriyoruz.  Aynı pozisyonda biz olsak, aynı şeyi yapar mıyız? Kesinlikle hayır diyen fazla bir insan bulamayacağımızı ispat edemem ama emin olabilirim. Çevre koşulları, İnsan davranışları, hayat mücadelesi, düşük yoğunluktaki inançlar, olmayan vicdanlar buna müsade eder. 

        Şahsın biri çıkıyor sosyal medya üzerinden yöneticiler ve etrafı hakkında yolsuzlukları, usulsüzlükleri, namussuzlukları anlatıyor ama halktan olsun muhalefetten olsun tek bir kelime edilmiyor. Normalmiş gibi davranıyor. Bu tepkisizlik nasıl mümkün der dururdum. Anladım ki tepki göstermesini beklediklerimiz de aynı pozisyondaymış. Bunu nereden anladım? Biri çıktı muhalefetin tanınmış bir bürokratı hakkında aynı şeyleri söyledi, deliller sundu, aynı tepkisizlik muhalefet ve taraftarları tarafından yapıldı. Anladım ki hepsi aynı. Bu yapılanlardan herkesin haberi var herkes de buna ortak. 

     Devir kendini kurtarma devrine dönmüş.  Hiç kimse kendi evinde, kendi Mahallesi'nde olanı görmüyor. Bu şekilde doğruyu bulmaya çalışmak ne kadar mümkün olur. 

       Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlama çabası ne kadar sağlıklı olur. Toplumu düzeltir mi? Yoksa uyum sağlayanı hasta mı eder? Toplum sağlıklı olmadıktan sonra azınlıkta olan bireylerin sağlıklı olmasının ne anlamı kalır. İnsan hasta olur da toplum hasta olmaz mı?  İnsan birey olarak hasta olmasının etkisi dar kapsamda olur da, toplumun hasta olması gelecek nesilleri heba eder gider. 

          Tutarlılık insana mahsustur. Hayvanlar yapabilir mi? Bugün söylediğini yarın inkâr etmek ne demektir? İnsanın kendini inkar etmesi kadar acı olan nedir? İnkâr ile başlayan hayat, inkar ile biter. Tutarsızlık insanın karakterini oluşturur. Hayat mücadelesinde eksi olarak başlayan insanın gelecekteki hayallerine set vurur. 

         Dayanılmaz, çekilemez hale gelen toplumsal yaralara çare olarak sunulan her tedbir yarayı daha da derinleştiriyorsa çıkmaz bir sokağa girmiş, girdabın içinde dönen bir cisim gibi bir tarafa savrulma olur ki nereye gittiğini tahmin edemez hale gelir toplum. Bataklık misali çırpındıkça batan toplumu ancak dibi gördükten sonra küllerinden doğan Anka kuşu misali çıkarabilirsin. Bu uzun zaman alacak bir yoldur ki, rekabet ettiğin toplumların ilerleme hızına bağlı olarak, onları yakalaman uzun yıllar bel ki yüzyıllara ihtiyaç duyarsın. Bu arada kaybetmiş olduğunu yılların telafisi mümkün olmadığından nesilleri hiç yok bir sebep nedeniyle heba eder gidersin. 

          İnsanları bir arada tutma çabaları öyle çekilmez olur ki, tutma çabası içine girenler dâhi bu çaba içinde kaybolup giderler. İnkâr,  çabanın zehridir. Bunyeye bir gitsin yeter ki, yok etmeden çıkmaz, girdiği yerden. 

        Birilerini ön plana çıkarmak. İstediklerini ona yaptırma çabası (maşa kullanma) toplumda hastalık haline geldiyse gerileme başlamış demektir. Makamlar, mevkiler bu maşaya aracılık ettiriliyorsa, o makam, mevki sahillerinin bağımsız olmadığı, kararları kendi vicdanıyla veremediği bir yerde kölelik başlar ki , efendiler rahat hareket etme, rahat bir yaşam sürmek adına yapamayacakları hiç bir şey kalmamış demektir. Efendiye itiat yıkım demektir. 

        

21 Şubat 2024 Çarşamba

PARAVAN

      İnsanlar kendi düşünce ve hareketlerini bazen perdelemek ister. Bunu yaparken perde önünde ki ile perde arkasındaki perdeye konu olan malzeme bazen olur kimse tarafından fark edilemez. Amaç bu mudur? Tam olarak değil. Amacının ne olduğunu karşısında ki kişiye ya da topluma anlatması, neyetini tam olarak belirtmesi gerekir ki, başarılı olsun. Diğer türlü niyet ortada kalır.  Ortada kalan bir malzeme kimsenin işine yaramaz, ara malı olur 

      Türkiye'de İslâm düşmanlarına ele alalım Atatürk onlar için bir perde. Bunu inkar etseler de gerçek bu.  Atatürk ün arkasına sığınarak dine her türlü hakareti yapmakta bir mahsur görmüyorlar.  Atatürk'ü severler mi? Orası biraz şüpheli. Çünkü Atatürk'ün düşünce tarzı ile bunların ki pek uyuşmuyor.  Atatürk dine değil, dinin siyasallaşmasına karşıydı. Osmanlı yıkan sebebin, dinin siyasallaştırılması olduğunu bir Osmanlı kurmay subayı olarak biliyordu. Hâlbuki bu sözde Atatürkçüler İslam'ın her türlü haline düşman. Atatürk onlar için saldırı paravanı.

         Siyasi İslamcıların Şeriat özlemi hiç bitmez.  parava olarak da Osmanlı kullanırlar. Gerçekten şeriat özlemi varmıdır? İşte orası şüpheli. Gerçek bir şeriat yönetimi Siyasal İslam'a yaşama alanı bırakmaz.  Şeriat istemi sadece özlem duydukları hayat standartlarını yakalama çabası için paravan olarak kullanırlar. Osmanlı'nın tam bir şeriat istemi ile yönetilmediğini onlarda pek ala bilir. Ancak yine de birilerinden güç akarak kullanmaktan çekinmezler. O alan geniş bir alandır. İstedikleri gibi kullanabildikleri, geniş, hududu olmayan, her türlü istek ve niyetlerini bu alanda dile getirebilirler. 

       Birde taraftargirliği perdeleyenler var. Bunlar bir adım ileri gider hıyanet ettiği vatan parçasını kullanırlar. Bir zamanlar menfaatleri uğruna sattıkları vatanı perdeleyerek, milliyetçilik ayağına yatarak topraklar üzerinden, menfaat devşirdiği lideri ön plana çıkarır. Hâlbuki o lider ile herhangi bir ideolojik bir bağı yoktur. Sadece menfaat ilişkisi. 

       Dikkat edilirse niyet ile perdelenen şeyin hiç bir bağlantısı yok. Sorun işte burada başlar. Dinleyici, takipçi bunu görmez. Onun derdi hasıl olan niyet değil, söylenendir.  Söyleyenin bir önemi yoktur.  Perde olarak kullanılan metaanın söyleyenin düşüncesi, ideolojisinin uyumununda bir önemi yoktur.  Burada önemli olan toplumun albenisidir. Toplum bunu satın alabiliyorsa ortada bir sorun yoktu. 

         Geri kalmış, eğitimsiz toplumlarda görülen ve sürekli tekrar edilen ticaret yöntemi ne yazık ki bu.  Birileri Can simidi gibi çıkar ortaya,  halkın en acımasız yerinden vurur. Daha gerçek nedir diye sorgulamadan hedefe ulaşılır. Kısa vadeli tutulur. Uzun süreçlerin ters etki yapacağını bilirler. Bir merkezden kumanda edilen bu kişilerin ilginç olan soyuda hiç tükenmez. Satılık insan çoktur bizde. Pazara çıkın aradığınızı bulamazsınız ama bunlardan bulursunuz.  Pazarların vazgeçilmezidir bunlar, pahalıda değildir. Kendilerini ucuza satarlar. 

      Perdeleme niye yapılır? Kişinin saklayacak, kimsenin görmek istemediği, halkın tepkisinden korktuğu için yapılır. Bunu yaparken halkın, ülkenin menfaatlerinin olup olmadığının bir önemi yoktu. O günkü konjektör onu gerektiriyordur, ve birilerine menfaat sağlayacaktır. 

       Aslında ne olursa olsun perdelemeler arasında hiç bir fark yoktur. Ortak özellikleri aynıdır. Hedef saptırma yöntemi ile hedefe ulaşma çabası. Halkın gündemi ile uyuşmaz zaten. Birilerine mesaj yollama metodu olarak kullanılır ki, o mesaj ile halkın bir ilgisi yoktur. Yalnız bazı çevrelerin dezerfarmasyon yaparak halkın gündemine sokma çabası çoğu zamanda başarılı olur. Gündem değiştirmenin diğer bir yoludur. 

       Bu İnsanların bir özelliği de kendilerini vazgeçilmez görmeleri. İnsanların varlık sebebi bunlar. Kendilerini öyle yaptırmışlar ki biz yoksak hiç bir şey olmaz düşüncesindeler.

      Birde paravanın önünde olanlar var. Oyun açık oynanır ancak halk oyunun önünde paravan var zanneder. Ülkede herkes bir şeyden şikayet eder. Hâlbuki şikayet ettiği konunun sebebi kendisidir. Bunu bir türlü kabul etmez. Düşmanı, sebebiyet vereni hep dışarda arar. Yönetimden şikayet eder. Yöneteni kendi getirmiştir, ekonominin kötü olduğundan bahseder, kendi seçtikleri kötü yapmıştır. En ilginci de yöneticilerin hepsinin perde arkasından birileri tarafından hareket ettirildiğini söyler bunun da sorumlusu kendisidir. Suçlu hep başkaları kendinde hiç bir suç yok. Ondan sonrada ülkenin çok iyi bir yere doğru gittiğini söyler. Başkaları tarafından yönetilen bir ülke nasıl ilerler buna hiç bir cevabı olmaz. 

        ideolojik olarak artık bir ayrım kalmadı. Sadece iyiler ve kötüler var. Ülkenin ilerlemesi de kişinin nerede durduğuna bağlı. Ama bir gerçek var. Bir gün iyiler kazanacak. 

19 Şubat 2024 Pazartesi

İNSAN

      Ludvik Vitkaynstayn: "Üzerinde konuşulmayan şey hakkında,susmalı."  Susan var mı? Önemli olan bu değil mi? Herkes konuşuyor, bilip bilinmediğinin bir önemi yok. Bilmeyenlerin konuştuğu bir yer de de hiç bir şey iyi gitmiyor. Köpekler salıverilmiş, taşlar bağlanmış. 

    İnsan beyni üretimde sınır tanımaz.  Öyle hayallere imza atar ki düşünce kapasitesini üst sınıra çıkararak gelecekte var olacak yaşamları üst perde den ulaşılamaması imkansız yaşamları ayaklarının altına iter. Yaşadığı zaman içerisinde kendine yaşatır.  Dünyayı bırakıp kâinatı düzene koymaya çalışır. Ateistlerin bir öngörüsü vardır. "Her şey tesadüf meydana gelmiştir. Bugünkú hayatın evrimselleşme sonucu oluştuğunu halen evrimin devam etmektedir" der. Bu inanç bazında bir düşünce tarzı. Bunlara bir şeyler ıspatlamanın bir anlamı olacağını zannetmiyorum. Yine bildiklerini okuyacaklardır. Ne zamana kadar? Kendilerine bir işaret verilene kadar. Bu işareti insan veremez. Perdeler ötesinden gelen bir işaret olmalı. Olur mu? İnsan beynine göre bu mümkün. Her şey hakkında bilgisi olan insanın bunun hakkında da bilgisinin olmaması düşünülemez.

        Bu düşünce ile kâinata yön vermeye çalışan insan, zor durumda kaldığı zaman, kainatın yaratma gücünü devreye sokuyor. Yani yaratılan, yaratana hükmediyor. Burada çıkmaza girse de, bu söylemde bir sıkıntı görmüyor. Tezat içinde tezat yaşayan insan kurtuluşu son durak olan yok olmakta görüyor. Ama gerçekten yok oluyormu? Kendine göre bu da muamma.

      Yaratılan hiç bir şey mutlak anlamda yok olmaz. Sadece şekil değiştirir. Yaratılan ve var olan her şeyin temeli atom olduğuna göre, atomunda yok olması mümkün olmadığına göre, her yaratılan İlk hâliyle var ve var olacaktır. 

        insan beyninin hayal gücü var olanı hareket ettirdiği gibi, henüz var olmayanı her şey hakkında bir fikir oluşturma çabasını hiç bir zaman bir köşeye atmaz. Onu sürekli hareket halinde tutmaya, onu hayatına sokmaya çalışır. Bunda ki başarı insanlığın yaşam biçimini şekillendirir. Elektrik ikiyüz yıl önce yoktu ancak insanın hayal gücü varlığını günü yüzüne çıkardı. Bu sadece herkesin hayatında yaşadığı bir örnek. Kim derdi ki insan havada uçabilecek, mesafeleri kısaltacak, ama başardı. İleride neler olacağını tahmin etmek o kadar da zor olmasa gerek.

        İnsanın delirmesinin sebebi, karşılaştığı acıları yaşamamasıdır. İnsan sevinç, mutluluk kadar acı da yaşar. Bu acıyı içselleştirmeyip, onunla mücadele etmeye kalkarsa, davranışlarında, hareketlerinden düzensizlik oluşmaya başlar. Bunun sürekli olması insanı başka bir boyuta taşır. İnsan bunu bilir ama ne hikmetse yine de yapar. Acılardan kurtulma çaresi olarak gördüğü acıyı ötelemesi insanı dönüşü olmayan bir yola sokar.  Dünyada az bulunan şeyler değerli olsa da burada aklın az olmasının değeri yoktur. 

        İnsan hayatta kalmak için aklına guvense de bazı durumlarda bir işe yaramadığı da bir gerçektir. Hayatta başarılı olanlar genellikle zeka seviyesi ileri olmayanlar. Bu bir tesadüf olamaz. Her şeyi mükemmel yapmak, dünyada ki mükemmel olmayan yönetimlere uyuşmuyor olsa gerek. Herşeyin uyumu olduğu gibi buradada bir uyum istiyor. 

       Aklın değeri yorumlamaya bağlıdır. Doğru sonuca ulaşılamıyorsa aklın bir değeri yoktur. Buna da kimse akıllı demez. 

      İnsan elinde bulunan elinden çıkmayınca eline yeni bir şey almaz. Kendine yeni bir tanrı edinmeyince, eskisini bırakmaz. Bu insanın akıllı olduğunu gösterir mi bilinmez, ancak kazandıkları kaybettiklerini hiç bir zaman tolere etmez. Yeni arayışların sebebi bitmek bilmeyen, doyumu olmayan isteklerdir. 

        

18 Şubat 2024 Pazar

NEYİ DEĞİŞTİRİYORSUN ?

     " Bugünkü Müslümanlık hep sahtekarlık, bu yüzden terk ettim." Bu sözler daha önce Müslüman olan birine ait.  Söylediği sözlerin doğruluk yanı yok. Sahtekarlık İslam'da değil, kendini Müslümanım deyip sahtekerlık yapanlarda. İslâm böyle kişilere fasık der daha ileri gider Münafık der. 

        Bu sözü söyleyen , Kendini Hiristiyan, Yahudi olarak tanımlayan zalimlere hiç bakmaz. Kur'an-ı okuyan bu sözleri söylemez. Kişilere bakıp din yorumlanmaz. Kişinin Namazı, orucun dan kime ne. O Allah ile kişi arasında ki bir ilişki. İnsan kitaba bakar orada sahtekarlık var mı? Yok mu? Kişiler ile din değerlendiren ya art niyetlidir, ya da o dinden değildir. 

       Bugün Hıristiyanlığın geçmişine bakın 2000 yıl olmuş orijinal metin ve öğretiler den bir tanesi ortada yok. Yok edilmesinin sebebi nedir? Daha önceki toplumlar peygamberlerine ya inanmamışlar ya da daha ileri giderek onları öldürmüşlerdir. Yahudiler de bu bir gelenek olmuş. Peki peygamber iddiasıyla yola çıkanlara bu tepki niye?

       İnsan her devirde aynı insan. Bin yıl önceki insan ile günümüz insanı arasında bir fark yok, bin yıl sonra da değişen bir şey olmayacak. Kibir, kıskançlık, çekememezlik, günümüze has bir davranış biçimi değil. Dünyada ki insan yaşamıyla başlamış bir davranış biçimi. Peygamber iddiasıyla yola çıkanlar, olağanüstü mucizeler gösterse de insanlar bunları değil, çıkarlarını görmüşler. Kazanımlarını kaybetme korkusu ağır basmış. 

       Orijinal metinleri değiştirmek de bir marifet gibi övünür hale gelmişler. Peygamberler hakkında ki iftiraları binlerce yozlaşmış adam bir araya gelse yapamaz.  Günümüze kadar getirmeyi başarmışlar da ilerisi muamma. 

       İnsan karakterinin değişmediği bir ortamda, hiç bir şeyi düzeltemezsiniz. Yalanı, yanlışı doğru gibi kabullenme hastalığı insanı öyle bir sarmış ki, bugünün insanı binlerce yıl önce yaşamış olsa değişen hiç bir şey olmayacak. Bunun tersi gibi. İnsanlık bilim ile değişti hikayeleri safsatadan öte bir şey değil. Sürekli art niyet içinde hayatlarını sürdürenler bunu bilir, onun için sürekli değişim isterler. Bir şeyin sabit metinlerde kalması insanı yonetmede sıkıntı yaratır. İnsan sürekli değişim ister. Bunun en iyi yolu inanç bazında yapılır. Çünkü inanç toplum tarafından sorgulanmaz. Mutlak doğru olarak kabul edilir. Mutlak doğru üzerinden toplumu dizayn etmekte zor olmasa gerek. Yahudi ve Hristiyanlar bunu yapabilme becerilerini elde ettiler, İnsan sonradan edemiyor sıra İslam'a mı geldi. Ayet ve hadisleri eğip bükmeleri, oradan kendilerine göre bir hüküm çıkarmaları bundan mı acaba? İnsanın duymak bilmez arzuları, dün olduğu gibi bugünde devam ettiğinin gerçeğini değiştirmez. Ací olan Bu oynamaların Kendini Müslüman olarak lanse eden kişiler aracılığı ile yapılması.

       Değişim coğrafi, iklimsel değil insan kaynaklı olduğu için her dönem devam etmiştir. İnsanlar ihtiyaçlarına göre değişimin yönünü belirlemiş, menfaatleri her zaman ön plana çıkarmışlardır. Toplumdaki statülerini kaybetmeme uğruna inançlarına değer veren insanları pasifize etmek için zor kullanmışlar, yeri geldiğinde öldürmekten çekinmemişlerdir. Bu da tabii olarak kutsal metinlerin zamanla değişimine sebep olmuştur. Kutsal metinleri kendi yorum açısıyla değerlendiren bu menfaat güruhları nesilden nesile aktardıkları kendi düşüncelerini din adı altında kutsal metinlerde olmasını sağlamışlardır. Zamanın ihtiyacını bilen bu insanların kendinden sonra ihtiyaçları belirlemede bir yol haritası çıkarması da ayrı bir handikap konusu. 

      

17 Şubat 2024 Cumartesi

SİYASET

       Ülkem insanı her gün bir şeyden şikâyetçi. Hayat pahalılığı, ahlaksızlık, komşu, akraba, oğlu, kızı, hanımı, babası, annesi hiç bir şey bulamazsa kendinden şikayetçi olur. 

        Ülkeyi yönetenlerden şikayet eder, yönetenleri değiştirme işine girmez. Onun için şikayet bir hayat felsefesi hâline gelmiş. 

        Oturur kahve köşelerine, dost meclislerine, belediye parklarına eleştiri yapar, hayat pahalılığından bahseder. Bunu bir lokanta da, kurumsal bir cafe de yapmaz çünkü oraya girecek maddi gücü yoktu. Bu kadar çok şikayetin arkasından yönetenlere tek Kelime etmez. Çünkü o kutsaldır. Onu eleştirmek inandığı dini eleştirmek ile eşdeğerdir. İşte böyle bir ülkede bu kişiye seçimlerde oy verme hakkı tanınıyor. Daha çöpü nereye atacağını , toplum içerisinde konuşmasını nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmeyen, insana yönetici seçmek için oy hakkı tanırsan, elbette doğal olarak neyi seçeceğini de bilmeyecektir. 

        Yönetenleri suçlamanın bir anlamı yok. O insanlar başka gezegenden gelip zoraki o koltuklara orurmadılar. Yine ülke vatandaşlarının özgür iradeleri ile seçimle geldiler. 

       Bir iktidar iki dönemden fazla yönetimde kalıyor, bütün olumsuz şartlara rağmen ( ekonomi, dış politika, vatandaşa adil yaklaşım, ayrımcı politik yürütme gibi hayati önem taşıyan unsurları yürütemeyip halkını sefalet içerinde bırakarak iktidarda tutunup, seçimde yine çoğunluğu sağlayarak yönetime geliyorsa yönetenlerin burada bir suçu olmasa gerek. Nasıl ve kimi seçeceğini bilmeyen halk kitleleri burada birinci derecede sorumludur.

        Seçmen her seçim döneminde oyunu kullanır, "görevimi yaptım" anlayışıyla kalbini ferah tutar. Hakbu ki seçtiği kişilerin her yanlışlarının sorumlusu yapan kadar kendiside olduğunu bilmez. Yanlışları yapana yükler. Sanki o seçilenler başka bir ülkenin seçmeni tarafından seçilmiş ve ya semadan inmiş muamelesi yapar. Tedbir alınmadan denetlenmeden muaf kömür ocakları, Altın madenleri, taş ocaklarında meydana gelen ölümle sonuçlanan kazaların sorumlusu denetlemeyen seçtiği insanlar kadar kendisidir de bunu hiç bilmez.

       Devlet hazinesinden halkın vergilerini yağmalayan, gereksiz harcamalar yapan seçilen insanlar kadar onu oraya getirenler de sorumludur, bunu hiç üzerine uğratmaz. İlginç olan bunu Allah'ın adını kullanarak yapar, secmende Allah rızasını umarak ona oy verir. Gariplikler silsilesi böylece uzar gider. Zarar gören kendisi olduğunu halde, bir kısım daleverelerle zararını karşılamak isteserde büyük çoğunlukla bunu da başaramaz. Alınan ahların bedduaların hedefi olur bunu da umursamaz. İnancı vardır ama güveni yoktu. 

      Bir sokak röportajında "inci taneleri" dizisinde ki pavyonda çalışan ve dans eden Dilber adlı kadının resmi ile tarihçi İlber Ortaylı nın resmini yan yana gösteriliyor. Vatandaşın yüzde sekseni Dilber' i tanıdığını ancak diğer şahıs diye adlandırdığı İlber Ortaylı yı tanımadığını söylüyor. Böyle bir halk ile yönetici seçmek için seçim yapıyoruz. Ne kadar sağlıklı orası da ayrı bir tartışma konusu. Neyi ve kimi seçeceğini bilmeyen bir halk ile ülke geleceğini tartışmak abesle iştigal olsa gerek.

     Eğitim seviyesi düşük bir halk ile seçim yapmak, ülkenin geleceğini belirlemek ne kadar sağlıklı? Bu bir kumar ama zarlarda, kağıtlarda hileli. Sadece adet yerini bulsun diye sandıklar kuruluyor, tiyatro oynanıyor. Bu sadece ülkedeki iktidar partileri için değil, muhalefet de aynı oyunun içinde. Herkes rolünü biliyor ve oynuyor. Olan ülkeye oluyor. Beka sadece sözden ibaret kalıyor. 

      Siyaset öyle yozlaşmış ki, ağızlarından bir tane doğru bir Kelime çıkmıyor. Vaat edilen her şey önce kendi ceplerinden geçmek zorunda. Kalırsa ya da düşürürlerse halka hizmet olarak geliyor. Böyle bir ortamda seçim yapıyoruz ve halk bunlardan bir şey bekliyor. 

       Hiç bir sorumluluk almayan, ya da yüklenilmeyen bir yönetimin bir adım ilerisinde ne olacağını kimse tahmin edemez. Bu anlayış, bu yönetim biçimi bir biçimde halka yansır, yansır ama iyi yönde yansımaz. Halk bunu bilir ama yine bildiğini okur. Bir gün kendisine de sıra geldiğinde her şey geç kalınmış olur. Olan ülkeye olur. Her şey adım adım yıkarak gelir.  Burada küllerinden doğan Anka kuşunu aramayın. Öleni diriltemezsiniz. 

CENNETİN KAPISI

      Cennet nerededir? niye vardır? kimler için var edilmiştir? Hangi dine mensup olursa olsun Dünyaya gelme şerefine nail olmuş, aklı başında her insanın hedefinde ki yerdir cennet. Her hareketini oraya gitmek iin dizayn etmeye çalışır. Başarılı olurmu o bilinmez. Daha öbür taraftan gelipde anlatan yok. Ancak inanç bazında bakarsan ne şekilde olcağı anlatılmış insana, uyar ya da uymaz bireyin kendi insiyatifine kalmış bir şey. 

    Cennetin kapılarından bahsedilir, bazıları öyle abartırki binlerce kapı yapar cennete. Parasını vermiyor nede olsa, çoğalt çoğaltabildiğin kadar. Hesap, delil soranda yok. Olduya sordular “bir zamanlar diye başla, fii tarih diye devam et, şöyle bir şahıs diye ekledin mi yolun yarısını kat etmişsindir devamında da  yanına da birkaç arapça metin uydurdu mu inanmayan kalmaz.

Her kapıdan bahsederlerde asıl cennetin kapısından  bahsedene hiç rastlamadım. İnsan için zor bir kapı, emek, zaman ister, fedakarlık ister o kapı. Kazanılması zor gibi gözükse de kolaydır oradan girmek. Ama insan hep zorun peşinde ki, bu kapıyı zorlayan pek yok. O kapı “Gönül” kapısıdır. Allah’ı dağda, taşta, yerde, gökte, semada, uzayda arayana şaşarım. Allah aslında yanıbaşındadır ama insan görmez onu. Yanındakinin gönlüne baksa görecek onu ama bakmıyor, ya da bakıttırılmıyor. 

    İnsan her istediğini yapabilir mi, öyle olsa hayvandan ne farkı kalır. İnsanın aslında özelliğidir bu başı boş bırakılmamak. Hayvanlar başıboş bırakılır, insanlar değil. Ama insan bazen bunu ister. Her istediğimi yapayım der. dağa, taşa çıkar, en gizli dehlizlere girerde, bir gönül kapısına girmeye akıl edemez. 

    Çok ucuzdur, bazen iki kelam yeter, ama pahalıdır da dünyaları versen giremezsin oraya. İnsan ucuzu varken pahalının peşindedir. Servetler döker, ama iki güzel söz söylemez. Bu insanın gönül dünyasının ne kadar sığ ve basit olduğunun bir göstergesidir. Ama öyle gönüllerde vardır ki, elmastır, pırlantadır, herkese geçiş kapısı sunar. Bir çeşmede iki kurna birinden kir akar diğerinden nur. İnsan tercih edecek, nur mu? Kir mi? Diye. Cennet kapısı gönüller, kire kapalıdır, nura açık. Bazen nur vardır, nurun içinde saklı. Kilit vardır, kilitli kapılar arkasında, kapıyı açacak, anahtarı alacak, saklı o nur’a nail olucak gönüle ihtiyaç vardır. 

  Her insana anahtar verilmiştir. İnsan sanır ki elinde ki anahtar her kapıyı açacak. Her anahtar kapı açar mı? doğru anahtar, doğru kapınındır. Kir ile nura ulaşamazsın. Cennet kapısı gönül işte bu yüzden her insanda bulunmaz. O gönül her insana da açılmaz.

    Bazen zorlamak lazım o gölül kapısını. Kim bilir o kapı belkide açılmayı bekliyordur. O gönüle girilecek kapının yeri gösterilmesi gerekir. Belki kilitli değildir, sadece kapıyı itmek yeterlidir. Ancak gönül sahibi kapının kilitli olmadığını göstermesi lazım kapıyı açacak kişiye. Gönül kapısına teller örülmemeli, duvarlar çekilmemeli, her zaman bir açık kapı bırakılmalı. 







KÖLE YAYLASI

       2017 Ağustos ayıydı, arabayla köyden çıktım, Küklü mevkiide bulunan Kara Sadık’ın yaptırdığı bir çeşme var. Su aldım, gittiğim yoldan değilde, Yaylaözü sınırından,Köle yaylası, İğdeliden tekrar Yaylaözü yoluna geçerek köye dönmeye karar vererek yola çıktım, Hasanın evinin ağılının önünden geçerek İğdeliye doğru giderken Önümde yaya olarak yürüyen bir şahsa rastladım, Biraz tuhafıma gitti, burada tanımadığım, bizim köylü olmayan şahıs ne gezer acaba diye düşünürken, şahıs durdu el kaldırdı, ben de yanında durdum

-Nereye gidiyorsun, Ben Afşarlıyım köye gidiyorum, o tarafa gidiyorsan bin arabaya;

Şahıs bindi, ama hiç konuşmuyor, 

-Nerelisin;

Dedim ancak şahıs cevap vermiyor. Biraz gittikten sonra Köle yaylası civarında bir tepe kısmına gelince;

-Burada dururmusun;

-Burada mı ineceksin

-Hayır, zamanın varsa bir beş dakika bekleyebilirmisin,

-Tabi

Şahıs arabadab indi, bende indim arkasında duruyorum, Köle yaylasına doğru döndü;

-Burada kaç kişi öldü bilirmisin;

Tuhafıma gitti. Bu adam kim ve neyi soruyor diye kendi kendime düşünmeye başladığım anda;

-Burada ne acılar yaşandı bir bilsen;

-Ne gibi;

-Buraya neden köle yaylası diyorlar biliyormusun;

Biraz bilgim vardı ancak, onun cevabının merakıyla,

-Bilmiyorum.

-Burada bir han vardı şu düzlükte, köleleri getirilerdi, burada dağıtım yapılırdı, bazen olurdu aylarca burada kalırlardı, çok ölen oldu, 

Hanın karşı tarafını ve bahçeler olan yeri göstererek

-İşte oralara gömüldüler.

-Oralarda mezarlar vardı onların mıydı?

-Yok yok onlara mezar taşı koymazlardı, kazarlar, gömerler, yerleri belli bile olmazdı.

-Sen nereden biliyorsun, sahi kimsin, nerelesin sen.

-Herkes bana nereli, kim olduğumu soruyor, ama burada mezar yerleri bile belli olmayan bu canlara hiç kimse senin sorduğun soruları sormadı. Ha keza insan yerine bile konmadılar ya o başka bir mevzu.

O anda bende bir korku olmadı da, şahsa ısrarla nereli olduğunu sorduğumda ki suskunluğu korkutmaya başladı beni,tekrar sordum, 

-Geçiştirme san kimsin ve nerelisin,

Bana baktı;

-Çok mu önemli, ben nereli ve kim olduğumu söylesem değişen bir şey olacak mı?

-Elbette olmayacak ta, sen burayı nereden biliyorsun;

-Nereli, kim olduğumu soruyorsun  ya, Kim olduğumun hiç bir önemi yok. Sen evine gelen misafire ilk sorun “nerelisin mi” olur. Yoksa başka bir şey mi sorarsın;

-Elbette hal hatır sorarım,

-Tamam sen de oradan başla,

Soramadım, hal hatır sorma aklımadan çıktın gitti. Anlatmaya başladı.

-Bak Faniye nerelisin, sen kimsin diye sorulmaz, onun memleketi bellidir, Berzahtan gelir, misafir olur buraya, Berzaha gider, onun memleketi “Berzahtır”

-Biz niye varız o zaman bu misafirhane de;

-Ona sen karar vereceksin, Misafirmisin, yolcumusun,

-Farkı ne?

-Misafir durur, Yolcu durmaz.

-Peki sen nesin?

-Misafirlik üç gündür, Dün, bugün, ve yarın; benim bir de dördüncü günüm oldu, Misafirlikten çıktım ben.

-Ne oldun,

-Ben de yıllarca kendime onu soruyorum, bir şey bulabilirmiyim diye, Onun için geldim buraya, O kadar yer gezdim, bulamadım, cevap burada, ben kime ne yaptım da bana bir dördüncü gün verildi. Faniye kim ve nerelisin diye sorma, doğru cevap alamazsın, o da aslında ne olduğunuj bilmiyor. Her söylediğini doğru kabül etme. Gerçeği bulmaya çalış, 

-Gerçek nasıl bulunur,

Bana baktı ve güldü;

-Ben onun için buradayım ya; Gerçeği bulursam tekrar karşılaşacağız, diğer türlü beni bir daha görmeyeceksin. Ben burada kalacağım, sen yoluna git,

    Köle yaylasına doğru yürüdü, arkasından bir süre baktım, aşağı tarafta bir derenin içerisine girdi bir daha da başka bir yerden çıkmadı. İşte o zaman ben korkmaya başladım. Arabaya bindim yürüdüm. 

Bu adam kim? Burayı nereden biliyor? Öldürülen o insanları kim öldürdü? Köleler nerden getiriliyo? Nereye götürülüyordu? 

Aslında benim bildiğim kadarıyla, bu şahsın anlattıklarına benzer anlatımları daha önce duymuştum, Mevki olarak Köle yaylası derler buraya, eskiden burada Bir han varmış, eski kalıntılar 1980 yıllarına kadar vardı, ancak köylü, ev temellerinde kullanılmak üzere bu taşları aldılar. Mezar yerleri de vardı tarlalar içerisinde onların taşşları temizlendi, tarla yapıldı. Yalnız Bahçe yanında ki mezar taşları halen duruyor.

      Bir belge ve arşivi olmayan toplumların tarihlerinin ne sağlıklı olduklarının bir göstergesidir bu. Geçmiş zamanlarda bir kişide benim gibi çıkmış kendi kafasından kurmaca ile bir şeyler yazıya geçirmiş, ya da anlatmış olduğu olaylar ne kadar doğrudur. Bu anlatılanlarda benim anlattıklarımı ıspat edemem. Çünkü şahiti yok. Benim söylediklerime inanılmak zorunda. Diğer bir hususda, bu anlatılanlar anlatan kişiden sonra ki kuşaklara nasıl anlatılacak, elbette bir şeyler katılacak ki gerçeklik payı olsun. Öyle bir hale gelecek ki o anlı şanlı tarihçiler bunu sorgulamayacak, eğer ideolojilerine uygunsa aynısını alacaklar, değilse, kendilerine göre ekleme ve çıkarma yapacaklar. Bunun örneği etrafımızda çok fazla. 

Coğrafi şartlara, insanların o zaman ki kültürlerine, yaşayışlarına, geçim kaynaklarına, ne yiyip ne içtiklerine kadar en teferruatlı yaşam koşullarını bilmedikten sonra o dönem hakkında tarih üretmek sağlıklı olmayacaktır. M.Ö 4000 yıllarında bir devletin ordu sayısını 800 bine çıkaranlar var. O günün şartlarında bu ordu nasıl hareket ettirilir? o ülkenin o kadar nufusu var mıdır? Hiç düşünülmeden bir takım dönemin tarihçileri, devlet yönetim tarafından kendinden sonraki kuşaklara aktarılan yanlış bilgilerdir bunlar. 

16 Şubat 2024 Cuma

YAŞAYAN ÖLÜLER

       Yaşayan ölüler vardır. Ölmüşlerdir de henüz gömülmemişlerdir. Bunlar bazen olur uzun zaman gömülmezler, bu nedenle de çürür, kokarlar. İnsan nasıl kokar bilirmisiniz! Görmeyen bilemez. Ben gördüm. Dayanılacak gibi değil. Bugüne kadar bir çok ölü gördüm, parçalanmışlar bazıları, toplamaya kimze cesaret edemezken ben topladım, ama hiç etkilenmedim, çünkü kokmamıştı, tazeydi onlar. Ya kokanlar öyle mi? işte bu yaşadığını sanan ölülerde öyle dayanılacak gibi değiller ama dayanıyor insan. Kendilerine kokmaz bunlar. Yavaş yavaş çürüdükleri için alışmıştır o kesif ağır kokuya. Bunlarla yaşıyoruz işte.

       Hep hayatlarında planlar yapıyorlar, planlarında sadece kendileri var. Başkasını o plana dahil etmezler. Bir söz vardır ya “İnsan plan yaparmış, kaderde buna gülermiş” her olayın planın sonuna bakmak lazım. Sonunda ne oluyor diye. Kader gülmekte haklımı diye. Kader yanılmaz, hep haklı çıkmıştır, bundan sonra da elbette yine haklı çıkacaktır.

Bir deli vardı her karşılaşmamızda sorardım;

-Sana niye deli diyorlar,

-Onlar akıllı olduğu için.

-Onlarda olan sende olmayan ne.

-Söyledim ya akıl.

-Sende yok mu şimdi,

-Bilmiyorum onlar yok diyor.

-Sende bunu kabülleniyorsun.

-kabüllenmeyip de ne yapacağım, aklımın var olduğunu ıspat mı edeceğim.

-Niye denemiyorsun.

-Zaman kaybı, benim öyle şeylere harcayacak  zamanım yok.

        Bu soru cevap konuşmaları yıllarca devam etti. Ama hiç bir zaman aklını ıspat etme çabasına girmedi.

Bir gün karşılaştığımızda;

-Zamanın var mı? seni bir yere götüreceğim, benimle gelirmisin.

-Elbette, istediğin yere,

Önce bir tepeye çıkardı, tepenin yanında da bir mezarlık vardı.

-Etrafına bir bak ne görüyorsun.

-Evler insanlar,

-Güzel arkanı dön burada ne var.

-Mezarlık.

        -Bir zamanlar bu mezarlıkta olanlar bu evlerin içerisinde, sokaklardayd Şimdi neredeler, Dost düşman ayrılmaksızın buradalar. Bir gün gelecek bunların hepsi burada toplanacaklar, 

İki ev gösterdi, arada uzun bir mesafe var evler arasında, yalnız iki aile birbirine husumetli.

-Bu iki aile hiç bir araya gelmez, biliyorsun değil mi?

-Elbette hemde uzun yıllar çocukları, torunları dahi birbiriyle husumetlidir.

-Neden öyle oldular.

-Arazi meselesi.

-Arazi ne kadardı.

-12 dönüm diye duydum. Dedeleri bu husumeti yaratmış.

-Her iki adama baksana mezarda yanyana yatıyor, hemde bir metre kare yerde.

-İmkanım olsa da onlara, şimdi ne düşünüyorsunuz diye sormak isterim.

-Onlara ne gerek var, yaşayanlara sor.

-Bunların yaşayanları var mı?

-Yok mu?

-Yok, onlarla birlikte onlarda ölmüşler, sadece gömülmeyi bekliyorlar.

-Denedin mi?

-Elbette

-Ne dediler;

-Delinin sorduğu soruya bak dediler.

-Kim bakacak mış o soruya. Sen mi onlar mı?

-Delinin sorusu olur mu?

-Olmaz mı?

-Yok olmaz, deli karşısında ki insana düşünmeden soru sorduğu, cevap verdiği için, sorduğu soruda, verdiği cevapta yalan olmaz. onun için onlar için benim sorduğum soru, verdiğim cevabın bir değeri yoktur.

-Değer ne ile ölçülür.

-Gerçekte mi? yoksa onlar açısından mı?

-Her ikisi de

-Onlar için gerçek menfaattir, gerçekte hakikattir.

-Hakikat nedir?

Mezarlığı gösterdi;

-İşte budur.

O zaman düşündüm, deli kim? Akıllı kim? YA DELİLER HAKLIYSA. 



15 Şubat 2024 Perşembe

NUR İÇİNDE NUR

     Nur içinde nur, aydınlık içinde aydınlık, perde üstünde perde, var diğer taraftan karanlık içinde karanlık, pislik içinde pislikde var. İnsan elbette birini seçecek. Ama hangisini.

        Bir yere giderken biriyle karşılaştım. Durdu, baktı, ama ne bakış, bakış insanın içini delip geçer mi, mermi misali delip geçti. Durdu semaya baktı. 

-Bu gün  etraf biraz daha aynınlık mı?

-Yok dün ne ise bu gün de aynı.

-Dünün ile bugünün bir farkı yok mu diyorsun?

-Sadece ay gün farkı var.

-Sen ziyandasın o zaman. Her yeni bir gün önceki ile aynı olmaz. Aynı olsa insanlık ilk yaratılışdaki gibi yerinde sayardı. Yeni doğan bir çocuğun günü de aynımıdır? Sen yaratılışı bilirmisin.

-Kitabın anlattığı kadar.

-Gerçek anlamda biliyorsan o çok bile. Gerçeği öğrenmek istermisin.

-Hangi gerçeği.

-Hayalden, Rüyadan çıkmış gerçeği?

-Ne göreceğim, hayatımda ne değişecek?

-Çok şey değişecek,Eski haline gelemzsin. Ya deli ya Mecnun diyecekler sana. 

-Perdeyi mi kaldıracaksın?

-Hayır, sadece aralayacağım, kaldırmaya hiç bir canlı taammül edemez.

-Hayır, istemiyorum.

-Gerçeklerden kaçmak sana ne kazandıracak, bir gün gelecek zaten gerçekle yüzleşmeyecekmisin. Zamanı öne alalım.

-O gün yüzleşeyim. Zamanı öne almayacaksın, zamanı sen durduracaksın.

-Ona tahammül edemem.

-Sır saklarsan sır vereyim.

-Saklarmıyım bilmiyorum. İki kişinin bildiği sır olmaz değil mi? Sen biliyırsan iki kişi olmuyormuyuz.

-Benim kişi olduğumu söylemedim sana.

-Öyleyse kimsin sen.

-İşte bu bir sır.

Yürüdü gitti. Bu kişi değilse bu sır ne.

Aradan sadece on gün geçti, kendi halinde, kimseye karışmayan, gıybet olan yerden  mümkün olduğu kadar hemen uzaklaşan biri vardı. Bu olayı ona sordum. Sadece gülümsedi,

-Gel benimle

Takip ettim onu bir sokağa girdik, bir dükkanın önünde ayakta durup sanki karşısında biriyle konuşur gibi el kol hareketleri yapan birini gözterdi.

-Bana anlattıklarını git ona anlat.

-Bunun anlayacak halimi kalmış?

-O, o sırra vakıf olan birisi. Ben kendisini uzun yıllardır tanırım. Bu adam niye bu halde demiyorum. Bunu bu hale ne getirdi. Eğer ondan bir cevap alırsan, git o sıırı o kişiden al. O, o sırrı kaldıramadı bu hale geldi, o kaldıramadıysa sen hiç kaldıramazsın.

-O kişiyle tekrar karşılaşırsak ne yapmam gerekir?

-O “kişi” değil ki, önceden bir plan yapasın. O senin planlarını biliyor, ne düşündüğünü de bilir. Onun sorularına cevap veremezsin, sen de ona soru soramazsın. Ne soracağını bilir, o her zaman için senin bir adım önündedir. Ona istediğini ver ancak ondan bir şey alma. Ne zamana kadar? Onu sen tayin edeceksin. Bir şeyin iç içe geçmiş halini “Bir” olarak ne zaman bir bütün haline getirirsen işte o zaman ne verirse al. O senin düşmanın değil, yol göstericin.


12 Şubat 2024 Pazartesi

GEÇMİŞ

       İnsanın geçmişte yaşanmış olaylar olsun, dedelerin, ya da onlardan bir kuşak önce yaşanmış hayatların halen insan üzerinde ki etkisi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu etki herkes üzerinde olmayabilir yalnız o dönemleri merak eden, onlar ile birlikte, kendini onların içerisinde yaşamış gibi hissedenler üzerinde etkisi çok fazla olduğu bir gerçektir. Onların yaşamış olduğu hayatlar günümüz de sadece konuşulup geliştirilecek bir söz dizimi olamaz. Ne yazık ki günümüz de olanlar bunlar. Rahat yaşamımızda ki hayat ile onların yaşadığı hayat karşılaştırılamaz. Yoklukların, zorlukların içerisinde geçen bir hayat günümüz de sadece anlatılıp, geçiştirilen bir hayat olarak anlatılması olağan gibi gözüktürme çabası onları küçültmekten başka bir işe yaramıyor. Hâlbuki gerçek öyle mi? 

          Peki gerçek nedir? Göremediklerimiz, ya da görmek istemediklerimiz. Onların yaşadıklarını, birilerinin huzuru bozalmasın diye ideolojik olarak bakmaktır.  Rahat yaşamlarını bozmamak için körleşmek, sağırlaşmaktır. Bilmediğini bilmek, bildiğini bilmemektir. Ya da bilmediği halde biliyormuş gibi yapmaktır. Tehlikeli olan da bu değilmidir? Bilmediği şeyi biliyorum edasıyla etraf da konuşmak, hareket etmek değilmidir? Hangi kaba koyarsan köy almayacağı bir hayatı yaşamak kime ne kazandıracaktır. Bu hareket tarzıyla elbet biri kazanacaktır, ancak kazanan kendisi olmayacaktır. Bu insanda bir yük değil midir? Hamallığı birilerinin rahatı için yapmak ahmaklık değilmidir? 

        Kendi ideolojisini ayakta tutmak için, geçmişine hakaret edenler, dönemin şartlarını bilmeden onlar hakkında yalanlar ile nesilleri onlara düşman edenlere ne diyebileceksin?  Hep İnönü dönemini örnek göstererek, yokluktan, sefaletten söz etmek kime ne kazandırır. Geçmişe gidip düzeltme imkanın varmí? Sen o insanların ne şartlarda yaşadıklarını biliyormusun? İkinci dünya savaşını en az kayıpla nasıl geçiririm derdinde olanları nasıl anlayacaksın? O insanlar kurtuluş savaşının nasıl verildiğini, o dönemdeki yokluk ve yoksulluğu bilen ve yaşayan insanlar, tekrar o yokluk ve yoksulluğu halka yaşatmamak için mücadele veren insanları rahat yatak ve yaşamda eleştirmek ne kadar kolay değil mi? 

        Fakir Bayburt'un "Yılanların Öcü" Kitabı o dönemin Anadolu'da ki yaşamın aynası. Sadece bir yörede değil bütün Anadolu daki İnsan hareketleri, Köy yönteminin (Muhtar) halk ile münasebeti bu kadar güzel anlatılamaz. Kemal Tahir 'in romanlarının bir çoğunda yer olarak Çorum İli Alaca ilçesi köylerinde ki hikâye edilmiş olaylar Anadolu'nun genelinde yaşanan hayat hikayeleri ile benzerlik gösterir. 

       İnsanlar diyebilir " Bu bir roman abartma yapılmış" diye ama abartmada ileri gidilmemiş.  Yokluğun ve yoksulluğun getirdiği hayatı yaşamış insanlar. Kızların küçük yaşlarda kendilerinden büyük, varlıklı kişilerle evlendirilmelerinin neresi abartı. Kadınların namus kavramını içselleştirmedikleri gerçek değil mi? 1900 ile 1970 yıllarına kadar insanlar refah yüzü görmemiş. Hayat da kalmak için namus kavramını bir tarafa attıkları kabul etmesi zor olsa da bir gerçektir. Bunun tek sebebi halkın yoksullaştırılmasıdır. Bu ahlaksızlıklarda Yönetim erkinin ne büyük bir sorumluluğunun olduğudur.  Her dönem ekonominin sıkıntıya girdiği dönemlerde paralel olarak ahlaksızlık artmaktadır, peki bunun sorumlusu yapan kadar, sebep olan değilmidir?

        Sorumluluğu yönetimde hiç bir etkinliği olmayan yonetilenler yüklemek kolaycılıktır. Ana her dönem satın alınabilir bir kolaycılıktır. Ne olursan olsun her şey düzeltilir de ahlâkî yozlaşma düzeltilemez. Uzun yıllar alır. Bu uzun yıllar içerisinde nesiller heba olup gider. Bekacılar işte bunu görmez. Zaten kendilerinin de böyle bir sorunu yoktur. Her zaman ve dönemde varmış gibi hareket ederler.

11 Şubat 2024 Pazar

YAŞAM MI? TEBLİĞ Mİ!

       İnsanın en kolay yaptığı iş eleştirmek.  Eleştiriler kişisel, bireysel olur. Genelleme hak'ka girer. Bir kişinin yaptığı hata sadece hata yapanı bağlar. Bir şehri, ilçeyi, köyü orada yaşayan birinin yanlış bir hareketinde dolayı genelleme yaparak hepsini o torbanın içine koymak insanı hak işine bulaştırdığı gibi toplumsal yaranın açılmasına da sebep olur.

        Dünyada dini yol belirleyen Tarikatlar, cemaatler, vardır. Bunların temsil ettiği dinin bir önemi yok. İslami tarikat, cemaat olduğu gibi, Hıristiyanlıkta da aynı yollar ile kurtuluşa erme çabaları mevcut. Bu yolları kullanmanın da belli kuralları olduğu aşikar. Bu yollara her gelen neslin bir yol eklemesi, gidilen yolun değişime uğraması çokça başvurulan bir yöntem. Bu doğrumu, yanlış mı? Gidilen yola, varılan hedefe göre farklılıklar gösteriyor. Bazen oluyor ki yıllarca emek verilmiş bir yolun sonu facia ile bitebiliyor.  Bunu belirleyen yine o yolun yolcuları. Daha fazla insan kazanma hırsıyla yapılan hareketin sonucu bir hüsranla sonuçlanıyor. Nasıl bir hüsran derseniz? Yeni bir akımın ötesinde yeni bir din oluşumuna sebebiyet verebiliyor. Yeni oluşturulan bu dinin ne peygamberi var, ne kitabı. Öksüz bir din gibi. Kimin eline geçerse, istediği gibi şekillendiriyor. Daha ötesi toplumsal çatışmalara dahi sebep oluyor.

       Dünyada ki İslâm tarikatlar ve cemaatler izledikleri yolu bir yaşam biçimi hâline sokmamaları gerekirken ne yazık ki, yaşam biçimi hâline getirmekte bir mahsur görmemişlerdir. Tarikat, cemaat yaşam biçimi değil, tebliğ yöntemidir. Yaşam zaten İslamidir. Onun üzerine inşaa edilen bir yaşam biçimi zamanla onun önüne geçer buda yozlaşmaya sebep olur ki geri dönülmez bir yoldur bu. Kurallar kesin ve net konulmalı. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu yollar kesin çizgilerle belirtilmeli. Her gelen liderin bir Kural, yöntem belirlemesi tebliğin amacını saptırır. Geri dönüşü olmayan bu yola giren örnekleri vardır. 

        Bugün çıkış amacı tebliğ olan ve bir kültürden beslenerek Alevilik bazı çevrelerce ayrı bir din olarak söylenmekte, ve ona göre yaşanmaktadır. Bunun suçlusu sadece o dairede olan insanlar değil, o daireyi saldırılar ile kendi içine kapatan diğer Müslümanlardır. Emeviler dönemindeki yıkıcı ve ısırıcı Arap milliyetçiliğinin sonucu doğan Tarikatların geçmişlerindeki baskı ve zulmü unutarak aynı zulüm ve baskıyı Alevilere yapmasının sonucudur bu. Yahudiler ikincisi dünya savaşında Hitler Almayasında soykırıma uğramalarına rağmen, aynı soykırımı sanki başlarından geçmemiş gibi Gazze'ye yapmaktadır. Müslümanların bolca eleştirilerine maruz kalan bu durum bizzat Müslümanlar tarafından kendinden olmayan, kendi gibi düşünmeyen insan ve gruplara yaptıklarında ortada bir sorun olarak görmemeleri ne kadar samimi olduklarının bir göstergesi olsa gerek.

         Tebliğ her insan ve gruba göre farklılık göstermesi İslam'ın ne kadar hoşgörüye açık, zengin bir din olduğunu gösterirken, bazı grupların bunu kısıtlaması, kendi tekeline almak istemeleri sorunun ana kaynağı olmasına sebep olmaktadır. Diyarbakırlı Ramazan hocaya yapılan eleştirilerin dozunda bunu görmek mümkün. Öyle insanlar çıkıp kendini Allah'ın yerine koyarak Ramazan hocayı dinin dışına iterek cehenneme sokup çıkarmaları, dinin neresinde olduklarının açık bir işaretidir.

     Bütün fetva verme yetkisini kendilerinde toplama isteği, izledikleri yolu bir yaşam biçimi hâline getirmeleri, kendilerini inandıkları dinin önüne geçirir ki bu da yeni ihsaslar doğmasına sebep olur. Bunun bir adım ilerisi tebliğ yöntemi olarak çıktıkları bu yolun din olarak algılanması kaçınılmazdır. Her dönemde olmuş olan yönetimde ki erkin kendi lehlerine taraf olması güç zehirlenmesine sebep olacaktır ki bu da onlar için geri dönülmez bir yolun açılması demektir.

        Tebliğ yönteminde kuşak aktarımlarının çerçevesini çizmemek kendilerine bir yol açma olarak algılansa da, kuşaklar bunu doğru kullanmadığı takdirde birilerinin elinde oyuncak olmaktan başka bir işe yarayacaktır. 

8 Şubat 2024 Perşembe

DELİLERİN DİNÎ OLMAZ

        Deliler, muhasebe edemez, yargılayamaz, olayın önünü arkasını hesap edemez, delilere din'i olarak sorumluluk yoktur. O zaman din akıllı insan ister.  Düşünmeyenin din' i olmaz. Olsa da sorumluluğu olmaz. Din akıllı adamın işi. İşte problem burada başlar. Akıllı adamı nereden bulacağız. Kendini dindar olarak toplumun önüne atanlar gerçekten akıllımıdır.

       Din istismarcılar akıllı insanlar değillerdir. Sadece onun peşinden gidenlerden akıllıdırlar. Bu da onları, onların üzerine çıkarıp, onları yönetmesine yetiyor. 

       Lider ile istismarcının ortak özellikleri aynıdır. Aynı yolu takip ederler. Toplumun ahlaki ve ekonomik yapısını, eğitim düzeylerinin neyi yapıp neyi yapmayacağını çok iyi bilirler. Politikalarını da bunun üzerinden yürütürler. Politikacı her türlü yolsuzluğu yapıp halen halk desteğini alıyorsa destek olan halkında da aynı şeyi yaptığını biliyor. Destekleyen halk kitlesinden herhangi biri aynı pozisyona gelse farklı bir şey yapmayacak. Din istismarcısı da aynı hatayı yapsa takipçileri de aynı yolun yolcusu. Her iki taraf da bunu çok iyi biliyor. 

       Din istismarcısının bir avantajı var ki herhangi bir yönetim erki buna yetişemez, yapamaz da. Ücretsiz, çabası olmayan"Cennet vaadi" bu her dönem bazı kesimlerce kullanılmış, istismar edilmiştir. Her türlü yanlış yoldan giden kişinin kısa yoldan günahlarından kurtulup cennete gitme isteği bu tuzağa düşmesinin tek sebebidir. Her ikisinin de kitle aynı, hedef aynı.  Koltukta ve post da ne kadar çok kalırım derdi.  

        Aklın her şeye gücü yeter. Yeter ki yerinde ve zamanında kullanılsın. Diğer türlü kullanılmayan aklın hükmü yoktur. Zaman ve yer'i belirlemek de aklın bir ürünü olsa gerek. Her duyduğuna inanmak, onunla hareket edip hayatına yön vermek aklın bir ürünü olamaz. Göz yanıltabilir, ama akıl yanılmaz. Hele bir de akıl ile kalp bir araya geldi mi çıkamayacağı duvar yoktur. Her örülen duvarın mutlaka bir gediği vardır. İşte o gedik akıl ile aşılır. Tüccarlar elinde ki malın kalitesine bakmazlar, onlar için önemli olan müşteridir. O müşteriye o malı satmak onun için bir başarıdır. Malın getirisi elinden çıkmasıyla bitmez. Ticaret işte burada başlar. Sattığı mal alıcının hakimeyetine geçse de mal Helen satıcının elinde bir metaa olarak durur. Aynı malı yüzlerce hatta binlerce kişiye satar. Alıcı da, satıcı da bundan memnun olur. Alıcı daha kaliteli kendi üretebileceği bir mal'ı hiç bir neden yokken başkasından alması akıl ile ilgili bir konudur ve aklın ne derece kullanabilirliğinin bir sonucudur, ticaret.

       Ticaret deyip geçmeyin. Ne medeniyetler yıkıp yerine ne medeniyetler inşaa etmiştir Aileyi, toplumu param parça edip yeni aileler yeni toplumlar dizayn etmiştir. Bu bazen mal ticareti olur, bazen fikir bazen de din ticareti olur. Din ile yapılan ticaretin, tcaret yapanlar açısından menfaati, kârı çoktur. Onun için bu sektörün taliplisi de ha keza fazladır. Ticaret yaptıkları din yasaklasa da, bunun için can alıp can verirler. 

        Aç insana ne felsefe yapabilirsin, ne de din anlatabilirsin. Aç insan karnının ne ile doğurduğuna bakar. Tabi bu akıllı insanlar için bir durum. Diğer türlü insanlar karnına değil ticaret erbabının sözüne bakarlar. O erbab insanı ne tam doyurur ne de açlıktan öldürür. Kendi konumu onun hayatıyla orantılıdır. Ölürse o da ölür. Hayatta kalması gerekir ki ticaret yolunda gitsin. Diğer türlü kime mal satacak. 

       Bu ticaret erbablarının yanında bir de gerçek alim dediğimiz insanlar var. Onların hakları ödenmez. Onlar bildiklerini karşılıksız verirler. Verirken insanların aç mı? Tok mu? Olduğuna bakarlar. Fazla verip de çatlatmazlar. Hırs, kibir yoktur onlarda. Her şeyi de bilmezler. Kendinde olanları verirler. Onları işi almak değil, vermektir. Bunlar din sahibidir ve de akıllıdır. Kalp ile aklı aynı zamanda kullanır. Başkasının eline bakmazlar. Elinde ne varsa onunla yetinmeye çalışırlar. Biriktirmezler. Her şeyin sahibine geri döneceğini bilirler. 

        Etrafınızda bunlardan varsa. Onlardan ayrılmayın. Tek kurtuluşunuz onlar. Yalnız onlar bunu kabul etmezler. 

6 Şubat 2024 Salı

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYORMUSUN?

        Çok karşılaştığım bir durum vardı. Arama, tarama sırasında bazen olurdu, şahıs eğer bir yerden desteği varsa, ya da siyasi biriyse İlk sözü "sen benim kim olduğumu biliyor musun. Böyle sözler söyleyen kişilere söylenecek çok şey var da adap, muhaşere kuralı, bulunduğun toplumun gelenek ve kültürü insanı engelliyor. Mesela denebilir ki " sen kim olduğunu bilmiyorsan ben nereden bileyim " ya da "Annene sor, o daha iyi bilir "  "Ateşten mi yaratıldın" gibi cevaplar gerilebilir. Ama bu cevaplar insanı karşındakinin altına düşürür. Onun istediği konuma gelirsin ki haklı iken haksız durumuna düşersin.

         İnsanlar şunu bilmiyor, Bizim gibi geri kalmış toplumlarda kimin kim olduğunu kişiler değil, devlet belirler. Bu ülke Kendini bulunmaz Bursa kumaşı sanan, ben gidersem devlet biter, çöker diyen Başbakanını, bakanlarını darağacına göndermiştir. Onlar da demişmidir ki, kendilerini yargılayanlara, siz bizim kim olduğumuzu biliyormusunuz? Demişlerse bile pek de faydasını görmemişlerdir. Çünkü darağacına girmekten kurtulamamışlardır. 

      " Benim kim olduğumu biliyor musunuz" lafını söyleyen kişinin hafızası zayıftır. Bu ülke de Genelkurmay başkanı terör örgütunden yargılandı. Anayasa mahkemesi üyeleri dokunulmazlıklarına rağmen gözaltına alındı. Hiç bir dahiliyeti olmamasına rağmen yuzbinlerce kişi darbe bahanesiyle ya hapse atıldı ya da mesleklerinde edildi. Bunların hepsi hukuksuzca bir kişinin kararıyla oldu. Bunlar görmeyen kişi fütursuzca " sen benim kim olduğumu biliyor musunuz" diyor. Kim olursan ol yarın ne olacağını bırakın yarını bir dakika sonra ne olacağını sen değil devlet belirler. 

        Devlet bunu yaparken hukuku ayaklar altına almaktan çekinmez. Onun için bir dakika sonrasının garantisi yoktur. İstediğin kadar tecrübe ile çalışma ile Servet biriktir, benim diyemezsin. Bir anda el koyar, kayyum atar senden çıkarır o serveti. 

         Bu ülkede kanunların hele hele en üst yargılama mercii ilan Anayasal mahkemesinin yeri geldiği zaman bir önemi yoktu. Parti kapatma davalarında son karar mercii olarak gördükleri Anayasa mahkemesini, işlerine gelmediğinde alıp bir tarafa atarlar. Son yargılama merciiden çıkarırlar. Buna da devletin bekaası derler. 

        Ceza davasından beraat etmiş birinin " beraatının" bir hükmü yoktur bu ülke de. İdari mahkemeler beraatleri görmeyebilir. Bir yerde yargılanmazsın. Oyle anlar gelir ki kendilerine göre mahkeme ihtisas ederler. Kendiler hâkim olur orada yargılarlar. Kurt ile kuzunun hikâyesi. Kuzu derede kurt un alt tarafından su içermiş kurt dermis ki suyumu bulandırıyorsun. Kuzu da ben senin altından içiyorum nasıl bulanır. Kurt, olsun bulanıyor dermiş. Bunun hesabı bir kere yemeği kafasına koymuşlar. Bulandırma, kanunun varlığı hikâye. Böyle bir yerde biri çıkıyor " sen benim kim olduğumu biliyor musunuz" diyor. Seni öyle bir yerler ki yendiğini bile anlayamazsın.

     İsmine ne derseniz deyin, ister adalet, ister eşit muamele isterseniz vicdani muhasebe. Hepsi aynı kapıya çıkar. Bunu yapmak içinde herhangi bir eğitime ihtiyacı yoktur. İnsanın vicdanlı olması yeterlidir. Anayasa mahkemesi üyelerinin hukuk eğitimi almadığını bu nedenle böyle bir karar veremeyeceğini iddia edenler, adalet ile karar verenleri tenzih ederim, talimatla karar verenler nere mezunu? Hukuk fakültesini okumak adalet ile karar verme için yeterli bir sebep mi?  Vicdanı nereye koyacaksınız?  Kahramanmaraş depreminde resmi rakamlara göre elli üç bin canımızı yitirdik, hiç mi suçlu yoktu. Göz alınıp serbest bırakanlar hangi fakülte mezunu.  Kendi belediye başkanlarının yolsuzluklarını kapatanlar uzaydan mı geldi? Ahlar göklere yükselmişken kurtulacağını zannedenler fakru zaruret içinde değil mi? Kim kurtaracak onları. Oradada mı kendilerini kurtaracak bir adalet mekanizmasının olduğunu zannediyorlar.  Bu yapılan haksızlıklar nereye kadar devam edecek. Bunlar gölgelerini yakalayacaklarını mı zannediyorlar?  Baltayla ağaç keserken hep kendi tarafını kesersen, ağaç üzerine yıkılır bunu bilmeyecek kadar akılsız mı bunlar? 

4 Şubat 2024 Pazar

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLİĞI

         1. 2 2024 günü İzmir de Bir taksici gece saatlerinde yol kenarında duran bir kişiyi iyilik olsun diye arabasına alır. Aldığı kişi gasp amacıyla taksiciyi arkadan kafasına iki kurşun sıkarak öldürür, taksicinin üzerindeki paraları ve cep telefonunu olarak kaçar. İki gün sonra yakalanır. İfadesinde " iki üç taksici durmadı ama bu taksici durdu der. Araba içi konuşmalarda taksicinin insanlık yaptığını yol kenarında üşümüş birinin alınmamasının insanlık olmadığını söyler"  Başka bir olayda bir şahıs haksız yere birini öldürür ve yakalanır. Basın mensuplarına, polisin yanında kelepçeli olarak poz vererek "şöyle çekin yakışıklı çıkalım"  der. Kötülerin baş tacı edildiği, iyilerin ise yerden yere vurup, öldürüldüğü bir zaman dilimini yaşıyoruz. Kötülüğün sıradanliği işte burada başlıyor.  Yapılan iyiliğin karşılığının, kötülük olarak şahsa dönmesi akabinde bunun normal bir olay gibi sanık tarafından anlatılması kötülüğün sıradanlaşmış tipik bir örneğidir.

       Bu olay medyaya yansıdığı için hayretler içinde kalsak da yansımayan ne çok kötülük sıradanlıkları var. Ancak kimsenin haberi yok. 

      İnsanlık tarihine bakın yazılı olarak günümüze gelmiş binlerce kötülük olayları varken ilginç olan yapanların halk tarafından el üstünde tutulduğunu da her kes görecektir ancak isimlerinin önünde ki "kont"  "dük" "paşa" "senyör" "şeyh"  "han" "hakan" gibi Sanlar nedeniyle hâlen el üstünde tutuldukları bir gerçektir.  Sıradanlaşmış Kötülüğü isimleri önündeki sanların nasıl silip attığına herkes şahittir. 

       Geçmişte halkları katleden liderlere bakın. Hepside halkının çoğunluk oyu ile iktidara gelmiş ve iktidarlarını halkın desteği ile onlarca yıl sürdürmüşlerdir.  O halkın seçtikleri liderin yaptığı kötülüklerden haberinin olmaması mümkün mü? Sadece o kötülükler o an için kendilerine isabet etmediği için seslerini çıkarmıyorlardı. Ne zaman ki kötülük kendilerine de isabet etti, ses etmeye başladılar.  Lider kötülüğü ses çıkarmayan bir halkın içerinde yaptığı için, yaptıklarını kötülük olarak görmüyordu. Nasıl görsün yapılan her şeyin halkı tarafından satın alma gücü var. O gücü kendi iktidarını sürdürebilmek için her yolu deneyerek kullanmak istemesi kadar da doğal bir şey olamaz. Kötülük sedece liderin yaptığı bir davranış değil, aynı suç ortağı halkın ta kendisi.  Zaman kötülüğün sıradanliğını halk nezninde yapıyor. 

      Ağalar, Beyler yıllarca bazı bölgelerde halkına zulüm üstüne zulüm yapar, kırar, yıkar, öldürür ama aynı halkı gözünde yine ağadır, yine bey, kötülüğün sıradanliğını burada beyler, ağalar üzerinden yürür. Sindirilmiş, ezik hale getirilmiş bir halk arasında kötülük yapmak elbette sıradan olur. İşin ilginç yanı yanlızlaşma korkusuyla kendine yapılan kötülüğü dâhi göremeyen  körleşmiş halkın varlığıdır. 

      Saat 00 30 da bir minibüs çöp toplama konteyner 'in yanında duracak 8,10,12 yaşlarında üç çocuk inecek, çöpler arasından geri dönüşüm plastik ve kağıtları toplayarak minibüs'e atacaklar. O saatde yatağında uykusunda olması gereken bu çocuklar sabah kalkıp televizyonlarını açtıklarında, devlet tarafından geliştirilen bir piyade tüfeğinin görüntüsünü seyrederek sevinip gurur duyacaklar. 10 yıl sonra bu çocuklara o tüfekler verilecek birilerinin rahatı için insan öldürecekler. Silahı üretip, o çocukların eline vererek kötülüğe sebep olanlar bu işe sevinecek, o çocuklarda yaptığı kötülüğün farkına varamayacak. Bu döngü yıllar belki de yüzyıllar boyunca sürüp gidecek. Geçmiş de olduğu gibi. Ne kötülüğe sebep olanlar ne de kötülük yapanlar bundan rahatsızlık duymayacak. Kötülük zamanla sıradanlaşacak.

       Kendin gibi düşünmeyeni, kendi yanında olmayanı ötekileştirmek, düşman ilan ederek ona yaşama hakkı vermeyen yöneticiler yokmudur? Hele bu yöneticileri el üstünde tutan geniş halk kitleleri az mı kötüdür?  Dünya iyiler ile kötüler arasında bir yerde iken bu kötülükleri insanlığını, inancını bir tarafa atarak sadece dünya menfaati için yapan bu insanlar nerededir? 

3 Şubat 2024 Cumartesi

HAFIZA

      Hafıza deyip geçmeyin her şey orada. İnsanın geçmişi ile ilgili bilgiler orada toplanır ve orada muhasebe edilir.  Bizim gibi Ortadoğu toplumlarında insan ve toplum ile ilgili kararlar, düşünceler hafıza dan faydanılarak irdelenir. Hiç bir bilgi boşa harcanmaz. 

      Bir anegdot vardır " adam der ki dedem işe girmek için in beş km yürürdü, babam beş km yürüdü, ben mecedes ile gidiyorum, oğlum kadillag ile gidiyor, torunum beş km yürüyecek, onun oğlu on beş km yürüyecek."  Bu döngü böyle sürüp gidecek. Bu hafıza ile ilgili bir konu. Yürünen yollar, çekilen zorluklar insana ders verir, yapılan her iş, zorluk hafızaya atılır. Hatalar hafıza yardımıyla tekrarlanmaz. 

      Orta Asya Türk toplum geleneğini devam ettiren kişiler, insanları değerlendirirken aile yapılarına, ailenin köklerine bakarak yorum yaparlar. Köklü olmayan aileler bu insanlar tarafından muteber kabul edilmezler. Bu aileler hakkında " Dedelerine bak, nereden gelmişler" diye yorum yaparlar. Bu aile kavramı ayrık otu gibi değerlendirilir, kökü olmayan at'un nasıl kolayca sökülebildiği gibi bu ailelerinde köksüz olduklarından kolayca elde edilebilir olduğu kabul edilir. Aileyi geçmişe yönelik bir hafıza olarak görürler. Türk toplumlarında bu değişmez bir gerçektir. Değiştiremezsiniz. Sebebi ise hayatta ancak bu şekilde kalabileceklerini, kendinden sonrakilere aktarımı ancak bu şekilde yapabileceklerini inanırlar. Yıllarca bu hafıza devam etmiş bazı olumsuzluklara olsa da başarılı olmuştur.

      Hafızayı çıkarına kullananlar olmaz mı? Elbette olur, hem de öyle kullanır ki hafızalar bile idrakte zorlanır. Öyle bir çevirir ki her yolun bir yere çıkması gibi hafızada ki menfaati kendine çıkarır. Öyle anlar olur ki hafızasını bin yıl öncesine götürür atalarından, dedelerinden, bahseder. Onların kahramanlıklarını, dürüstlüklerini, cengaverliklerini anlata anlata bitiremez, yaşayışlarının en ufak ayrıntısına dâhi girer, ama öyle bir an gelir ki bırakın bir günü bir saat öncesini hatırlamadığı anlar olur. İşte bu da hafızanın kahbeliği.  

        Bir gün öncesini hatırlamayan hafıza yeri gelince bin yıl öncesini hatırlıyorsa işin içine mutlaka menfaat girmiştir.  Burada şahsın tarih, geçmiş sevgisi menfaate kurban gider ki, işte burada ideolojik tarih üretilmeye başlar. Kendini kurtarma peşine düşen şahıs ancak sahte delille ürettiği tarihi can simidi olarak görür. 

       Her şey ileri yada geri taşınır da hafıza taşınmaz. Ama yalan ile taşınır. Alçak bir medeniyeti  yüksek gösterebilirsiniz, kötüyü iyide yapabilirsiniz ama gerçekleri değiştirme imkanınız yoktur.  O bir gün mutlaka karşınıza gerçek olarak çıkar. Ve hayal kırıklığına uğratabilir. Onun için yalan ile dünya kurmanın bir gereği yoktur.

      Hep köke bakarlar ya, kökler de birbirini buluyor.  Adamın birine bir yetki verin. İlk işi kendi gibi birini bulmak olacaktır.  Başka türlüsü düşünülemez. Kendini onda görmek zorunda. Başka türlü yaşayamaz. 

SINIF

      Hayatlar arasında her zaman perdeler vardır. Birinin yaşadığı hayatı diğeri sadece hayal edebilir. İnsan hayatı üç şekilde yaşar.  Yer...